Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Kendini taşır gibi…

Sarı ışıklı, tozlu ve sesli sokakların, dar mahallelerin, boyası kabarmış balkon tavanlarının, sıkıntının, tanınmış ve alışılmış sıkıntının bir bekçi gibi dolandığı yerlerden birinde oldu bir şeyler. Güneşin suratını şöyle bir vurup geçtiği evlerin yükseğinden gözüken uzun ve gri yolların vardığı şehrin birinde. Eski evlerin yaşlı köpeklerinin ve onların şeklini almış sokaklarının kuytu köşelerine tünemiş sıcak ama tekinsiz gerçeği, bir başka evin, bir başka odanın içinde yuvarlanıyor, kapıya çarpıyor ve suyun damlaması gibi çıt pıt aşağı iniyor. Orada olduğunu hissettirerek. Özbekistan’da bir kadın, sağ gözünü devlet hastanesinin çöpüne bırakıyor. Akşama ne yapmalı? Soğan doğrarken bir göz artık iki göz kadar mı sulanır? Bir şeyler başka şeylerin yerini de tutar mı?

Korkunç adamların akıllarından çıkma kâğıtlar çiziyor ellerini, kanatıyor. Uyurken üstüne çöken ellerin ağırlığıyla uyanan, memeleri süt dolu bir sokak köpeğinin sakin bekleyişi, bir çarşamba akşamı evinden bavulu ile çıkıp bilmediği bir yere korku içinde sürüklenen bir kadın gibi. Saatler sonra durabildiğinde ve bedeni yavaşça kendini bırakmaya başladığında anladığı ama tepki vermekte geç kaldığı tüm o şeyler gibi. Yabancı bir yerden kalkıp bir başka yabancılığın içine düşüyorsun. Yatağın artık senin yatağın değil. İsmin artık senin ismin değil. Ev, senin evin değil. Dilin, artık senin dilin değil. İrina kocasını küvetin içinde ölü bulduğunda yanında kızı vardı. Yaşı otuz iki. Hiç bilmediği evini, ona hiç ait olmayan bir başka evde anladı. Yapayalnız. “Gül” dedi biri. “Babamın yemeğini ısıtır mısın?”

Otobüs ya bu, içi daralır insanın. Işık bazen bilerek gözünün bebeğine bakar. Sen de ona. İnsanın ufalıp böyle minik yerlere kendini sığdırması ne garip. Saatlerce, günlerce, aylarca. Bir ömür belki. Doğru, onun verebileceği bir ömrü var elinde. Beşini adamın biri çalmış. Yaşı yirmi iki. Türkmenistan’ı bıraktığında yaşı yirmi ikiydi, adı Menli. İki parça kâğıt, birkaç kelime. Bir sürü sınır geçilen. Birilerinin elleri onun koltuğunun kenarlarına uzanmış, kırmızı ojeli. Suların içine girip çıkmaktan parçalanmış bir toprak parçası gibi kalakalmış tırnağında. Birileri. Bazı insanlar. Bazı kimseler. O da birilerinden biri. Olur ya işte, içi daralır insanın. Her dönüşünde otobüsün, Menli ismini bıraktı, kıyafetlerini bıraktı. Birazcık yaşından, birazcık hayatından kopardı. Kenara köşeye koyduğu duaları bıraktı.

Zeval, köyünden lanetler yağdırıp ağlayarak çıktığında yirmi beşinde bile değildi. Bir avuntudur ki, her döndüğünde aynı evleri, aynı sokakları, aynı insanları bulacağını sanıyordu. Dönebileceğini düşünüyordu. Sınırı çizili toprakların içinde bir yerden bir yere göç etti o. Dilini bilmeden, kurallarını öğrenmeden. Yüzüne inmeler indi ve çok kötü bir insan oldu Zeval. Uykusunda konuşur, gündüzleri zehrederdi herkese. Gözünden öfke akardı. Kendini bıraktı orada. Sonra birkaç tane insan birden oluverdi. Aynaya her baktığında bir başkasını gördü.

Dar yerlerden çıkıp yabancı bir darlığa düştüler bu sefer. Uykuları çalındı, yerlerine el kondu. Bir gece hıçkırıklar içinde uyuyup sabaha uyanamayanlardan oldular. Evini rezidansların altına gömenlerle göz göze geldiler. Her şey yavaşça isli bir pas kokusunda siliniyor. Kan daha deri kesilmeden damarda toplanıyor. Ve oradan sızıyor. Sokakların taşına, tozuna, şekil almış kuytu köşenin boş soğukluğuna, artık camı açılmayan evlere, üzüntü ve bıkkınlık ile aydınlanan beyaz beyaz marketlere. Kimse görmüyor. O boşluk dolmuyor. Sabaha karşı üçü yirmi bir geçe uyanan vicdan, köpeklerin seslerini bekliyor. Sokak boş. Hiç ses yok. Bir perde altına gömülü kalmış sanki her şey ve herkes. Acı, bir köpeğin kıvrıldığı yerdeki duruşu kadar tok, gerçek. Yapışıyor boynuna insanın, boğuyor onu.

Hiç bilmedikleri bir sokaktan, kendi kendilerini taşır gibi geçiyorlar. Gece yarısı, sırtları hiç anlayamayacakları şekilde kambur. Yollar ıslak, altgeçitler eskimiş suratlarıyla onları izliyor. Tüm yalan yanlış kopyalanmış, düzenlenmiş, çizilmiş, boyanmış, yıkanmış ve kirlenmiş halleriyle. Ülkelerin içinden akarak ve unutarak dünü. Yaratılmış yaratık; elleri soyulmuş, soğuk yaratık. Işığın vurduğu bulutlu yollardan çatlayarak yürüyorlar. Arkalarında bir tane daha kendileriyle. Geriye dönerek ilerliyor onlar. Ve tekrar tekrar düşüyorlar içine kendilerinin. Bir kapıyı çarparak çıkar, kaçar gibi kendinden. Hep ellerine dolanan kirli kıyafetlerine tutunur da parmak ucunda yürür gibi kaçmayı deniyorlar.

Bir moloz yaratarak, ortasında bir başka sen. Sokakları, caddeleri, nehirleri, köprüleri geçiyorsun. Üstüne giyiyorsun, saçını topluyorsun, aynaların köşelerinde izler bırakıyorsun, yatakta dönerken gıcırtılar içinde bir başka geceye uyanıyorsun. Hep eline kendin geliyor. Bir tortuyu tutup avcunda parçalar gibi. Kirli, terli, yalan yanlış bir şey. Hep kendini tutuyorsun. Bir şeyleri arkada bırakıyorsun. Hep geride bırakıyorsun. Kendini de. Kendinden kopardıklarını da. Başkalarından koparıp kendine yamadıklarını da. Bir böceği ellerine alıp kabuklarından öper gibi naziksin baktıklarına. Öylesine acımasız. Öleceğini bile bile bırakır gibi. Aynada gördüğün yüzlerin hepsi çok, çok kötü bir insana ait.

Korku içinde mutfağın ortasında kalakalıyor. Soğanlar yağın içinde dönüyor. Her şey yerli yerinde sanki. Herkes olması gerektiği gibi. Eli gayri ihtiyari gözüne varıyor. O boşluğu hatırlıyor.

Özbekistan’da şeklini almış yatağının boşluğunu. Bedeninin yokluğunu. Soğan kavruluyor. Evin içi sıcak. Bir gözü, iki göz olurmuş gibi ağlıyor. Bir şeyler başka şeylerin yerini hiç ama hiç tutmuyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img