Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Babacı…

Size “Babacı”nın yani babaannem Nabiye Nigâr Hanım’ın 1900 yılında başlayan hikâyesini anlatacağım. Kendisinin anlattığı eski bir ses kaydı var bende, şimdi ilk olarak sözü ona bırakıyorum…

“İşte, çocuklar benim hayatımı istiyorlar. Dur bakalım bildiğim kadar söyleyeyim. Bandırma’da Gönen kazasının Sızıköy Köyü’nde doğdum. 8 yaşına kadar orada yaşadım. O zamana kadarki hayatımdan bir şey zaten anlamadım. Ondan sonra saraya geldim. Ablam beni getirdi, Müjderesan Ablam. Geldim ve orada mükemmel bir hayat yaşadım Allah için. Sultanlarla, şehzadelerle bütün ömrüm geçti. Eğlenceler, mükemmel yaşamak böyle… Bütün gece eğlenceler, oyunlar, tiyatro, sinemalar… Fakat bunlar hepsi, saray halkı kendi tertiplediği şeyleri oynuyor. Öyle dışarıdan gelme falan değil…”

Böyle başlıyor hayatını anlatmaya. Köyde doğan, annesinin ölümünün ardından getirildiği sarayın hareminde büyüyen, paşa gelini olarak dışarıya adımını atan renkli bir kadının hayat hikâyesi… Tabii ki siyah beyaz günleri de çok bu hikâyenin… Erken yaşta annesini kaybetmek onda daha sonraki yıllarda öncelikle kardeşinin çocuklarına ve daha sonra da köyünün insanlarına imkânları dahilinde annelik yapmak şeklinde tezahür ediyor.

Sarayda, Nabiye olan isminin yanına “Nigâr” ismi ekleniyor ve yaşamını Nigâr ismi ile sürdürüyor. Müjderesan Ablasının sayesinde girdiği haremde Şükriye Sultan’a (Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi’nin kızı) oyun arkadaşlığı yapıyor, Şükriye Sultan’la birlikte Almanca öğrenip müzik eğitiminin yanı sıra ciddi bir zarafet eğitimi alıyor. Zaten onu tanıyan herkes kibarlığını en temel özelliği olarak öne çıkarırdı.

Saraya bir toplantı için gelen Mektepler Müdürü Raif Paşa (Bugünkü Harp Akademileri Komutanı’na denk bir makam ama 15 Temmuz’dan sonra bu makam da tarihe karıştı) babaannemi oğlu Salim Bey’e beğeniyor ve babaannem haremden paşa konağına gelin gidiyor.

Nigar Hanım ve Salim Bey

Zarafet ve kibarlık konusunda bir sıkıntısı olmasa da, gündelik kadınlık işleri konusunda hiçbir fikri yok Nigâr Hanım’ın… Mesela konağa gelen, onun tabiriyle söylersek zerzevat sepetinin içindeki karnabaharı çiçek diye alıyor ve kayınpederine, “Salim ne kadar zarif, bana zerzevatçı ile çiçek göndermiş Paşa Baba” diyerek vazoya koyuyor. Paşa da hiç sesini çıkarmıyor bu duruma…

Çok enteresan bir kadındı babaannem… Dil devrimi olunca Altunizade’deki millet mektebinin ilk öğrencilerinden biri oluyor kayınvalidesi ile birlikte… Yemek yapmayı ise hiçbir zaman öğrenemiyor. Zaten yemek yapmaya da pek ihtiyaç duymuyor, zira evin içinde ona bu konuda yardım eden hep birileri var. Dedem çok iyi yemek yaparmış mesela… Paşa konağında yaşamalarına rağmen dedem ailesi için yemek pişirirmiş.

Salim Bey genç yaşta bir kaza sonucu hayatını kaybedince bir süre çok bocalamış babaannem… Gene o siyah beyaz günler gelmiş çatmış. Ama dirayetli durmuş, dedemin ailesi de ona çok destek olmuş. Babaannem ikinci bir evlilik yapmak için iki görümcesinden müsaade almış ve Hacı Dedemle evlenmiş. Bu evlilik içinde her zaman eski görümcelerinin ve dedemin akrabalarının yeri vardı. Geniş, büyük bir aile olarak yaşadık biz dedemin ve babaannemin vefatına kadar… O günleri zaman zaman hatırlar ve özlerim ben de… Varlıklı bir insan olan Hacı Dedem, Çerkes örf ve âdetlerini çok beğenmiş ve babaannemin ailesine ve köyüne sahip çıkmasına destek olmuş. Babaannem de her iki eşinin ailesine ve köyüne hayatının sonuna kadar kol kanat germişti.

