Image

Jiy Zafer Süren
-LAGARTA / ЛАГАРТА-
[email protected]
Tüm Yazıları

26 Mayıs 2020, Salı

“YÜZLEŞMEK ÖZGÜRLEŞTİRİR”

Tarih boyunca pek çok kavmin uğrak alanı olan Kafkasya akına ve süreli işgale uğrar. Çeşitli nedenlerle gerçekleşen göçlerin de geçiş alanıdır. Yaşamı derinden etkileyen büyük kitle kıyımları da yaşanır. Sonuçta Kafkasya'da, hem yerleşik hem de akınlar ve göçler sonucu sonradan yerleşmiş ve Kafkasyalı olmuş birçok halk bir arada yaşar hale gelir. Halen de öyledir.

Abazalar, Ubıhlar, Adıgeler, Çeçenler, Osetler, İnguşlar, Karaçaylar, Balkarlar, Dağıstan halkları…

Bu halklar Karadeniz’den Hazar’a kadar olan coğrafyada yaşıyorlardı. XIX. yy’da, feodal üretim ilişkileri içinde, kabileler halinde, kendi oluşturdukları yaşam biçimlerine uygun olarak, örneğin Ubıh ve Adıgeler Xabze (Anayasa) – Xase (Meclis), Abazalar Khebze / Xabze (Anayasa) – Aydgılara / Xase (Meclis) adını verdikleri kurumları ile yasama, yürütme ve yargı işlemlerini yürütüyorlardı.

Çarlık için Karadeniz ve Akdeniz'e inmek 'büyük hedef'tir. Yolun üzerindeki Kafkasya için politika ve mesaj nettir: "Bize gerekli olan Çerkezistan'dır, Çerkesler değil. Ya tam itaat, ya ölüm."

Osmanlı-Rusya savaşları sürerken Rusya-Kafkasya savaşları da başlar. Karadeniz'den Hazar Denizi'ne her yerde savaş olur. Dağlık coğrafi yapının avantajlarını kullanır, yerli halk ve merkezileşememiş feodal yapısına uygun hareketli-küçük birliklerle savaşarak direnişi yıllarca sürdürür. Osmanlı'dan bir miktar kullanılmış tüfek, fire oranı yüksek barut, hantal ve dağlık koşullarda pratik kullanımı olmayan toplar gelir bu sırada. Hemen her Osmanlı-Rusya savaşı sonrası imzalanan anlaşmalarda Kafkasya'ya ve Çerkeslere dair maddeler vardır. Yerli halkın gıyabında verilmiş kararlar... İngiltere de Rusya'yı Hindistan'a doğru yönelmekten alıkoymak için Çerkesleri destekleyerek savaşın uzatılmasına çalışmaktadır. Marx, yazılarında İngiltere'nin bu ikiyüzlü politikasına değinmiştir. İngiltere ve Osmanlı'nın ikiyüzlü politikasının açık örneği, Kırım-Doğu Savaşı (1853-1856) sonrası imzalanan Paris Antlaşması'dır. Savaşın galibi İngiltere-Fransa-Osmanlı ittifakı olmasına karşın anlaşma metninde Çerkeslere dair tek bir kelime yoktur. İngiltere, Çerkeslerin yenilgisinin kaçınılmazlığını gördüğünde de, Osmanlı ordusu saflarında savaşa devam etmeleri için Osmanlı'ya Çerkes sürgününü desteklemiştir.

Kafkasya'nın doğusunda, Dağıstan ve Çeçen-İnguş Bölgesi'nde 1859'da Şeyh Şamil'in teslim olması sonucu hâkimiyeti ele geçiren Çarlık, bütün gücüyle batıya yüklenir ve savaş boyunca kadın, çocuk ayırmaksızın tam bir imha politikası izler. 1864 yılına kadar süren savaşlar, Ubıh, Abaza ve Adıgelerin yenilgisiyle sonuçlanır. Çarlık kurmayları nüfusun geri kalanının Osmanlı'ya sürgününü önceden planlanmıştır. İki düşman güç, Osmanlı ve Çarlık, Çerkeslerin sürgün edilmesinde anlaşır. Osmanlı'nın "göçmene" ihtiyacı vardır, hele bir de savaşacak güç söz konusu ise.

Kafkasya'nın orta ve doğusunda, bugünkü Kabardey, Çeçenya, İnguşetya, Dağıstan ve Osetya bölgelerinde yoğun olarak görülmeyen sürgün, Karadeniz kıyısındaki halka, Ubıh, Abaza ve Adıgelere uygulanır ve nüfusun %90'ı sürgün edilir. Dış ilişkilere ve müdahalelere açık olan Karadeniz kıyı şeridi temizlenir.

