Image
2018 Ocak

Seni özleyeceğiz Yaşar Bağ

Köy Enstitüsü mezunu olan sağlık memuru Yaşar Bağ ve hemşire okulu mezunu olan köy ebesi Hatice Zorlu 1952 yılında Merzifon’da evlenip iki çocuk sahibi olmuşlardı. Ancak Yaşar Bağ peşinden koştuğu okuma öğrenme aşkı ile önce Gazi Eğitim Enstitüsü’ne ardından da görev yerine gittiği için aile uzun zaman birlikte olamamıştı.

Yaşar Bağ

Abzah olan ve Hatko sülalesinden gelen Yaşar Bağ 1932’de o zamanlar Amasya’ya bağlı olan Gümüşhacıköy ilçesinin Göçeri köyünde doğdu. Ladik Akpınar Köy Enstitüsü ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü Sağlık Bölümü, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’nü bitirdi. Öğretmenlik ve avukatlığın yanı sıra, yaşamının büyük bir bölümünü Çerkeslerin ve Çerkesliğin hizmetine adadı. 1960’lı yılların sonunda ve 70’li yılların başlarında Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği yönetim kurullarında yer aldı. Ankara Beşevler’deki dernek binasının satın alınmasında o zamanki yönetim kurulu üyeleri ile birlikte şehir şehir, köy köy dolaşıp bağış toplama çalışmalarına katıldı. Derneklerin amaçları ve çalışma düzenlerini açıklığa kavuşturmak için yazıları ile de dernek üyelerine yol göstermeye çalıştı. 1970’de “Kuzey Kafkasya Kültür Derneği Üzerine Düşünceler” adlı bir kitapçık yayınladı.

1974 ve sonrasında İstanbul Kafkas Kültür Derneği –Bağlarbaşı- yönetim kurulu üyelikleri ve 1976- 1979 yılları arasında da başkanlık görevleri yaptı. Dernekte konferanslar verilmesine ve bunların kitap haline getirilmesine önayak oldu. Gençler için destek ve yol gösterici olmaya çaba sarf ettiği çalışmalarda demokratik ve kucaklayıcı tavırlarıyla örnek oluşturdu. Dernek yönetim kurulu toplantılarını gençlik kolları ile ortak yapma uygulamasını başlattı. Derneklerin ve gençlerin siyasi mücadele dönemlerinden yara almadan kurtulması için elinden geleni yaptı.

Kafkasya, Çerkes kültürü, Çerkes kimliği ve dernek çalışmaları ile ilgili olarak İmece, Kafkasya Kültürel Dergi, Kafkasya Gerçeği dergilerinde ve Kafkasya gazetesinde yazıları yayınlandı.

Mesleki ve dernekle ilgili sorumluluklarının yanı sıra edebiyat ve felsefe alanlarında da düşün ve yazın ürünleri ortaya koydu.

1996’da gidebildiği Kafkasya gezisi onda derin izler bıraktı. Şiirlerine de konu olan vatan sevgisi özlemle de pekişerek onun ruhunda fırtınalara dönüştü.

Çerkesler ve Çerkeslikle ilgili kitaplarının yanısıra şiir kitapları da dahil olmak üzere toplam 12 kitabı basıldı. Son zamanlarda ise sağlık nedeniyle dinlenmeye çekilmek zoruna kaldı.

Onun kendisi ve insanlara bakışı ile ilgili olarak düşündüklerini ve hissettiklerini en iyi “Yaşar Bağ’ın Anı Defterinden” kitapçığından alıntı olan aşağıdaki satırlar anlatır:

 

Son Söz

Hiçbir maddi ve manevi beklenti içinde olmadığımdan, hiçbir konuda hayal kırıklığına uğramadım. İnsanları ne gerektiğinden fazla yücelttim, ne de aşağıladım. Herkesi olduğu gibi kabul ettim.

Toplumlar arasında dil, din, kültür ve kimlik farklılıkları olmakla beraber, hepsinin ortak yanı insan olmalarıdır. İnsan, yapısı bakımından kusursuz bir varlık olmadığından isteyerek ya da istemeyerek hatalar yapabiliyor. Bu gerçeğin idraki ve “Her şey olabilir” anlayışının kabulü, hayal kırıklığına uğramamızı önler.

Bir şeyler yapanlar, yaptıklarına kusur bulunarak, yapmayanlar da yapmadıkları için eleştirilirler. Yani eleştiriden kurtulmanın yolu yoktur.

Topluma karşı görevlerimi ne derece yaptığım sorulursa, “Yapabileceğim kadar” diye yanıt verebilirim. Zaten kimseden yapabileceğinden fazlası beklenmemeli.

