“Dağ doruklarında düşmeye hazır bekleyen büyük kar kütlelerinin, bir insan sesiyle bile çığ olup düştüğü gibi, Gulez’in çağrısı da tüm Şapsığ diyarını ayaklandırdı. İnsanların içlerinde biriken, harekete hazır halk ayaklanması, ilk kez Gulez’in çaktığı kıvılcımla başlamış gibi oldu.”
Türkçesini bize Sayın Fahri Huvaj’ın kazandırdığı, değerli Adige yazar Ç’eraşe Tembot tarafından yazılmış “Çerkes Kızı Gulez” (Шапсыгъэ пшъашъэ – Şapsığ Kızı) kitabını bugün hem anavatanından hem de o zamanlardan uzakta yaşayan başka bir Çerkes kızı olarak okuduğumda bende uyandırdığı hisleri ve bana kattığı düşünceleri paylaşmak, bu yazıyı okuyanlarda merak uyandırıp kültürümüzün bu değerli eserini bilenlerin varlığını çoğaltmak isteği bu yazının temel motivasyonu oldu.
Ç’eraşe Tembot ,1902 yılında Kueşhable’de doğdu. Babası Mıhamet okumanın önemini anlamış biriydi ve okumaya oldukça hevesli çocuğunu imkânlarının kısıtlılığına rağmen 1910 yılında okula başlattı. 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın (ya da I. Emperyalist Paylaşım Savaşı) başlamasıyla Ç’eraşe Tembot eğitimine ara vermek zorunda kaldı. Bu sırada okumaya devam etti ve kendi kendine Rusça öğrendi. 1918 yılında Temel Eğitim Lisesi’ne, iki yıl sonra da oradan ikinci kademe Sovyet okuluna geçti ve 1921 yılında mezun oldu.
“Yazar gerek feodal haksızlıklara karşı dürüst çiftçilerin emeklerini överken gerek de kadının aile içindeki yerini irdelediği metinler yazdı. ‘Çerkes Kızı Gulez’de de tam olarak bu düşüncelerin izlerini sürmek mümkün”
Ç’eraşe Tembot gerek yaşadığı coğrafyadaki sosyal ve ekonomik değişimleri gerekse bu değişimlerin kendi halkındaki izdüşümlerini incelikle analiz etti. İnsanlığın hakikatinin, nasıl doğduğunla değil nasıl yaşadığınla ortaya çıkan bir cevher olduğunu eserlerinde işledi. Yazar gerek feodal haksızlıklara karşı dürüst çiftçilerin emeklerini överken gerek de kadının aile içindeki yerini irdelediği metinler yazdı. “Çerkes Kızı Gulez”de de tam olarak bu düşüncelerin izlerini sürmek mümkün.
Eser, özgür köylü sınıfının oluşturduğu bir Şapsığ köyündeki komşu çocukları olan Gulez ve Ançokh arasındaki aşk hikâyesini temeline alsa da aslında baskıya boyun eğmek istemeyen insanlara bir övgü. Ançokh’un babası Mos Bziyıkhue savaşında şehit düşen, bütün köyün hayran olduğu bir kahraman. Feodal Adige hiyerarşisini tanımayan özgür Şapsığ köylüler ve Bjeduğ soyluları arasında geçen savaş ve sonrasının yarattığı gerginlik, hikâyenin arka planını oluşturuyor. Gulez gergin aile dinamiklerine sahip güleç bir kız. Gulez’in ortanca abisi Khambolat werkh olmaya özenen, kirli işler yapan ve kız kardeşinin evliliği yoluyla mertebe sahibi olmayı arzulan bir adam. Hikâye boyunca Gulez’in hem feodaliteye hem de abisinin üzerinde kurmaya çalıştığı ataerkil baskıya olan savaşını okuyoruz.