21 Mayıs, uzun yıllar süren Rusya-Kafkasya savaşlarında, Çerkeslerin direnişinin kırıldığı gündür. 2014 Soçi Kış Olimpiyatları'nın yapıldığı alan Krasnaya Polyana -kadim adı Kbaada-, Çerkes kimliğinin oluştuğu bu topraklar, Kafkasya harekâtını birçok koldan yürüten Çarlık Rusyası birliklerinin buluştuğu ve zafer kutlaması yaptığı alandır. Soçi -kadim adı Saç'e- 1810'lu yıllardan itibaren merkezi bir yapı kurmaya çalışan Çerkeslerin meclislerini topladıkları kenttir, Çerkesya'nın başkentidir.

Marx ve Engels, dağlıların Rus Çarlığı’na karşı verdikleri mücadeleyi; "halkın kendisinin bizzat katıldığı haklı bir özgürlük savaşı" olarak değerlendirmişti.

Çarlık, savaşı sadece savaş meydanlarında yapmadı. Köyler basıldı, çocuk-kadın-yaşlı ayırmaksızın insanlar öldürüldü.

Lermontov'un İsmail Bey manzumesi işte bunları anlatır:

"Köyler yanıyor, imdada gelen yok / yuvalara dalan yırtıcılar süngüyle / yaşlı, çocuk demeden katlediyorlar / zavallı kızları ve anneleri / kanlı elleriyle kirletiyorlar."

Tolstoy da doğrular Lermontov'u: "Köylere gece karanlığında dalıvermek âdet haline gelmişti. Gecenin kara örtüsü altında Rus askerlerinin ikişer üçer evlere dalmasını izleyen dehşet sahneleri öylesine korkunçtu ki, hiçbir rapor görevlisi olanları aktarmaya cesaret edemezdi."

Puşkin de der ki: "Çerkesler bizden nefret ediyor. Çünkü onları özgür yaylalarından attık, köylerini yaktık ve kabileleri toptan yok ettik."

Savaşta öldürülen binlerden sonra, 500 binin üzerinde insan sürgün yolculuğunda ve ilk yerleştikleri bölgelerde yaşamını yitirdi. Sadece Trabzon’da 53 bin Çerkes öldü.

Ubıhların dilini konuşabilen insan kalmadı. Anadolu bir dile mezar oldu. Fransız araştırmacı George Dumezil ve öğrencisi Charachidze, 'Son Ubıh' olarak anılan Tevfik Esenç ile çalışarak Ubıh dilinin alfabesini oluşturdular.

Kafkasya'nın yerli halklarından Adıgelerin bir boyu olan Natuhayların adı bugün sadece tarih kitaplarında kaldı, savaş bu halkı yok etti.

Çerkesler şimdi dünyanın 40 civarındaki ülkesinde dağınık bir halde yaşamlarını sürdürüyor. Ubıh, Abaza ve Adıgelerin Türkiye’deki nüfusu, kadim topraklarında yaşayanlardan çok daha fazla.

13 Haziran 1861 tarihinde “Büyük Hür Meclis” adı verilen 15 üyeli meclis kuruldu. Bu meclis, 5’er üyeden olmak üzere Ubıh, Abaza ve Adıge halklarından oluşuyordu.1810 yılında Çarlık Rusya, Sohum ve civarını işgal ettiğinde “göç” hareketi de başlamıştı. Abhazya’dan 10 bin kişilik bir grup Osmanlı topraklarına intikal etmişti. 1810’lu yıllardan beri yapılan birlik çalışmalarında ve meclislerde, Gagra’dan Soçi kentine kadar olan yerlerde yaşayan Abazalar daima temsilci bulundurdular. Dolayısıyla 12 idari bölgeye -ki Kalubat Yikona Şupagua tarafından başlanmış olan teşkilat ese tutularak-ayrılmış olan Çerkesya’nın 2-3 bölgesi buraları kapsıyordu. Osmanlı’ya ve Avrupa’ya temsilciler göndererek, işgalin önlenmesi için çağrılarda bulundular, dış yardım ve siyasi destek alabilmek için çabaladılar. Osmanlılar bir taraftan Rus Çarlığı ile sulh yapıldığını, savaşılmaması gerektiğini Çerkeslere iletirken, diğer taraftan “hediye” adı altında dağıttığı ulufelerle “Halife’nin Ülkesi”ne gelinmesi propagandasını yapıyor, diğer yandan silah ambargosu uyguluyordu. İki paşayı, gizlice silah göndermek yüzünden mahkemeye verip yargılıyordu. Çarlık Rusyası ise bu meclisin çalışmalarını önlemek için çeşitli girişimlerde bulunuyor, bölgeye çıkarma yaparak meclis binasını yakıyordu.

