Image
2020 Şubat

Ve masal bitti...

Çocuktuk içimiz kıpır kıpırdı, tüm günümüz dışarıda arkadaşlarla koşturup oynamakla geçerdi. Televizyonlar girmemişti daha hayatımıza, tek tük evlerde bulunan radyolarda Türkçenin anlamadığımız tınısı kulaklarımızı tırmalıyordu.

 

Ve masal bitti...

“Anadilimizdeki her sözcük okulda yaramazlıktı”

Sebahattin Çurmıt

Eski bir mızıkanın tuşlarında başlamış, ağır aksak arşınlarken yalnızlığını Uzunyayla, o eski ihtişamından kırıntılar barındıran bir bozkırdı artık. Her şey bir trajediyle başlamıştı, kadim topraklarından sürülmenin acısıyla kendilerine yurt edindikleri bu bozkırda yeni bir hayatı, yeni bir geleceği yaratmanın gayretiyle inşa ettikleri evler artık birer virane.

Çocuktuk içimiz kıpır kıpırdı, tüm günümüz dışarıda arkadaşlarla koşturup oynamakla geçerdi. Televizyonlar girmemişti daha hayatımıza, tek tük evlerde bulunan radyolarda Türkçenin anlamadığımız tınısı kulaklarımızı tırmalıyordu. Dedelerimiz, ninelerimiz anlatırdı; Kuiyjini’nin büyüleyici ve bir o kadar da aşağılanmanın sonunda kahramana dönüşmesinin sevinci yankılanırdı yüreğimizde. Kimi zaman kahramanın atının burnundan çıkan alevin, kimi zaman da büyücülerin esiri olurduk rüyalarımızda. Köyde herkes birbirini tanır, herkes birbirine benzerdi; kimi zaman aceleci, kimi zaman da hırçın bir rüzgar olurdu. Bazen basit bir nedenden dolayı kavga ederlerdi, neden kavga ettiklerini bilmeden bir imecenin içinde şakalaşıp çalışırlardı…

Biraz daha büyüdük, büyüdükçe okullu olduk, anadilimizde konuştuğumuz için cezalar aldık, birbirimizi ispiyonlamak için yarışır olduk! Ödül mü? Ödül, öğretmenin ağzından çıkacak bir “afferim”di! Yavaş yavaş kulaklarımızı Türkçe doldurmaya başladı. Anadilimiz Adıgecenin daha bizi bırakmadığı zamanlardı ama okulda tedirgindik. Anadilimizdeki her sözcük okulda yaramazlıktı, evde öğretmene karşı çıkıştı; sonu azardı, bazen de kötekti. Yavaş yavaş köyün dışına yani şehirlere gidişler arttı, herkes gittiği yerden bir şeyler taşıdı, kimi tamamen köyünden taşındı. Kimi de “Yazları gelirim okul tatillerinde” dedi…

Yaz aylarında herkes işinin peşindeydi, ya tarlada çift sürerdi ya da bostanında kışlık yiyeceğini çıkarmanın derdindeydi. Bozkır kuraktır, bostan sulama işi sıraya konurdu ve kavgaların çoğunluğu da buradan çıkardı. Ay ışığında gece yarılarından sabahlara kadar sürerdi kimi zaman. Sonbahar ise umutla umutsuzluğun iç içe geçtiği bir telaşla yaşanırdı. Yağmurlar bastırmadan mahsul toplanmalı; un, bulgur, kışlık erzaklar bir an önce stoklamalıydı çünkü kış uzun ve sert geçerdi. Kimi zaman boyumuzu aşan kar yağardı, gecelerce dinmeyen fırtınanın uğultusu naylon çakılmış pencerelerimizde uğuldar dururdu. Kışın bu şiddetine rağmen herkes kendi yaş gruplarıyla vakit geçirirdi. Gençler kızlı erkekli, kadınlar, yaşlılar kendi aralarında sırayla evlerde, zexeslerde zaman geçirirlerdi. Hele köye bir misafir geldiğinde keyifler katbekat artardı. Hayatın kendi içinde bir ritmi vardı ve bu ritim insanlarımızın yaşamında saygıda vücut bulmuştu.

Zaman hızla akıyordu, hayat ise durmadan değişiyor, üretim yetmiyordu. Okumak bir yaşamı değiştirmenin, yeni bir ufka açılmanın ötesinde çocukların daha rahat koşullarda yaşaması demekti. Teker teker Uzunyayla’nın insanı köyünden şehre doğru akmaya başladı. Gidenlerin yerine kimseler gelmedi, yaşam gittikçe bozkıra dönüyordu. Evet bozkır iklimi sertti, gece ile gündüz arasında on beş dereceye kadar ısı farkı vardı, kışları uzun ve soğuktu, üretmek zamanla bir yarıştı, tüm bunlara birlikte göğüs gerildiği için hayattı. Şimdi ise insanın olmadığı, Adigecenin kuraklaştığı bir bozkır Uzunyayla!

Önce dilimiz köreldi; anadilimizle başladığımız hikâyelerin sonu Türkçe bitiyor, biz köylerimizi terk ettiğimiz için başkaları yerleşmeye başladı, anılarımızı yeşerttiğimiz Xabze bir nostalji olmaya başladı. Önceden her sülalenin, her köyün, her coğrafi bölgenin Çerkesçe bir adı vardı, şimdi onlar da yok.

Fotoğraflar: Sebahattin Çurmıt