Image
2019 Aralık

Sahi, Avni Lifij bizim neyimiz olur?

Sahi, Avni Lifij bizim neyimiz olur? Bu sorunun cevabını vermeden önce ikinci bir soru sormak gerekir. “Biz” kimiz? Eğer, biz derken 1864’te Osmanlı coğrafyasına sığınmak zorunda kalan “Çerkesler”i kastediyorsak, Avni Lifij bizim soydaşımız olur.

        “Üzerinde resim var, günahtır” diye kibrit kutularının bile sokulmadığı bir evden çıkan, dünya çapında bir insandan söz ediyoruz.

 Sahi, Avni Lifij bizim neyimiz olur?

        Bu sorunun cevabını vermeden önce ikinci bir soru sormak gerekir.

        “Biz” kimiz?

        Eğer, biz derken 1864’te Osmanlı coğrafyasına sığınmak zorunda kalan “Çerkesler”i kastediyorsak, Avni Lifij bizim soydaşımız olur.

        Soçi’den Samsun’a bağlı Ladik’in Abdal Sultan Köyü’ne gelen, sonrasında 1881’de İstanbul’a göç eden Ubıh (Vubıh) bir ailenin hikâyesidir sözünü ettiğimiz.

        Avni Lifij’in eşi Harika Lifij’in anlattığına göre: “Babası Abdullah Efendi, Duşa Habrak adında bir Çerkez- Vubıh zatın, annesi Nefise Hanım ise Şabsıh kabilesinden Lifijo Kahaç adlı bir Çerkez beyinin kızıdır.”

        Kayıtlara göre Lifijler, İstanbul’a taşınınca önce Rumelihisarı, ardından da Fatih’e yerleşiyor. Hüseyin Avni’nin ne zaman ve nerede doğduğu net değil. 1870 ile 1886’ya uzanan geniş bir zaman diliminden söz edildiğine göre Samsun da olabilir, İstanbul da.

        Avni Lifij üstüne en kapsamlı kitabı yazan sanat tarihçisi Ahmet Kamil Gören akla en yatkın tarihin 1886 olduğunu söylüyor.

        Her halükârda, büyük sanatçının Osmanlı diasporasında doğan ilk kuşak Çerkeslerden olduğunu söylemek mümkün.

       Yersiz yurtsuzluğun acısını yaşayan ilk kuşağın çocuklarından yani…

       Dini inançlarına derinden bağlı olduğunu bildiğimiz babası Abdullah Efendi, yaşadığı sürgünü tevekkül ile mi karşılıyordu bilmiyoruz. Ama Hüseyin Avni’nin kaderine boyun eğecek bir mizaca sahip olmadığını anlamak zor değil. 41 yıl süren kısacık ömründe sanata ve hayata dair tutumu bunun en net göstergesi…

       Daha çok, Batı’nın “Doğu”ya bakışını teşhir masasına yatırdığı Oryantalizm/ Şarkiyatçılık kitabı ile tanıdığımız Filistin’in sadık evladı Edward Said (19352003) ‘Kış Ruhu’ adını taşıyan denemesinde sürgün hakkında şunları yazar:

       “Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkâr hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir: Özündeki kederin üstesinden gelmek mümkün değildir.

         ... Sürgünde elde edilen kazanımlar sonsuza dek arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır...”

        Said doğmadan 8 yıl önce bu dünyadan ayrılan Hüseyin Avni ise kendi hikâyesini, ressam Elif Naci’ye Lifij kelimesi üstünden anlatır. “Beyaz tenli” anlamına gelen “Lifij”i erken yaşlarından itibaren kullanan sanatçı, bir dönem onun eşanlamlısı olarak “Akten”i de kullanmış. Ama sonradan “Lifij”de karar kılmış.

        Şimdi okuyacağınız cümleler ile Edward Said’in cümleleri arasındaki akrabalık, üstünde düşünmeye değer: “Lifij benim Rusların çizmeleri altında ezilen ecdadımın yadigârıdır. Bu yadigârı kafamda değersiz bir hatıra olarak saklamaktansa, bir tabela gibi boynuma asarak herkese göstermek ve ilan etmek icabetti.”

        Avni Lifij bizim neyimiz olur?

