Türkiye’de madencilik ve yarattığı yıkımlara karşı yükselen direnişler geçen yılın en önemli gündemlerindendi. Şirketler ve projeleri ülkenin her köşesini kuşatmış durumda. Madencilik talanına karşı direnişler, tüm engellemelere rağmen birçok yerelde sürüyor. Madencilik projelerinin beraberinde getirdiği sorunlar sadece çevresel yıkım değil, aynı zamanda emek sömürüsü, gıda ve su krizi, halk sağlığı sorunları gibi farklı toplumsal boyutlarıyla ortaya çıkıyor. Bu sebeple ülkenin dört bir yanında süren direnişler doğayı olduğu gibi emeği ve yaşamın bütününü de savunma mücadeleleridir.
2024’ün temmuz ayında, halkın tüm itirazlarına rağmen Meclis’ten geçirilen torba yasa ile zeytinlik alanlar, ormanlar, meralar, tarım alanları, sulak alanlar, koruma alanları dahil olmak üzere coğrafyanın tamamı maden şirketlerinin faaliyetlerine sunuldu. Madenciliğin önündeki tüm yasal engelleri kaldıran, bürokratik süreçleri şirketler lehine kolaylaştıran, karar yetkilerini tek elde toplayan bu yasa kamuoyunda “süper izin yasası” olarak tanımlanmıştı. Öyle görünüyor ki bu yasayla da birlikte madencilik faaliyetleri hız kazanacak ve gündemimizde olmaya devam edecek.
Süper izin yasasıyla konu yakıcı bir şekilde gündeme gelse de bu yasa maden talanını hızlandırmaya dönük devlet politikalarının başlangıcı değil. 12. Kalkınma Planı’nda büyüme hedefleri doğrultusunda madencilik sektöründe bürokrasinin azaltılacağı, yatırım güvencesinin artırılacağı ifade edilirken; 2022 yılında 4,6 milyar dolar olan maden ihracatının 2028 yılına kadar 10 milyar dolara çıkarılması planlanıyor. Orta Vadeli Program’da ise madencilik, cari açığın kapatılmasında “stratejik sektör” olarak tanımlanıyor. İktidarın, hammadde ihracatına dayalı ekonomik büyüme planları doğrultusunda ülkeyi maden şirketlerinin yatırımları için cazip hale getirecek her tür yasal düzenleme sağlanıyor.
İktidar ve sermaye temsilcileri madencilikten söz ederken, ülkenin kalkınması için çevreyle uyumlu, halka istihdam sağlayan ve toplum refahını artıran bir politika izlendiğini iddia ediyorlar. Ancak halihazırda çalışan maden projelerinde çevrenin de işçi sağlığının da önemsenmediğine Soma, Ermenek, İliç gibi katliamlarda en acı biçimde tanık olduk. Ekonominin büyümesinden gururla söz ediliyor ancak halk için gündelik gerçeklik, çevresel yıkımların yanı sıra ekonomik kriz, işsizlik, giderek derinleşen yoksulluk içerisinde şekilleniyor.
İktidarın ekonomi politikaları ekseninde, madencilik faaliyetlerinde yaşanan yükselişin boyutunu görmek için güncel verilere göz atalım. Polen Ekoloji Kolektifi, MAPEG ihaleleri ve çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreçlerini listeleyerek maden projelerini koordinatlarıyla aktardığı bir haritalama çalışması sürdürüyor.
Ulaşılan verilere göre, 2024 yılı başından itibaren 1,5 yıllık sürede 698 adet ihale satıldı. Madenlere verilen ruhsat alanlarının toplamı 468 bin 784 hektara ulaşıyor; bu ise Trabzon ilinin yüzölçümünden daha büyük bir alan. 2024’ten bu yana satılan ihalelerin 202’si ise mega madenlere tahsis edilmiş. 1.000 hektarın üzerindeki ruhsat alanlarından oluşan mega madenler çok geniş alanlarda ekosistemi tahrip ediyor; havayı, suyu, toprağı kirleterek yüzyıllar boyunca geri dönüşü olmayan hasarlara yol açıyor. Bu durum aynı zamanda o bölgedeki yerel toplulukların yaşam alanlarının yok olması, tarım ve hayvancılığın olanaksızlaşması, madencilik faaliyeti sona erdiğinde geçim olanaklarının tamamen ortadan kalkması anlamına geliyor.