Kafkasya’yı Kırım Hanlığı üzerinden yönetmeye çalışan Osmanlı, Kırım’ın kaybedilmesiyle doğrudan ilgilenmeye; Soğucak (1780), Anapa (1782) kalelerini, Gelencik Limanı’nı (1782) inşa ederek kıyıda tutunmaya, Çerkes ileri gelenlerine hilat, kılıç ve maaşlar ödeyerek nüfuzunu geliştirmeye, bir taraftan da İslam dinini yayarak taraftar toplamaya çalışıyordu. 1825 yılında Anapa Muhafızı olan Hasan Paşa bir yazısında Kafkasya kabilelerinden “150 bin nefer (asker)” çıkabileceğini belirtiyordu. Kabilelere çeşitli hediyeler dağıtarak onların Osmanlı’ya sadık kalacaklarına dair senetler imzalatıyordu. Çarlık Rusyası ise iç bölgelerde ileri gelenlerin çocuklarını “amanat”, diğer bir deyişle rehin alarak askeri okullara gönderiyor, Rusya etkisiyle yetiştiriyor, bazı liderlere ise maaş bağlayarak taraftar kazanmaya çalışıyordu. İngilizlerin, Çarlık Rusyası’nın “sıcak denizler”e inmesinin önünü kesmek için bu bölgeyle ilgileniyor, buraya çeşitli adlar altında ajanlar göndererek savaşı teşvik eden ve hiç gelmeyen yardım vaatlerinde bulunan çalışmalar yürütüyordu. Dolayısıyla Çerkeslerin sürgününde, o çağın büyük güçleri olan bu üç imparatorluğun katkıları şüphesizdir.

Çerkesler bu üç imparatorluğun mutabakatı sonucunda sürgüne tabi tutuldular. Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtada bulunan bütün topraklarına, 50-100 haneyi geçmeyecek köyler kurulacak şekilde dağıtıldılar. Osmanlı arşivlerindeki belgelere göre, Cezayir, Girit, Rodos, Hicaz, Balkanlar ve Anadolu’ya serpiştirildiler.

Anadolu’da iki hat dikkati çekmektedir; Samsun-Hatay hattı ile İzmit-Bursa-Çanakkale hattı çok anlamlıdır. Balkanlarda Tuna boylarına, Ortadoğu'da Suriye-Ürdün hattına, dolayısıyla sürgün sonrası Osmanlı bilinçli, planlı bir iskân politikası uyguladı.

Çerkesler sürgüne uğradığı yıllarda Osmanlı İmparatorluğu maddi zorluklar içindeydi, çok geçmeden mali işler bakımından Düyun-u Umumiye’ye tabi kılındı.

Çeşitli yardımlar ve bütçeden karşılanan ve borç olarak alınan da dahil olarak 12 milyon kuruşun 4 milyon kuruşu borç olarak Oppenheim Kumpanyası’ndan alınmıştı. Bu paranın tamamı Oppenheim Kumpanyası’na teslim edildi ve onlar üzerinden yardımlara harcandı. Bu kumpanyanın sahipleri Osmanlı Bankası’nın kurucuları arasındadır.

Sürgünle gelenlere yeteri kadar sosyal yardım sağlanamıyordu. Kampların nasıl birer “ölüm kampı”na dönüştüğünü Konstantiniye Meclis-i Tahaffuz Memuru Dr. Barozzi’nin, Temmuz 1864 yılında kurumun bülteninde yayımladığı raporlardan okumak mümkündür. Çoğu günlerini bir somun ekmekle geçiren sürgünler, bazen onu da bulamıyorlardı. Ölüler gömülemiyor, bir kenara atılıveriyordu. Açlık, salgın hastalık, yeterli barınakların olmaması, tuvaletlerin bulunmaması vb. sağlıksız koşullar bu ortamı sağlamıştır. Yerleştirildikleri bölgelerde de ilk yıllarda aynı zorluklarla karşılaşmışlardır. Aynı zamanda Kafkasya kıyılarına, yığılmış sürgünler, bindirileecekleri gemileri beklerken hemen hemen aynı sorunları yaşadılar.

Osmanlı, göçmenlik yasası gereği olan askerlik muafiyeti tanımıştı; bu önceleri kimsesiz, yetim çocukları askeri okullara almakla, sonra da "Gönüllü Birlikler"le aşıldı.

93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında gerek Balkan gerekse Kafkas cephesinde savaşan Çerkesler, savaş sonucu Kafkasya'dan tekrar sürüldü. Balkanlar’da yaşayanlar, ikinci bir göçle Anadolu’ya ve Ortadoğu’ya yerleştirildi. Kosova civarında kalan bir kısım Çerkes, eski Yugoslavya’da süren savaş sırasında, Yeltsin döneminde kadim toprakları Adıgey Cumhuriyeti’ne yerleşti.