Şu veya bu nedenle bize karşı tavır koyanları, bu tutumlarından dolayı hiç suçlamadım. Çünkü her insan yapısının gereğini yapar.

“Herkes yaptıklarından ve yanlışlarından dolayı sorumlu değil midir?” diye sorulursa, tam olarak değil diyebilirim, çünkü hiç kimse, var oluş kapasitesinin ve kişilik yapısının dışına çıkamaz. İstisnalar hariç.

Bu nedenlerle, kimseyi hor görmedim, hoş gördüm, çünkü herkes ne ise o idi. Ben de öyle. 10 Ekim 1998

 

Yaşar Bağ’ın yayınlanmış eserleri:

 

1. Kuzey Kafkasya Kültür Derneği Üzerine Düşünceler, 1971, Ankara

2. Gülümse (şiirler), Nart Yayıncılık, 1993, İstanbul

3. Sözler ve Gözler (şiirler), 1995, İstanbul

4. Türkler ve Çerkeslerde İslam Öncesi Kültür, Dil ve Tanrı (araştırma), Çiviyazıları, 1997, İstanbul

5. Çerkes Masalları (Çerkesçe’den çeviri), Okyanus Yayınları, 1998, İstanbul

6. Yaşar Bağ’ın Anı Defterinden (Yaşam öyküsü), 1998, İstanbul

7. Kaf Dağı’nın Son Atlısı (Kafkasya ve Çerkesler üzerine şiirler), 1998, İstanbul

8. Düşle Gerçek Arasında (şiirler), 1999, İstanbul

9. Kendini Arayan Kayıp (şiirler), 1999, İstanbul

10. Çerkeslerin Dünü Bugünü, 2001, Ankara

11. Kafkasya ve Çerkesler, 2002, İstanbul

12. Kafkasya Böyle Olmamalıydı, 2002, İstanbul

***

Her Yaşam Bir Roman

Köy Enstitüsü mezunu olan sağlık memuru Yaşar Bağ ve hemşire okulu mezunu olan köy ebesi Hatice Zorlu 1952 yılında Merzifon’da evlenip iki çocuk sahibi olmuşlardı. Ancak Yaşar Bağ peşinden koştuğu okuma öğrenme aşkı ile önce Gazi Eğitim Enstitüsü’ne ardından da görev yerine gittiği için aile uzun zaman birlikte olamamıştı.

Babamız sonunda öğretmen olarak bulunduğu Adana Düziçi İlköğretmen Okulu’nda hizmetini tamamlayıp Ankara’ya yanımıza geldiğinde kardeşim Necla 9, ben 13 yaşımızda idik. Şimdi düşünüyorum da, aynı yaşta olan babamız ve annemiz de o zaman 34 yaşında gencecik insanlarmış.

Bu bir araya gelişten çok kısa bir süre sonra babam beni yanına alıp Balgat’ta bir spor salonunda çalışmalar yapmakta olan Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği folklor ekibinin çalışmasına götürdü. O günlerden başlayarak bizler yüzlerce, binlerce ve giderek milyonlarca üyesi olan kocaman bir aileye sahip olduğumuzu keşfettik. Bu aile, babamızın da annemizin de bizim de kimliğimiz, üzerimize en çok yakışan giysi, kendimizi güvende, huzurlu ve değerli hissettiğimiz bir ortamdı.

Demokrat, aydın, aydınlık ve doğal yapısıyla da bir öğretmen olan bir babadan hem iyi birer Çerkes, hem evrensel değerleri anlayabilen insanlar olma; sorgusuz sualsiz verici olan bir anneden insanları mutlu etmenin değeri yolunda örnekler gördük.

Bu seyr-ü seferin 7 yılı Ankara’da devam etti ve ilerleyen yıllarda bizlerin hep iki evi oldu, biri oturduğumuz, diğeri de çatısı altında yaşadığımız ev olan derneğimiz.  Gösteriler, seyahatler, ziyaretler, konferanslar, kitaplar, inşaatlar, kazanımlar, direnişler, ağlanan, gülünen günler yaşandı o kocaman Çerkesler ailesi ile.

1973 ve 1974 bir dönüm noktası oldu Bağ ailesi için. İstanbul’a göç. Ve tabi ki İstanbul Kafkas Kültür Derneği’ne gidilmeden nefes alınamaz, yaşanamaz, var olunamazdı. Meğer yaşadığımız şehrin adı dışında ne çok tanıdık şey vardı “kendi” olunabilen bu ortamda. En güzel ve zenginleştiren yanı da büyüyen ailenin yeni yüzleri idi.