Ubıhların Berzeg ailesinden geliyor olmasına rağmen köyünden çok küçük yaşta ayrıldığı için tek kelime Çerkesçe bilmezdi ama hayatının sonuna kadar hep Çerkes bir hayat sürdü. Ev halkını (özellikle de beni) bu şekilde yetiştirmeye çalıştı. Bana evin içinde bildiği kadarıyla köyünde gördüğü dansları öğretmeye çalışır, at üzerinde Sarıköy’den köye her gelişinde ona horoz şekeri getiren amcası Çolak İsmail’in heybetini anlatırdı. “Kendi gölgesinden önce çolak kolunun beyaz kolalı gölgesi ve atının ayak sesleri gelirdi, ben de koşarak köyün girişine gider, onu karşılayıp horoz şekerimi alırdım” diyerek buğulu gözlerle o anları sanki yeniden yaşardı.

Çerkes bir hayat sürmek nedir derseniz, size şöyle özetleyebilirim… Evin içinde soyluluk, Çerkeslik hikâyeleri anlatılıp Çerkes örf ve âdetlerine göre bir yaşantı sürdürülür ama kapının dışına çıktığın anda bütün bunları unutman beklenir. Unutmak zorundasındır çünkü ailende yaşanmışlıklar vardır. Travmalar kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu travmalara birkaç örnek vereyim:

Babaannemin erkek kardeşleri çok iyi Çerkesçe bilirlerdi ve Bağlarbaşı tramvayında iki kardeş aralarında Çerkesçe konuştukları için “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasının bir sonucu olarak karakola çekilmişlerdi. Üstelik yanlarındaki henüz 7-8 yaşında olan babamla birlikte… Babam bu olayın da etkisi ile çalıştığı devlet kurumunda Çerkes olduğunu kimseye söylememiş. Ta ki emeklilik yemeğinde ortaya Çerkes peyniri gelip de annem, “Bak Erdoğan, arkadaşların sana Çerkes peyniri ikram ediyorlar. Ne hoş!” diyene kadar… O ana kadar, babamın Çerkes kimliğinden kimsenin haberi olmamıştı.



“Babaannemin köyü de Kurtuluş Savaşı sırasında iç tehcire tabi tutulan 21 köyden biridir ve sürgüne giden yakın akrabalarımız da olmuştur”


Babaannemin erkek kardeşlerinden biri süvariydi ama askerlikten çok erken ayrılmıştı. Çerkes olduğu ve Çerkes Ethem Bey’in yaşadığı köye yakın bir yerden geldiği için, belki de askerlikten ayrılmak zorunda bırakılmıştır diye düşünmüşümdür hep. Zaten babaannemin köyü de Kurtuluş Savaşı sırasında iç tehcire tabi tutulan 21 köyden biridir ve sürgüne giden yakın akrabalarımız da olmuştur. Babaannemin konuşmalarından, bu tehciri yaşayan akrabalarına o yıllarda maddi destek olmaya çalıştığını hissederdik.

Babaannem balığı hiç severek yemezdi ama bunun sebebini de anlatmazdı. Deniz kıyısına gittiğimizde de herkes gibi denizi seyretmez, orada bir ağaç ya da yeşil bir tepe bulup adeta sırtını denize döner ve öyle otururdu. Bütün bunların nedenleri evimizde konuşulmazdı ama buraya Kafkasya’dan geldiğimiz, buralı olmadığımız sürekli ima edilirdi. Yıllar geçip 21 Mayıs Sürgün Anmaları başlayınca o zaman bir anlam veremediğim bu davranışlar bende yerli yerine oturdu.

Babaannem ile o ölene, ben 22 yaşına gelene kadar hep altlı-üstlü ya da karşılıklı dairelerde yaşadık. Benim üzerimdeki etkisi çok büyüktür. Temel Çerkeslik kültürümü ona borçluyum. O, ölene kadar mahallenin önce Nigâr Hanım’ı, daha sonra da Hacı Hanım’ı olarak, hep saygı duyulan bir insan olarak yaşadı. Evin içinde Nigâr Hanım, tam bir otoriterlikle evi idare eder, kimse onun sözünü dinlemezlik edemezdi. Kimseyi kırmadan tatlı dille yapılması gerekeni belirtir ve mutlaka dediğini yaptırırdı. Genlerinden gelen inatçılığı şimdi bende yaşıyor.

Köyünü hiç unutmadı, oradan gelen herkese sürekli kapısı açıktı. İhtiyacı olana doktor bulunur, okumak isteyene el uzatılırdı babaannemin evinde… Köylüleri de ona büyük saygı ve sevgi duyardı.

Çocuk yaşlarda birlikte köye gidişimizi hatırlıyorum bu satırları yazarken… Bir an gözümü kapatıyorum ve gözümün önüne benim elimden tutmuş, köyde dere kenarında yürüyen babaannem ve ben geliyoruz. Birtakım insanlar bir saygı ifadesi olarak babaannemin ve benim eteklerimizi öpmeye çalışıyorlar ve ben bundan hiç hoşlanmıyorum. Eteklerimi çekiştirerek onların elinden kurtarmaya çalışıyorum. Babaannem gülümseyerek bana bakıyor ve “yapmalarına izin ver, âdetlerimize saygı göster” demeye çalışıyor… Şimdi o anları her köye gidişimde gülümseyerek hatırlarım.