Çerkeslerin 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı ile İstanbul'da kurdukları derneklerin ve okulun Cumhuriyet döneminde kapatılması, Çerkes Ethem konusu, 1922 yılı aralık ayında başlayan 1923 yılında devam eden Gönen-Manyas Çerkes köylerinin -14 köy- doğuya sürgünü, özelde köylerde yürütülen "Yurttaş Türkçe konuş"lu ulus-devlet inşası, "katıksız Türkçe soyadı" kanunu, "Okulda Çerkes olduğunuzu söylemeyin" otokontrol çabaları ve 1946'ya kadar süren sessizlik dönemi de bu sürecin bir parçasıdır. Dönemin Çerkes aydınlarının girişimi ile 1946'da dernek kurulur, 1953'te aylık bir dergi ile kimlik ve tarih bilincine katkı koyan çalışmalar -askeri darbeler nedeniyle verilen zorunlu aralarla- yeniden başlar.

-Kafkasya’da Rusya Federasyonu cumhuriyetleri olan Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri’nde yani anavatan topraklarının bir kısmında yaşayan Adıgelerin sayısının Türkiye’de yaşayan Adıgelerin sayısından, aynı şekilde de’facto bağımsız Abhazya’da yaşayan Abazların sayısının Türkiye’de yaşayan Abazlardan daha az olduğu bir gerçektir.

Yaşanan olumsuzluklara karşın; 21 Mayıs'ı tarihi düşmanlıkları diriltme anlamı yüklemeden anar Çerkesler. 156 yıl önce olanları belgeleri ile ortaya koyarak gerçekleri insanlığın bilgisine sunarken, 21 Mayıs'ın birinci dereceden sorumlusu saldırgan Çarlık Rusyası ideolojisini mahkûm eder ve benzer anlayışları uygulamış olan ve uygulama peşinde olan yönetimlerin mahkûm edilmesi gereğini dile getirirler. Sürgünü yaşatanlara lanetleri geçmişe yöneliktir, nefreti bugüne taşımazlar.

Çerkesler;

-Diasporada eşitçe bir arada yaşam için gerekli kültürel-demokratik hakların ayrımsız uygulanması, etnik kimliğin özgürce ifadesi ve resmi düzeyde tanınması, anadil eğitimi, özgürce örgütlenebilme, siyasi temsilcilerini meclise gönderebilme, anadilde isim-soyisim ve köy isimleri konusunda sıkıntıların giderilmesi, gerçek demografik yapıyı ortaya koyabilecek resmi araştırmaların yapılabilmesi, kültürle ilgili sosyal-kültürel araştırmaların önünün açılması ve üniversitelerde gerekli birimlerin oluşturulması,

-Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarının tanınması,

-Abhazya’ya Türkiye’den direkt ulaşımın önündeki engellerin kaldırılması,

-Çeçenya’da soykırıma dönüşen ve 40 bini çocuk 250 bin cana mal olan kirli savaşın gerçeklerini unutmadan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce tescillenen insan hakları ihlallerine duyarlı olunması, mültecilere resmi statü tanınması ve nihayetinde Çeçen halkının özgür iradesine saygılı bir statünün oluşturulması çağrısını yapıyor.

Çerkesler dünyayı renklendirmek, dünya kültür mozaiği içinde yerini almak istiyor; diğer halklar kadar, ne eksik, ne fazla!

Çağdaş bir dünyada, ilişkilerin “İnsan Hak ve Özgürlükleri” çerçevesinde demokratik bir yapıda, karşılıklı saygı ve görünür olabilme temelinde, aynı/benzer acıları paylaşmış olan hakların birlikte, zora, kaba güce dayanmayan, “Eşitlik Özgürlük, Adalet ve Birlik” temelinde demokratik bir mücadele vermeleri gerekiyor.

Soykırım ve Sürgün;

7 Şubat 1992’de Kabardey-Balkar Cumhuriyeti,

29 Nisan 1996’da Adıgey Cumhuriyeti,

Temmuz 1997’de UNPO’ da,

15 Ekim 1997’de Abhazya Cumhuriyeti,

20 Mayıs 2011 tarihinde Gürcistan Parlamentoları tarafından kabul edilmiştir.

Beklentimiz, vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu başta olmak üzere İnsan Hak ve Özgürlüklerine saygı duyan bütün devletler tarafından kabul edilmesidir.

Bu bir “öç alma” çağrısı olarak algılanmamalıdır. Birlikte, özgür demokratik bir geleceği başarabilmek için “yüzleşmektir”, omuz omuza yaşayabilmektir. Bu yüzleşmeyi elbirliğiyle başarabilmeliyiz.

Yüzleşmek Özgürleştirir.

 

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.