İlerleyen günler ve yıllar, yorucu, korkutucu, zorlayıcı, şaşırtıcı, ve her şeye rağmen öğretici ve güçlendirici idi.

Hemen hemen her bir Çerkes gibi Yaşar Bağ da öyle sıkça dile getirmediği, içini oyan, bilinmediği ve tanınmadığı halde aşkla özlenen, düşlenen yere duyduğu çekimle Kafkasya’yı ziyarete gitti. 20 gün kadar süren bir seyahatin ardından döndüğünde artık o sevdiğine kavuşmuş değil araya giren duvarların büyüklüğü ile daha bir kırılıp dökülmüş bir başka yürekti. Bu kavuşulamayan sevgiliye duyulan hasretin ötesinde, bir de yaşamına bu kez yeni bir sebeple eklenen takiplerle kaygılar katıldı. Hep saklanan hep görmezden gelinen zorluklara karşın “kendi” olmak için devam ettirilen kararlı mücadele hiç bitmedi. Mısra oldu, cümle oldu paylaşıldı yürekte taşınanlar, bilinenler ve bilinmesi gerekenler; sayfalarca, saatlerce, yıllarca.

Uzun yolculuğun boyut değiştirdiği 5 Aralık 2017 günü de o kocaman aile ve diğer “dostlar”ı onu sevgiyle uğurlarken, biliyoruz ki yüreği burkulanlar sadece fizik olarak o alanda olabilenler değildi.

Bizler Hatice, Mine, Necla, Eftal, Onur, Simge, Emre ve ailemize belki ileride katılacak yeni üyeler, yüreği bizimle çarpan, gözleri bizimle birlikte yaşaran tüm dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz. İyi ki varsınız.

 

Mine Bağ

***

5 Aralık

Bu sabah

Babasız bir kadın vardı aynada

Tanımadığım

Gözleri sorularla dolu,

Ayakları yoktu

Elleri de

Yer yoktu gök yoktu,

Derya deniz gözyaşları vardı

Şakır şakır dolu taneleri olup

Gökyüzünden çatılara yağan,

Bulutlar ağıp kayboldu sonra

Beyaz mavi kızıl sarı bir tablo oldu gökyüzü

Renk renk gözler sımsıcak eller

Güçlü güç veren cümlelerle doldu gök kubbe,

Uzun upuzundu yolculuk

Bir kuş şarkı söylüyordu kendi dilinde...

Bir veda bir kavuşma bir bekleyiş bir özleyiş şarkısı

Ve kahverengi ve yeşil vardı

Yeryüzü yoktu gökyüzü yoktu

An vardı.

 

Mine Bağ

6.12.2017

***

O kaybolmadı… Sadece gitti...

Sevgili aile dostumuz Yaşar Bağ ile hayat yollarımızın kesişmesi 80’li yılların başlarına rastlar. O tarihlerde başlayan yakınlık ve yol arkadaşlığı, değerinden bir şey yitirmek şöyle dursun daha da pekişerek, güzelleşerek ve anlam kazanarak sürdü. Kendisini ve çok yönlü hayatını tanıdıkça, aramızdaki sevgi ve dostluk bağları güçlendi...

Felsefi düşünceye yatkınlığı ile iyi bir düşünce ortağıydı her şeyden önce. Kendi adıma hayata bakışından, duruşundan, yaşam biçiminden pek çok şeyi örnek almaya, uygulamaya çalıştım. Bunu kendisi ve yakınları bile bilmez...

Örneklemek ve kısaca sıralamak gerekirse: Sükuneti, nezaketi, asla yükseltmediği, huzur ve güven telkin eden ses tonu, saygılı ve içten tavırları, konukseverliği (ki tüm aile, tanıdıklarım içinde zirvededir bu konuda) keskin zekası, mizah duygusu, karıncayı incitmeyecek kadar barış dolu tutumu, bitkiler alemi hakkındaki engin ve bizi her zaman şaşırtan bilgisi, çalışma disiplini, dakikliği, …

Bu liste rahatlıkla uzatılabilir olumlu nitelikler konusunda...

Her insanın şu dünya hayatında gerek genlerle taşıyıp getirdiği, gerekse de sonradan edindiği olumsuz tarafları, mücadele içinde olduğu eğilimleri, zorlukları elbette vardır. Çok yakınları, ailesi, bunları elbette bilir ve çok daha iyi değerlendirir. Ancak Yaşar Bağ, yakınına girdiğimiz halde bize (eğer varlarsa) bu özelliklerini asla yansıtmadı...

