Image
2020 Mayıs

Ulus-devlet inşasında Çerkesler

Hepimizin zorunlu tecrit yaşadığı bugünlerde “Türkiye Çerkesleri” adlı kitabı okuduktan sonra yazarıyla kısa bir soru-cevap faslı da yaptık. Bunun için Caner hocaya teşekkür ederim.

 

Elif Ergün*

Hepimizin zorunlu tecrit yaşadığı bugünlerde “Türkiye Çerkesleri” adlı kitabı okuduktan sonra yazarıyla kısa bir soru-cevap faslı da yaptık. Bunun için Caner hocaya teşekkür ederim.

“Niye böyle bir çalışma konusu seçtim?”

-Sizin kitabınızla neredeyse aynı dönemlerde Sebahattin Şen’in de “Gemideki Hayalet” kitabı yayımlandı. O da bir tez çalışması. Aslında bu soru o kitabı okuduktan sonra aklıma geldi. Şen, kitabının giriş bölümünde neden böyle bir konu seçtiğini “Kürtlüğe doğmuş biri olarak, kendi gündelik pratiklerimi ve akademik etkinliğimi, fikirlerimi, duygularımı, arzu, korku ve kaygılarımı, kısaca bir bütün olarak bedenimi nasıl yapılandırdığımı deneyimleyerek, diğer taraftan sosyal teorinin farklı alanlarında yaptığım okumalarla bu deneyimi ilişkilendirerek zamanla fark etmeye başladım” şeklinde açıklıyor.

Siz neden böyle bir konu seçtiniz? Çünkü bu bir anlamda Çerkesliğe bakışınıza da cevap niteliğinde. Diğer bir deyişle “Çerkes”lik sizin için ne anlama geliyor?

-Bu aslında çocukluğumdan beri ilgi duyduğum bir dönemdi. Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin bir imparatorlukken ulus-devlete dönüşmesi, okullarda bu konunun anlatılma şekli bende yaşananların aslında anlatılanlar gibi olmadığına dair bir soru işaretinin oluşmasına neden olmuştu. Çerkes olmamın da bunda etkisi var tabii ki.

Şu an her ne kadar değişmeye başlasa da Çerkesler için Çerkes Ethem o dönemlerde nerdeyse sembol bir karakterdi. Çerkeslerin birçoğu kendi okul günlerinde, İnkılap Tarihi derslerinde, Çerkes Ethem konusunun ele alınma şeklinden rahatsızdı. Kimileri için nerdeyse “kahraman” olan bir ismin “hain, ajan, işbirlikçi” olarak ele alınması hem rahatsız ediciydi hem de başlı başına ilginç bir durumdu.

Diğer taraftan da Kemal Tahir’in bu dönemi farklı bir şekilde romanlarında işlemesi, var olan resmi anlatıya alternatif bir anlatının da olabileceğine dair bir durumu gösteriyordu. Benim de bu döneme ilgim böyle bir ortam içerisinde oluştu.

Bu kitap akademik bir çalışma olduğu için kendi kimliğim ile çalıştığım konu arasına olabildiğince mesafe koymaya çalıştım. Çerkes olmam belki bazı olayların detaylarını daha iyi kavramama, toplumu içeriden bilen biri olduğum için daha iyi anlayabilmeme imkân sağladı. Onun dışında bu durumun yazmak istediğim konuyu veya olaylara mesafeli yaklaşmamı engellemediği kanaatindeyim. Benzer düşüncelere sahip olduğum, bu dönemle ilgili sayıları çok az olan bir grup araştırmacının en çok yakındığı şey, birçok ana akım tarihçinin yaşanan olaylarla, tarihsel kişiliklerle, rejimin kendisiyle aralarına mesafe koyamaması, olayları sanki içinde yaşayan biri gibi sahiplenerek işlemesi. Özellikle böyle bir duruma düşmemek çaba sarf ettim.

Tarihçinin konumu

-Kitabınızda “bu çalışma herhangi bir etnik-dini grubun mensuplarını, halkı, ideolojiyi, kurumu, lideri ya da devleti ve kurumlarını memnun etmek ya da salt yermek için değil, tarihin belirli bir döneminde yaşanmış, etkileri bugüne kadar devam eden olayları soğukkanlı bir şekilde süzgeçten geçirerek bir dönemin muhasebesini yapmak için yazılmıştır” ifadesi var. Neden böyle bir ifade ile başladınız? Bunun “sorunlu bir döneme” dair başka/yeni bir bakış açısı getirmeyi hedeflemekle ilişkisi ile ilgili ne söylersiniz?