Madencilik projeleri tek bir kente veya bölgeye özgü bir sorun değil. Ülkenin neredeyse tamamı maden şirketlerine ruhsatlandırılmış durumda. Haritalama çalışmasında bazı iller, “gözden çıkarılmış kentler” olarak tanımlanıyor. Maden ruhsat alanlarının büyüklüğü ve ÇED süreci devam eden projelerin yoğunluğu oranında ortaya çıkacak sosyoekolojik yıkımlar da ağırlaşıyor. Diyarbakır, Ağrı, Bitlis, Şırnak, Van, Maraş, Sivas, Bayburt, Erzurum, Gümüşhane, Giresun, Kırklareli, Balıkesir, Bilecik, Kütahya, Manisa gözden çıkarılan iller arasında. Mega maden projelerinin de hayata geçirilmek istendiği bu yerler kapitalist sermaye politikaları uğruna yok edilmek isteniyor.
Tarım arazilerinin, meraların, ormanların madencilik faaliyetleriyle yutulması sonucu o bölgedeki halkın geçimlik ekonomisi yok ediliyor. Madencilik faaliyetleri aynı zamanda mülksüzleştirme ve işçileştirme süreçleriyle beraber ilerliyor. Maden projelerinin sağladığı kısıtlı ve geçici süreli istihdam, erkek işçilerle sınırlı kalıyor. Kadınlar ise ekonomik alanın dışına itilerek hane içi alana mahkûm ediliyor. Tarımsal üretimden koparılan kadınlar, erkeklere kıyasla daha ağır ve kalıcı bir biçimde yoksullaşıyor. Topraklarından koparılan köylüler ekonomik olarak bağımlı hale getiriliyor; projeler sona erdiğinde ya başka madenlerde iş arayıp çalışmak zorunda kalıyor ya da kırsal alandan kentlere iş bulma umuduyla zorunlu olarak göç ediyor. Kuşaklar boyunca oluşturulan kültür, sosyal bağlar, dayanışma ilişkileri parçalanıyor. Madenciliğin bölgedeki halkın yaşamına yansıması ağır çalışma koşulları altında sağlığını kaybetmek; ucuz emek olarak sömürüleceği iş piyasalarına mahkûm bırakılmak oluyor.
Maden ocakları genellikle kırsal alanlarda açılsa da madenciliğin yarattığı yıkımlardan kentsel alanlar da azade değil. Örneğin, kırsalda tarımın ve hayvancılığın tasfiye edilmesiyle kentlerde de gıda fiyatları artıyor. Madenciliğin yoğun olduğu havzalarda su kaynaklarının kirlenmesi ve azalması, kentlerde de su krizine yol açıyor. Barınma sorunu, yüksek kira fiyatları özellikle büyük kentlerde halkın en büyük sorunlarından. Madencilikten elde edilen çimento ve metaller, yatırım amaçlı lüks konutların yapımında kullanılıyor. Fakat inşa edilen konutların bunca fazlalığına karşılık var gücüyle çalışan emekçiler başlarını sokacakları bir evin kirasını ödeyemez durumda.
Öyleyse madenciliğin getireceği ekonomik büyüme kimlere kazanç sağlıyor? Şirketler zenginleşirken halkın refahı neden artmıyor? Kamu yararı söyleminde bahsedilen faydalar tüm toplumsal kesimler için aynı şekilde geçerli mi? Madencilik sermaye sahiplerine kazanç getirirken, doğaya ve halklara yıkım getiriyor.
Birçok yerelde doğasını ve yaşamını korumak için bir araya gelen halk, dayatılan bu talan düzenini kabul etmek zorunda olmadığımızı bize gösteriyor. Mücadelelerin kazanımlarını büyütmek için daha fazla yan yana geleceğimiz bir yıl dileğiyle…
Çise Yıldız
Anadolu Üniversitesi sosyoloji bölümünde okudu. Ankara Üniversitesi sosyoloji bölümünde göç, mültecilik ve toplumsal cinsiyet konulu çalışmasıyla yüksek lisans eğitimini tamamladı. Polen Ekoloji Kolektifi üyesidir, 2021 yılından beri kolektifle birlikte ekoloji alanında çalışmalarına devam etmektedir.