Gülen yüzü ile, sevgisini gösteren kuvvetli el sıkışları ile, insana değerli olduğunu hisettiren tavırları ve asla ve hiçbir koşulda tedirgin etmeyen varlığı ile o bizim için daima dostluk, sıcaklık ve huzurdu. Şaka kaldırır ve hemen zekice karşılığını verirdi. Elinden gelen her türlü yardımı yapma konusunda ise tereddütsüzdü...

Yavaş yavaş ilerleyen ve uzun yıllara yayılan rahatsızlığı onu bizlerden bir miktar uzaklaştırmıştı zorunlu olarak. Şimdi ise şapkasını alıp gitmiş olması, hepimizi o güzel varlığının gücü ölçüsünde eksik bıraktı…

Onu çok özleyecek ve daima ışıklar içinde gülümseyen bir yüz olarak hatırlayacağız. Yollarımızı kesiştiren kadere ya da dünyadaki hayat planlarımıza ya da bu düzenin kurucusuna minnet borçluyuz…

O kaybolmadı… Sadece gitti… Ve güçlü bir his var içimde bu geçici ayrılıkla ilgili: Bir gün tekrar buluşup kaldığımız yerden devam edeceğiz. Çünkü temelimiz çok sağlamdı...

Yolun açık olsun sevgili dost... Biz seni hiç unutmayacağız... Sen de bizi arada bir hatırla...

 

Hakan Satıoğlu

***

Hoş Geldin - Güle Güle

Dünyaya geldiğimde

Kendim

Hoş geldin dedim

Kendime.

Giderken de

Yine kendim

Güle güle diyeceğim

Herhalde

 

Yaşar Bağ - Mayıs 1997

 

Şair ilk defa yanıldı…

Sayısız melek ona “Hoş geldin” dedi… Hayatına dokunduğu sayısız kalp ona “Güle güle” dedi…

Vefat eden kişi Yaşar Bağ gibi bir değerse… Onu anmak değil… Anlamak lazım…

Gençlik yıllarında daha standart bir hayatı tercih etmek yerine, dönemin zorluk ve koşullarına rağmen; Köy Enstitüsü Sağlık Bölümünü, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünü, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’nü neden okuduğunu anlamak lazım… Tamamladığı eğitimler ve edindiği meslekler ile hayatı boyunca insanlara verdiği katkıları çok iyi görmek lazım…

Hayatının büyük bir bölümünü neden Çerkeslere ve Çerkesliğin hizmetine adadığını bir düşünmek lazım… Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği ve İstanbul Kafkas Kültür Derneği yönetimlerinde aktif olarak yıllarca neden çalıştığını anlamak lazım… Yaşar Bağ’ın emeklerini, Çerkeslere olan katkılarını, yol göstericiliğini, uzlaştırmacı ve birleştirici yönünü öğrenmek lazım…

“Türklerde ve Çerkeslerde İslam Öncesi Kültür, Din ve Tanrı”, “Kafkasya ve Çerkesler”, “Çerkes Masalları”, “Yaşar Bağ’ın Anı Defterinden”, “Çerkeslerin Dünü Bugünü”, “Kafkasya Böyle Olmamalıydı”, “Kuzey Kafkas Kültür Derneği Üzerine Düşünceler” isimli kitapları ile çeşitli gazete ve dergilerde çıkan yazılarını bir okumak lazım. Bu eserlerle neler anlatmak istediğini kavramak lazım. Onun araştırmacı yazar kimliğini tanımak, bilgileriyle aydınlanmak lazım…

“Gülümse”, “Sözler ve Gözler”, “Düşle Gerçek Arasında”, “Kafdağı’nın Son Atlısı”, “Kendini Arayan Kayıp” kitaplarında basılı yüzlerce şiirini keşfedip, duygularımızı kelimeler ile beslemek lazım. Şiirlerini ayna yapıp kendimize bir bakmamız lazım. Adanmışlıklarla dolu hayatındaki bu ince ruhlu şairi tanıyıp, onun sanatçı yönünü keşfetmek lazım.

Hayata bu kadar önemli eserler bırakmış bir insanın bu başarılarında onun koşulsuz yanında olan ailesini tanımak lazım… Kıymetli ve fedakâr eşine, kızlarına, damat ve torunlarına; hastalıkta ve sağlıkta sınırsız destekleri için teşekkür etmek lazım. Onların sayesinde Yaşar Bağ’ın bize bıraktığı eserlere sahibiz… Sevgi ve özveriyi yürekten hissetmek lazım.