-Bildiğiniz gibi kitap ilk önce İngilizce basıldı, daha sonra Türkçeleştirildi. Kitabın İngilizce baskısında böyle bir ibare yok, zaten olması da komik olurdu açıkçası. İngilizce’nin hâkim olduğu batı akademisinde böyle bir şey yazılmaz. Zaten bir araştırmanın bu yukarıda sayılan durumların hepsinden uzak ve eleştirel olması gerekir. Bu olmazsa olmazdır, diğer türlü yazdığınız şeyin akademik alanda bir karşılığı olmaz. Ancak Türkiye’de akademinin genelinde böyle bir bakış açısı yok. Olaylar belli ideolojik, kimliksel, duygusal yakınlıkların, kalıpların içerisinde değerlendiriliyor. Eleştiri kültürü akademide, özellikle tarihin bu alanında, tam anlamıyla gelişmediği için ortalama bir okuryazarın arka planını deşmeye, olayların kendisindense niye böyle ele alındığına yazardan hareket ederek bir cevap bulmaya çalışıyor. Ben baştan böyle bir absürtlüğün önüne geçmek, kitaptaki olayların, argümanların tarihsel dönemde kendi içerisinde ele alınmasını amaçladığım, olayların kendilerinin tartışılmasını istediğim ve gereksiz tartışmaları önlemek istediğim için böyle bir ifadeyi Türkçe baskıya eklemeyi uygun gördüm.

Diğer taraftan dediğiniz gibi, bu dönem Türkiye tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden biri. Hâlâ mitler ve aşılamayan, kalıplaşmış sabiteler var. Onları sorgulamaya, eleştirmeye başladığınızda farklı durumlarla karşılaşıyorsunuz. Ama üzerinden yüz yıl geçmiş olayların da artık resmi bakış açısının dışında değerlendirilmesi lazım.

Kitap bize neyi anlatıyor?

-Rus ve Osmanlı imparatorluklarında iktidar mücadelesinin benzerliklerine yönelik bir bölüm var. O benzerlikler başlı başına bir konu ama asıl Türkiye’de Osmanlı yönetimini destekleyenlerle ona karşı olan Kuvayı Milliye ve Ankara Hükümeti’nin yürüttüğü mücadeleyi “isyan” ya da “iç savaş” olarak konumlandırmanız çok önemli. Belki de bu bakış sizin konuya yaklaşımınızın temel dinamiği. Bu “isyan” ya da “iç savaş”ı açıklar mısınız?

-Aslında ben bu dönemde Türkiye’nin içerisinde yaşanan olayları iç savaş olarak nitelendiriyorum. İsyan kelimesini neredeyse hiç kullanmadım. Özellikle 1920 yılına bakarsak, Türkiye’de bir otorite krizi var. Ankara, İstanbul’un varlığına rağmen bu dönemde kendisini meşru hükümet olarak göstermeye çalışıyor. Belki 1921 yılından itibaren Ankara meşru hükümet olarak görülmeye başlanıyor hem içte hem de dışta belli çevreler tarafından. Ancak 1920 yılından itibaren böyle bir söylemi başlatmak çok da mümkün değil açıkçası. O yüzden, daha Ankara’nın bir otorite olarak ortaya çıkmaya çalıştığı 1920 yılından itibaren onu meşru hükümet olarak görüp, ona karşı olanları isyancı olarak tanımlamak problemli bir kavramsallaştırma. Ankara’nın ve Mustafa Kemal’in kendisi zaten en azından 1920 yılı için meşru olduğunu söyleyebileceğimiz İstanbul hükümetleri tarafından isyancı olarak görülüyordu. Bu durumda onlara karşı olanların isyancı olarak nitelendirilmesi çok akla yatkın olmuyor açıkçası.

Birçok tarihçinin burada yaptıkları şey geriye doğru bir müdahalede bulunmak; sürecin sonunda hem içerideki hem dışarıdaki rakiplerine karşı Ankara galip geldiği için Ankara’yı ve Mustafa Kemal’i en erken dönemlerden itibaren sanki meşru yönetim kendileriymiş gibi göstermeye yönelik bir bakış açısı var. İki hükümetin de, hem Ankara’nın hem de İstanbul’un, kullandıkları yöntemlere, topladıkları silahlı ve özellikle İstanbul taraftarları için hem silahlı hem silahsız kitleye baktığımızda bu denli geniş bir çatışma dönemini isyan, ya da ayaklanma olarak geçiştirme çok doğru bir yaklaşım gibi gözükmüyor. Kitapta daha detaylı tanımını verdiğim gibi, bu dönemi Çerkeslerin her iki tarafa da aktif olarak katıldıkları Ankara ve İstanbul hükümetleri ve onları destekleyenler arasındaki bir iç savaş olarak nitelemek daha açıklayıcı oluyor.