Çocukken babaannem, diğer çocuklarla oynamama izin vermezdi. Bu durumu anlatan trajikomik bir hatıram var. Ben çocukken İstanbul’a daha çok kar yağardı ve kışın kar yerde birkaç gün kalırdı. Böyle günlerde bütün mahallenin çocukları kartopu oynamaya çıkardı. Bense onları camdan seyrederdim. Babaannem, o çocukların ailelerini beğenmediği için beni onlarla kartopu oynamaya bırakmazdı. Bunun yerine, apartman görevlilerimiz tarafından benim için kar kovayla salona getirilir ve benim o karla oynamam istenirdi.

Çocukken bu peri masalları ve ayrıcalıklı yaşam tarzı bana çok güzel geliyordu; ama ergenlik çağına gelince, o yaşın da verdiği reddiyecilikle bütün bunları reddetmeye başladım. Çünkü hayatım zorlaşıyordu bu kurallarla…

Bu yaşam tarzı, çocukken bana bir ayrıcalık gibi gelse de bugün geriye dönüp baktığımda bunun ne kadar korkunç bir ayrımcılık olduğunu hissediyorum. Belki de bugün din, dil, ırk ayrımı yapmamamın ve sınıf meselesi ile hâlâ haşır neşir olmamın nedeni oralarda yatıyor. Tırnak içinde, “Bugünkü hümanist bakış açımı babaanneme borçluyum” diyerek gülümserim zaman zaman…

Nigar Hanım sarayda

Babaannem yaşamının son günlerinde onun demans olmasına yol açan büyük bir acı yaşadı. Halamı, yani kızını 59 yaşında ani bir beyin kanaması sonucu kaybetti. Ve bir süre sonra belki de bu acı ile yaşamayı beceremeyeceği için unutmayı tercih etti. Hayatının son günlerinde kendini mutlu hissettiği saray günlerine adeta geri dönmüştü. Bizler de haliyle saray maiyetine dönüşmüştük.

Onunla ilgili yüzlerce anım var, ama aklıma geldikçe en çok güldüğüm anım ile bu yazıyı noktalamak isterim. Babaannem beni hep Çerkes toplantılarına götürürdü. Yine böyle bir toplantıya gitmişiz, bir sürü yiyecek var sofrada… Çerkes tavuğu, haluj en bayıldıklarım… Babaannem beni sürekli uyarıyor “Az ye, pastaya yer ayır” diye. Sonra ortaya mısır unundan Çerkes pastası geliyor. Ben “Pasta bu mu?” deyince herkes benim uğradığım hayal kırıklığına gülüyor. Ben ise çok utanıyorum… Sonra eve gelip bunu anlatınca babam çok gülmüştü, çünkü o da çocukken Sızıköy’de aynı hayal kırıklığını yaşamış. Bu anının içinde yer alan ve artık hiçbiri hayatta olmayan aile büyüklerimi de şükran ile yâd etmek isterim.

Evet, bu dünyadan Çerkes olarak doğan, olanakları el verdiğince Çerkes gibi yaşayan bir Nabiye Nigâr Hanım geçti. Hâlâ Sızıköy’de kendimi tanıtırken “Ben Nigâr Hanım’ın torunuyum” derim ve büyük sevgi ve saygıyla karşılanırım. Ruhun şad olsun Babacı… Senin Çerkeslik emanetini ben de yaşamım boyunca yaşatmaya çalışacağım.

Nigar Hanım, Salim Bey, halam ve babam


1900 senesinde Gönen’e bağlı olan Sızıköy’ün şimdiki adı Armutlu. Armutlu Köyü adının hikâyesini de buraya kısaca eklemek istiyorum.

Sızıköy, 1864 Sürgünü’nde Çerkeslere ev sahipliği yapan ve yerleşilen ilk köylerden biri. Rivayete göre, acı bir olay sonucunda buraya geldikleri için köye bu ismi veriyorlar. Yıllar sonra, karlı bir kış günü bir üsteğmen köye geliyor. Kış olduğu için köyde ikram edecek çok fazla şey yok… Kilerden armut çıkarıp ikram ediyorlar. Üsteğmen armudu çok beğeniyor ve “Ne güzel armudunuz var, niye ‘sızı’ gibi kötü bir kelimeyi köyünüze isim olarak kullanıyorsunuz ki? Sizin köyün adı bundan sonra Armutlu olsun” diyor. Bu konuda girişimde bulunuyor ve köyün adı değişiyor ama yaşayanlar tarafından pek kabul görmediği için resmi adı Armutlu olsa da köyde hâlâ yaygın bir biçimde Sızıköy adı kullanılıyor.


Yazarın Diğer Yazıları

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img