Çocukluğunuzda benim gibi; ilk kitabını alan, ilk tiyatroya götüren, ilk satrancı öğreten, ilk şiiri tanıtan, ilk edebiyat sohbetini yapan, sanat ve kültürde hayatınızdaki yol göstericiniz olan özel bir dayıya sahipseniz, dünyadaki en şanslı insanlardan birisi olduğunuzu bilmek ve bunun için şükretmek lazım.

 

Yaşam Defteri

Aklıma gelenlerle

Başıma gelenlerden ibarettir

Yaşam defterim,

Her yanı doldu

Kalmadı boş yerim.

 

Yaşar Bağ - Eylül 1997

 

Vefat eden kişi sevgili dayım Yaşar Bağ gibi bir değerse… Onu anmak değil… Anlamak lazım…

Yaşam defterini okumak lazım…

 

Zehra Soylu Çöplü

Başlıksız Bir Yazı

Yaşar Bağ abimizi anlatmak için klavye başına oturduğumda çok zor bir işe giriştiğimi anladım. Bir kere bu yazıya ne başlık koyacağımı bulamadım. Çünkü Yaşar Bağ abimizle yaşadığımız dönem ve o dönemki toplumsal, bireysel ilişkilerimiz o kadar çok boyutlu idi ki, o dönemi yaşamayanlara masal gibi gelebilir. Bu gün en gelişmiş akıllı telefonlarıyla bütünleşmiş yeni nesile, o dönemde evlerde bile telefonumuzun olmadığı dönemde his ve alışkanlıklarımızla her akşam dostlarımızla nasıl buluştuğumuzu; 7/24 akıllı telefonlarla sürekli iletişimde değil, yokluklar içinde bu eksikleri nasıl giderebildiğimizi, bu günlere nasıl geldiğimizi hangi kelimelerle anlatabilirim bilemiyorum. Evlerinde, bilgisayarlarına kilitlenmiş, tek başına ama sanal alemde tüm arkadaşlarıyla birlikte olduğunu sanan gençlere, o dönemde arkadaşlarımızla ulaşım zorluklarını yenerek zamanımızı sabahlara dek evlerde geçirdiğimizi, aldığımız keyif ve zevki nasıl anlatabilirim bilemiyorum. O dönemde yaşadıklarımızın ne büyük zenginlik olduğunu bu yaşlarda daha iyi idrak ediyorum. Anılarımızın zenginliğini, o ortamların bize kattıklarını yeni nesillere belirli kelime ve kalıplarla anlatmamın zor olduğunu düşünüyorum. Onun içim yazım “BAŞLIKSIZ BİR YAZI” oldu. Ancak beni çok iyi anlayanlar yine de olacaktır. O eski kuşak dostlara da selam olsun.

Dernek ile tanışmam Yaşar Bağ abimizin başkanlık dönemine rastladı. Yaşar abimizle aynı köyden sayılırız. Onun köyü Göçeri, bizim Hamamözü nahiyesinin yanı başında komşu köyümüzdü. Doğal olarak aynı köyden sayılıyoruz. Ayrıca, Ankara’da İncesu mahallesinde yakın evlerde oturuyorduk. Benim ve kızkardeşimin ekibe girmesi, dolayısıyla dernek çevresine girmemiz Yaşar abinin döneminde, onun sayesinde olmuştu. Biz de bir süre sonra Yaşar abilerin evindeki “geleneksel gece toplantılarının” müdavimi olmuştuk. “Geleneksel Gece Toplantıları” ne anlama geliyor, biraz açayım. Henüz dernek binamızın olmadığı 60’lı 70’li yıllarda derneğimizin başkanlarının evleri tüm toplantıların yapıldığı, dışarıdan gelen misafirlerin ağırlandığı, dernek demirbaş evraklarının da muhafaza edildiği, adeta dernek lokâlleriydi. Rahmetli İzzet Aydemir abimizle başlayan, yine rahmetli Bayram Hergüner abimizin evi ile devam eden, “Başkan evi : Dernek lokali” geleneği Yaşar Bağ abimizin evinde devam ediyordu. Bu akşam toplantıları o kadar teklifsiz oluyordu ki, her genç işi yok ise uğramayı sanki bir görev addediyordu. Sadece Ankara’daki gençler değil, başka illerden gelen misafirler var ise onlar da bu toplantılara geliyorlardı. Hafta içi, hafta sonu yoktu. Bazı günler o kadar kalabalık oluyorduk ki evlere sığmakta zorlanıyorduk. Bu arada başkanlarımızın eşleri, “yengelerimiz”den bahsetmeden geçemeyiz. Bize bu kadar yüz veren, fütursuzca her akşam kapılarını çalma hakkını verenler, o elleri öpülesi “yengelerimiz” oldular. Her gelen genci kendi evlatları gibi kucaklayan, aç olanı doyuran, her gece gelenlere çay kahve servisi yapan, arkamızdan evi temizleyen o muhteşem insanları anmadan geçemiyeceğim. Unutmadan söyleyeyim, Yaşar abimizin o akşam evde olup olmaması, dışarıda işinin olması da fark etmiyordu. Gelenler aynı konukseverlikle buyur ediliyor, Yaşar abimiz gelinceye kadar ağırlanıyordu. Evin iki genç kızı da derslerini bırakıp, misafirlere hizmet ediyordu. Bir gün bile özel yaşamı olmadan, bu yükü bu gün kim kaldırır vallahi bilemiyorum. Bize yerine göre anne, yerine göre abla olan İzzet Aydemir, Bayram Hergüner, Yaşar Bağ ve Kemal Cankat abilerimizin muhterem eşlerini bu arada hayırla ve sevgiyle yad ediyorum. Yaşar Bağ abimizin sevgili eşi, muhterem “yengemiz”e bu vesile ile sağlık ve uzun ömürler dilerken, hakkın rahmetine kavuşan sevgili Sümer Aydemir, Nejla Hergüner ve Saime Cankat ablalarımıza sonsuz rahmetler diliyorum.