-Kitabınızda tarihi seyir içerisinde farklı etnisiteler ile Çerkeslerin ilişkisine dair değiniler var ancak Ermenilerle olan ilişkileri neden yok?

-Evet, Ermenilerle Çerkeslerin ilişkilerine dair bir bölüm yok. Çünkü ben daha çok 1918-1938 arasına odaklandım. Bu dönemde olayların geçtiği yer de Anadolu’nun batısı, Güney Marmara, Düzce-Adapazarı bölgesi, yani Ermeni nüfusun çok da yoğunluklu olmadığı bir yer. Aslında Çerkeslerin Türklerle, Rumlarla ve diğer gruplarla ilişkileri üzerine de çok detay vermedim. Kitapta Çerkeslerin İstanbul, Ankara, İngiltere ve Yunan işgal kuvvetleri gibi en azından bir dönem iktidar olmuş, Anadolu’da etkin pozisyonda bulunmuş yapılarla ilişkilerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini irdelemeye çalıştım. Diğer taraftan hem bu saydığım iktidar gruplarıyla hem Türk, Rum ve Ermenilerle Çerkeslerin ilişkilerini yekpare bir ilişki şekli varmış gibi anlatmak da pek mümkün değil.

Çerkesler denilince sanki grup halinde, tek parça olarak hareket eden bir yapıdan bahsediliyormuş gibi bir durum anlaşıyor. Halbuki bu söylemin bir temeli olmadığını ben kitapta göstermeye çalıştım. Çerkeslerin iktidarlarla ve Anadolu’daki diğer gruplarla kurdukları ilişki, içinde bulundukları şartlara, bölgeye, geçmişte yaşananlara göre değişkenlik gösteriyor. O yüzden yekpare bir Çerkeslik varmış ve Çerkesler de yekvücut halinde olaylara ve gruplara tepki veriyormuş gibi değerlendirmenin çok da var olan durumu yansıtmadığını göstermeye çalıştım.

Çerkeslerin gündemi

-Son soru, tüm bu yakın tarihteki gelişmeler bağlamında bugünün Türkiye Çerkeslerinin aidiyetlerine dair temel dinamikleri konuşsak ne dersiniz?

-Bence Türkiye’deki Çerkeslerin en büyük problemleri kendilerine dair bir gündemlerinin olmaması. Sadece, müzik ve dans gibi bir kültürün belki en primitif alanına kendilerini hapsetmiş olmaları. Buradan devam edersek bilgi üretiminin olmaması, topluma dair entelektüel kapasiteyi geliştirmeye yönelik çok sınırlı faaliyet alanlarının olması, yapılanların da desteklenmemesi ve bu tip konulara genel ilgisizlik Türkiye’deki Çerkeslerin ana sorunları. Belki bu sorunlar Çerkeslere özgü değil, içinde bulunduğumuz hayat şartları dolayısıyla birçok toplumun karşılaştığı problemler.

Ancak Çerkes toplumunda birçok toplumda olmayan bir potansiyel var, okullaşma oranı gayet yüksek, entelektüel sermayeyi artıracak birçok imkâna sahip Çerkes gençleri. Ama uygulama da sahip olunan bu özelliklerin somut bir şeye çevrildiğini görmüyoruz. Çerkeslik düğün, cenaze ve sadece 21 Mayıs’larda hatırlanan bir şey olma yönünde hızla ilerliyor. Hamasi bir kimlik söyleminin baskın bir hale geldiğini gözlemliyorum, herkes içinde bulunduğu düşünsel, ideolojik yapıya göre bir Çerkeslik söylemi üretiyor. Burada tabii yukarıda da bahsettiğim gibi Çerkes tarihi, kültürü ve toplumuna yönelik bir üretimin olmamasının da etkisi var. Yapılan çok kısıtlı sayıdaki üretim de bireysel çabalarla oluyor. Bir toplum birkaç kişinin bireysel çabasıyla, ürettiğiyle devamlılığını sağlayamaz. Kurumların burada araştırmacılara destek vermeleri lazım.

Çerkeslere dair, onların bu coğrafyaya katkıları, başka toplumlarla yaptıkları karşılaşmalara, yaşadıklarına dair yüzlerce tez yazılıp araştırma yapılabilir. Ama bireysel çabalarla olmaz bu, kurumların, federasyonların bu tür faaliyetleri desteklemesi lazım. Ama biz kesinlikle böyle bir desteğin olduğunu göremiyoruz.

* Sakarya Üniversitesi
Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.