        Avni Lifij’in cümle âleme göstermek istediği o tabela zaman içinde soluklaştı ve giderek okunmaz hale geldi sanki. Avni Lifij Vubıhça biliyor muydu bilmiyoruz. Ama bu kadim dili konuşan son insan, Tevfik Esenç bu dünyadan göçtüğünde yukarıda bahsi geçen tabelanın boş kaldığını söylemek abartılı sayılmamalı.

    “İmparatorluğun son 37, Cumhuriyet’in ilk 4 yılına tanık olmuş biri var karşımızda”

        15 Ekim’de Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan ‘Avni Lifij/ Çağının Yenisi’ sergisinde bir camekânın içinde sergilenen ve üstünde “Kuzey Kafkasya Göçmenlerinde Besteciler, Ressamlar, Hattatlar” yazan kitapçık dışında sanatçının etnik kökenine dair bir şey görünmüyor. 1971 yılında Kuzey Kafkasya Kültür Derneği/Gençlik Kolları tarafından yayımlanmış.

        Sergi daha çok, bu özel insanın “Yeni Vatanı”ndaki 41 yıllık serüvenine odaklanmış. Böyle olması da doğal. İmparatorluğun son 37, Cumhuriyet’in ilk 4 yılına tanık olmuş biri var karşımızda.

        Lifij’in kendi yapıtlarında da etnik kökenine dair vurguya bir iki küçük ayrıntı dışında pek rastlamıyoruz.

        Diyoruz ama orada biraz duraksıyoruz. Zira onun Sanat Yazıları’nı yayına hazırlayan Ömer Faruk Şerifoğlu kitaba yazdığı önsözü, “Avni Lifij efsanesine 90 yıl sonra yeni sayfalar ekleniyor, eklenmeye devam edecek…” diye bitiriyor.

        Belki o eklenecek olanlar arasında anavatanına dair bir şeyler de çıkacaktır.

        (2013 yılında Didem Şahin’le yaptığımız ‘No Sochi’ belgeselinde en çok dikkatimizi çeken ve içimiz acıtan şeylerden biri Soçi’de Vubıhlara dair en ufak bir bilgi kırıntısının bile kalmamış olmasıydı. Kim bilir belki bir gün bir araştırmacı Lifijlerin Soçi’deki izlerini bulur.)

        Parantezi kapatalım ve devam edelim.

        “Coğrafya kaderdir. Ama o kaderi biraz da onun ‘kurbanı’ çizer”

        Malum bu günlerde İbni Haldun’un “Coğrafya Kaderdir” vecizesi çok dillendiriliyor.

        Avni Lifij anne ve babasından farklı bir coğrafyada açtı gözlerini. Lafın gelişi değil, hakikatin kendisi olarak anavatanı ve baba yurdu bambaşka bir yerdeydi.

       Doğrudur. Coğrafya kaderdir. Ama o kaderi biraz da onun “kurbanı” çizer.

       Kişisel tarihini inşa ederken o kaderin önüne koyduklarını olduğu gibi kabul etmemiş, kendi ifadesiyle “Bizans terbiyesi ile fırıldaklaşmış budala sürüsüne bir koyun gibi karışmaktansa, çıngıraklı bir kösemen olmak daha münasiptir” diye yolunu çizmiş bir “aykırı” figürden “üzerinde resim var, günahtır” diye kibrit kutularının bile sokulmadığı bir evden çıkan, dünya çapında bir insandan söz ediyoruz.

       Resim yaptığını öğrenen babasının harçlığını kesmesine rağmen tutkusundan taviz vermeyen, yedi yaşında okuduğu romanları resimleyen, Fransızcasını geliştirmek için kendi başına özel dersler alan, anatomi öğrenmek için Tıbbiye, boya tekniklerini öğrenmek için Eczacılık mektebinde derslere katılan bir dehadan söz ediyoruz.

       O Fransızca bilgisi sayesinde Henri Prost’la tanışmış mesela. Çoğumuz Fransız mimarı 1930’larda İstanbul için yaptığı planlardan biliriz ama onun öncesi var. 1900’lerin başında Ayasofya mozaiklerinin restorasyonu için de gelmiş Henri üstadımız.