Yaptığımız toplantılara gelince, öyle içi boş, lak lak edilen toplantılar hiç bir zaman olmadı. Zaten boş konuşmanın, gereksiz davranışlarda bulunmanın ayıp olduğu o toplantılarda, hepimiz davranışlarımıza dikkat etmek zorundaydık. Toplantıların tümü, moderatörlüğünü başkanın yaptığı fikir sohbetleri halinde geçerdi. Ulusal sorunların konuşulduğu, kimlik bilincimizin geliştiği ve arkadaşlıklarımızın pekiştiği toplantılar oldu bu ev toplantıları. Yaşar abimiz, engin bilgisi, araştırıcı yapısı ile hepimiz için önemli aydınlanma kaynağı oldu. Onun, olaylara hep tebessüm ederek, sakin şekilde yaklaşımını unutamıyorum. Sinirlenmeyen, sakin, yumuşak görünümün arkasındaki, ilkelerinden asla taviz vermeyen, eğilmeyen, cesur ve bir o kadar dürüst Çerkes kimliği her zaman yaşamımda örnek oldu. Ankara’dan sonra 1976 yılında İstanbul’a geldiğimde yolumuz tekrar kesişti. Bir dönem Yaşar abimizin başkanlığında İstanbul Kafkas Kültür Derneğimizi (İKKD) -Bağlarbaşı- birlikte yönettik. O dönemin zorluklarına göğüs gerdik. 12 Eylül 1980 askeri darbesi oluncaya kadar Yaşar Bağ abimizin sevgili kızı, Ankara’dan ekip arkadaşım Mine ile İKKD’nin ekibini çalıştırdık. Yaşar abimizin vefatına kadar dostluğumuz hep devam etti. Ne yazık ki Yaşar abimizin hastalığı döneminde onun engin düşünce dünyasından yararlanamadık, ama toplumumuza hizmet sürecimizin fikirsel donanımını, Çerkes kimliğimizi bu büyüklerimizin “rahle-i tedrisinde” öğrendiklerimizi hiç bir zaman unutmadık.

Biz ayrı ideolojilere sahip olsa da hemşerimiz olanlarla bir arada yaşamayı onların yanında öğrendik. Fikirlerini paylaşmasak da, büyüklerimize saygı göstermek geleneğini onlardan devraldık. Kısacası kişiliğimizin oluşmasında Yaşar Bağ gibi abilerimizin varlığının ve onlarla yakın olma şansımızın büyük katkısı olduğuna inanıyorum.

Bilmem Yaşar Bağ abimizi biraz anlatabildim mi...

 

Cihan Candemir

***

Sevgili dostlarım, 5 Aralık 2017 tarihinde, aramızdan ayrılan, Sevgili Yaşar Bağ ağabeyimden söz etmek istiyorum. Gerçi onu tanımayan, insanımız yok. Ama, ben yine de bildiklerinizi tekrar yaşatmak ve paylaşmak istiyorum. Ben, insanların doğum ve ölüm tarihleri içinde anılmasını çok önemsemiyorum. Zira her canlı yaşar ve ölür. İnsan denilen canlının yaşamı boyunca ne ürettiğine ve bu üretilen değerlerin insanlığa getirdiği yararları paylaşmak isterim. Bu bağlamda, Rahmetli Yaşar ağabeyin toplumumuz için ve hatta genel anlamda, ilgi duyan, her insanın yararlanabileceği, yaşam hikayesini ve çalışmalarını içeren “YAŞAR BAĞ’IN ANI DEFTERİNDEN” kitapçığının okunmasını yeterli buluyor ve öneriyorum. Sevgili dostlarım, lütfen, abartılı bulmayın. Bu kitapçığın Yaşar Bağ’ın kişiliğinde, hangilerimizin nelerle mücadele ve kavga vererek yaşadığımızın, yürek burkan gerçek hikayesi olduğunu göreceksiniz.

O, diğer büyüklerimiz gibi daima rahmet ve minnetle anılacaktır.

 

Ali Çurey

(Kısaltılmıştır)

***

Bir değeri yitirdik

Yaşar Bağ’ı daha Ankara’da avukat iken tanıdım. Evine de bir iki sefer gittim, o zamandan bu yana Yaşar Bağ ile hukuki anlamda olmasa da fiili anlamda bir dostluğumuz vardı. Daha sonra Yaşar Bağ İstanbul’a geldi, İstanbul’da Karaköy’de bir ofis tuttu. Ben de stajımı bitirdikten sonra Yaşar Bağ’ın ofisinin bitişiğindeki ofisi kiraladım. 2-3 sene Yaşar Bağ ile komşu olarak avukatlık yaptık. Bu vesileyle çok sohbetlerimiz oldu.

Yaşar Bağ, iki dönem İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nin başkanı oldu. Yaşar Bağ hakkında söyleyeceğim ilk şey Yaşar Bağ’ın öncelikle çok iyi bir insan olduğudur. Sözü bir, aklı bir, fikri bir, duygusu bir insandı. Mesleki olarak kimsenin hakkını yemeyen, para karşılığı mesleğinden taviz vermeyen dürüst bir avukattı. Üzerinde durmak istediğim en önemli nokta ise Yaşar Bağ’ın toplumumuz açısından taşıdığı değerdir. Yaşar Bağ insani özelliklerinin yanında iki temel nedenle Çerkeslerin unutmaması gereken bir kişiliğe sahipti. Bunlardan birincisi aidiyet duygusu, ikincisi de kimlik. Yaşar Bağ hayatı boyunca aidiyet duygusu ve kimlikten hiç taviz vermedi, vazgeçmedi.

Gerek dernek başkanlığı gerekse öğretmenliği ve avukatlığı sırasında, kendi kimliğini ve aidiyet duygusunu bırakmadan yaşadı. Yaşar Bağ’la sohbetlerimiz her zaman Çerkeslik sorunu, Kafkasya sorunu, Çerkeslerin problemi, Çerkeslerin geleceği ve Kafkasya ile buradaki Çerkesler arasındaki irtibatlar üzerine oldu, hep bunları tartışırdık kendisiyle...

Yazdığı kitaplarda, konuşmalarda, bütün çalışmalarında ön planda tuttuğu konu Çerkeslik kavramı olmuştur.

Toplumumuz açısından yeri doldurulamaz bir değerdi. Ama maalesef toplumumuz kendi değerlerini ölümden sonra unutuyor. Bugün aramızda olmayan değerlerimizden ne İsmail Berkok’u ne Vasfi Güsar’ı ne de Met Çunatuko İzzet’i doğru dürüst hatırlamıyoruz. Onları hatırlamadan, düşüncelerinden faydalanmadan da bugünkü sorunlarımızı kavramak ve değerlendirmek imkansızdır.

Yaşar Bağ’a Allah’tan rahmet, eşine ve kızlarına sabır dilerim.

 

Av. Rahmi Tuna

***

Bilincin Yeniden Yapılanması

Yaşar Bağ

Ömür boyu kendini arayan bir kayıptır insan.

İnsan, göstermelik benliklerini aşarak özbenliğini bulmalı ki başkalarının da özüne ulaşabilsin. Bunun ilk adımı, önce kendini sorgulayarak işe başlamaktır. Kendine karşı çıkma cesaretini gösteremeyenler, ne kendilerini ne de başkalarını sorgulayabilir.

Yanılsamaların beşiğinde uyuyanlar, gerçekte yaşamış sayılmazlar, yaşadıkları sanısıyla oyalanmış olurlar.

Sonlu zevklerle, aracıların getirdiği bilgi ve inançlarla, geçersiz düşünce kalıplarıyla yetinmek istemeyen doyumsuz insanın, asıl kaynağa yönelmekten başka bir seçeneği var mı? Yoksa, asıl kaynak nerede?..

Yaşamın sergilenme yeridir dünya. Sergilenen, sergileyenin kendisi ise, kendinin farkına varması için hem gören, hem görünen, hem de anlayan ve anlaşılan durumunda olması gerekir.