       Gepegenç Avni Lifij de orada çalışıyormuş. Fransızca üzerinden kurdukları muhabbet giderek genişlemiş ve Prost’u hayrete düşüren bir şey olmuş. Avni Lifij ona yaptığı otoportreyi göstermiş. Bohem kılıklı bir adam ağzındaki piposu, elindeki şarap kadehi, başındaki fötr şapkası, dudağındaki müstehzi ifadeyle bize bakıyormuş.

        (“Sanatkarın kendi portresi” adını taşıyan 1908 tarihli tablo, insanın aklına James Joyce’un “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”ni getiriyor. Joyce kitabını o tarihlerden önce yazmaya başlamış ama 1916’da bastırabilmiştir.)

       Prost, bugün halen hayranlıkla izlediğimiz o portreyi, o zamanki adıyla Sanayii Nefise Mektebi, bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi kurucusu Osman Hamdi Bey’e göstermiş.

       Hayranlık sırası bu kez Osman Hamdi Bey’e geçmiş ve genç Hüseyin Avni’yi kendisi de bir ressam olan Veliaht Abdülmecid’e götürmüş. Sonradan son Osmanlı Halifesi olarak tarihe geçen Abdülmecid Efendi, İkinci Meşrutiyet’in getirdiği coşkulu rüzgârın da etkisiyle Lifij’i himayesi altına almış ve Paris’e, eğitime göndermiş.

       Sanatın başkentinde o atölye senin bu atölye benim koşturan üstadımız orada sadece teknik değil, entelektüel olarak da çok beslenmiş.

       1911’de İstanbul’a döndükten sonra eğitmen olmuş.

        Kısa bir süre sonra İmparatorluk için büyük bir travma olan Balkan Harbi başlamış, ardından, bugün bizim ikincisini bildiğimiz için 1. Dünya Savaşı dediğimiz ama o kuşağın Harb-i Umumi dediği büyük felaket gelmiş. İstanbul’un işgali, Milli Mücadele derken Coğrafya ve Kader ikilisi yine yapacaklarını yapmış.

       Milli Mücadele’ye büyük muhabbet gösteren üstat, eşi Harika Hanım’la birlikte, 12 Ekim 1922’de Bursa’ya gelen Gazi Mustafa Kemal’i tebrik etmeye giden 500 kişilik öğretmen ekibinin içindeymiş.

       Avni Lifij burada Gazi’nin dikkatini çekmiş ve önce öğle yemeğine, sonra da Ankara’ya davet edilmiş.

       Dört ay boyunca misafir edildiği Harbiye Nezareti’nde Fevzi Çakmak’ın portresini çalışmış.

       Ardından döndüğü İstanbul’da da Milli Mücadele’nin önce ve sonrasını tasvir ettiği ‘Karagün’ ve ‘Akgün’ tablolarını tamamlamış.

       Bu yıllarda yazı yazmaya daha çok ağırlık vermiş. Yeni Türkiye’nin sanat politikaları üstüne fikirlerini paylaşmaya başlamış.

       Ömer Faruk Şerifoğlu’nun derlediği ve az evvel sözünü ettiğimiz o yazılar cesur, sözünü sakınmayan ve çok isabetli bir kararla sergiye adını veren “Çağının Yenisi” bir öncünün kaleminden çıkmıştır.

       Ama bu özel figür daha yapacak çok şeyi varken, gencecik bir yaşta aramızdan ayrılır gider. 1927’de Laleli’de bugün bir otel olarak varlığını sürdüren Harikzedegân/ Tayyare Apartmanı’nda hayata gözlerini yumdu.

       “O, 1864 travmasını yaşayan bir halkın çocuğudur”

       Yazının başında “Avni Lifij bizim neyimiz olur?” diye sormuştuk.

       Bence bunun üç cevabı var.

       O, 1864 travmasını yaşayan bir halkın çocuğudur.

       Yeni vatanının dertlerini kendine dert etmiş bir Türkiyelidir.

       Kâinatın gittiği istikameti anlamaya çalışan bir dünya vatandaşıdır.

       Avni Lifij/ Çağının Yenisi sergisi 20 Ocak 2020’ye kadar açık. Kaçırmayın.

       aydan.celik@gmail.com