Bilinçlenme, oluşum sürecinde anlamsızlığın anlama dönüşmesidir ki bu, insanlaşmadır aynı zamanda. Bu noktadan geriye bakıldığında görülür ki, çarpık görüntülü aynalar kırılmıştır artık. Yolun iki ucu birleşip çember olmuştur. İnsan, hem merkezdir, hem çeper. İki boyutlu çember de üç boyutlu küreye, yani evrene dönüşür, sonra boyutlar yok olur.

Zaman ve mekan, yani olaylar, gerçeği gözlerden ve akıllardan saklayan perdeler gibidir, ama görebilenler için bir o kadar da saydam ve belirgindir.

Çapları ve açıları büyük olan didişmelerin, daracık ufuklu akıllarımızla gözlenmesi ve algılanması olanaksızdır. Ağacın çiçek açma, meyve verme gibi açınımlarını görürüz de, tohumun toprak altında geçen ağaç olma hazırlığını ve oluşumunu, özsu ırmağının gizemli akışını göremeyiz.

Kendini ve evreni sorgulamaya ve anlamaya istekli aklın, aradığını bulamayınca içine düştüğü tükenmişlik ve sıkıntı halidir belki de “cehennem” dedikleri. “Cennet” ise, aklın dingin yaşantısıdır ola ki. “Cehennem kaos, cennet kozmostur” benzetmesi de yapılabilir.

Aydınlanma, varoluşun, tüm boyutlarıyla insanda kendini algılamasıdır. Bütünün uyumu ve estetiği ile büyülenmenin tadı, evrensel mutluluğun yaşanmasıdır. Orada ayırımlar kalkar. İyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış gibi karşıt kavramlar bireşime dönüşürler.

Tanrı adına, devlet adına, ya da başlıca otoriteler adına yüksek yerlere çıkıp sahte birlik, beraberlik, erdem, hoşgörü, ödül ve ceza söylevleri vermenin, okşamanın ya da korkutmanın, insanlığı istenilen yere getirmediğine tarih tanıktır. Tarih boyunca, akılları, malları, canları istendi insanlardan. Verenler bıktı, alanlar bıkmadı. Kendilerini kendilerince haklı sayanların hak dağıtımı, adaleti yıktı.

Savaş, ilkellik değil de kahramanlık olarak kabul edildiği sürece uygarlaşamaz insan. Kılıçla zaferler kazanıldı ama hiç mutluluk kazanılmadı. Saltanat, mutluluk sanıldı. Kılıç tutan eller kesecek baş bulamayınca, kahramanlık ve yiğitlik adına birbirlerinin başlarını kestiler.

Şimdi insanlığın büyük bir bilinç devrimine gereksinimi var. İnsan türünün genetik yapısının buna yeterli olup olmadığı sorusunun yanıtı, şimdilik gelecekte saklı. Ama istek ve arayış var.

Bilinci değiştirmek, bir bakıma geçmişi değiştirmek demektir. Geçmişi değiştirmek de geçmişe bakış açısını değiştirmektir. Şimdiye dek bizi oluşturan geçmişin, tarafımızdan yeniden oluşturulmasıdır bir başka deyişle.

Devrim niteliğindeki bu köklü değişim, bir anlamda zamanla oynamak, onu tersine akıtmak demektir.

Bilinci yeniden yapılandırmak, bedeni de yeniden yapılandırmak anlamına gelir. Yeni bilinç, sibernetik olarak geriye dönüp bedenini de değiştiremiyorsa, sistemde bir tıkanıklık var demektir. O zaman başa dönülüp sistemin yeniden gözden geçirilmesi gerekecektir.

Meleklikle canavarlık arasında gidip gelen ve iradesiyle seçmediği yaşamından sorumlu tutulan insanoğlu, kendine el atarak, kendi yazmadığı kendi kaderini değiştirme görevini yüklenme zorunluluğu ile karşı karşıya bulur kendini.

Bu zorunluluğun kavranması aklı özgürleştirir ve güçlendirir. Böylece, evrene yapayalnız atılmış olan insan, evreni bilincinde sindirerek onunla özdeş olur. Özdeşlik, yeni çelişkilere gebe olduğuna göre serüven, spiral olarak sürer gider.

Doğası gereği yayılmacı olan sevginin ve bilginin gücüyle bilincini yeniden yapılandıran insan yeni yapılandırmalara aday olan aydınlanmış, özgür ve dinamik bir insandır.

(Yaşar Bağ’ın son zamanlarda yazdığı bir yazıdır)