Bugün geleneklerimizi yaşatmaya çalışmaktan anladığımız şeyin bir yönüyle hep eksik kaldığını bana gösteren şeylerden biri, hangi sayfayı çevirsem Gulez’in sözünün dinlendiğinin ve bilge bir kız olduğu için ona duyulan saygının her fırsatta hatırlatılması oldu. “Çok eskilerden beri Adigelerde âdetti; üstün meziyetleriyle sivrilen genç kızlara saygınlık payesi verilir, artık o kızın övgüsü, ünü her yerde konuşulurdu. Kız da gerçekten ünlendiği gibi çıkarsa bu ün tüm Adige ülkesini; tüm Çerkesya’yı kaplayabilirdi. … Böyle genç kızların takdirine ve iltifatına da kınamasına ve ayıplamasına da büyük önem ve değer verilirdi.”
Gulez gibi bir kız olmak hem özenilesi bir statü hem de ağır bir sorumluluk. Gulez’in genç kız konukevi (haç’aşe ) sürekli onu görmek, onunla konuşmak, ona ilgisini belli etmek isteyen delikanlılarla dolu ve ailesinin kendisini soylu birine vermek istemesi tehdidi kalbinde büyüyen bir endişe. Çok sevdiği, çocukluktan beri en yakını, candaşı olmuş Ançokh’la kavuşabilmek için çareler düşünmekte. Fakat bu yaşananlar Ançokh’un kalbinde Gulez’e karşı bir dargınlığa sebep olmuş. Gulez iki tarafı keskin bıçaktan sakınmaya çalışırken hissettiği çaresizliği şu sözleriyle ortaya döküyor: “… ‘Sen’ dedi Gulez, ‘Gulez’in Ançokh’u buyur etmeyi bile unuttuğunu, herkesin kendisinden söz etmeye başlamasından dolayı burnunun büyüdüğünü, sana sırt çevirmek niyetinde olduğunu falan düşünüyordun, değil mi? Ama sen benim ünümün, yüceltilmemin anlamını bilmiyorsun. Bu ün benden çok kendileri için gerekliymiş meğer. Sanki ben, kurban edileceği yere kendi kendine giden ‘Axın’ın kendi gelen kurbanlık ineği (Axıne yı çem Iherık’u)’ dedikleri gibiyim. Oysa kutsal sayılıp övülen, yüceltilen o zavallı hayvancık, “Axın ineğinin güzergâhı (Axın yı çem lhağu)” denilen güzergâhtan sapmayagörsün, kim bilir o zaman ona ne beddualar yapılır, ne lanetler okunur!.. Benim de olup olacağım odur herhalde: İnsanların istedikleri gibi davrandığım, geleneklerin yüklediği hizmetleri yerine getirdiğim sürece övecek, yüceltecekler. Ama kendi canımın istediği gibi davranmaya kalksam, Allah vermesin, deliler gibi çullanırlar üstüme, paramparça ederler’.”
Hikâyenin bir noktasında bir Ç’emguy prens Gulez’i görmeye köye konuk gelir. Soyluları sevmeyen bu özgür köylülerin kendine olan soğuk tavırlarına aldırmaz görünür, herkese üstten bakar ve küçümser. Gulez’in konuk odasını ziyaret eder ama “bu bayağı, berbat insanlar arasından çıkan çenebaz köylü kızı” onu keskin zekâsıyla alt edince bütün Şapsığlara hakaret edip köyü terk eder. Gulez’in soylu erkeklerle girdiği diyaloglar onun içinde halkına büyük bir merhamet hissi uyandırır, artık feodallere ve onların yağmalarına hazırlıksız yakalanmamak adına özgür gençleri daha yiğit olmaya özendirmek için bir müsabaka planı düşünür ve ödül olarak kendini öne sürer. Köy halkı bunu kabul etmez, “Kendini feda etmen bizim için onursuzluk olur” derler.
Dünya kurulduğundan beri zaman ve mekân fark etmeksizin her kadın sırf kadın olduğu için kendisine hissettirilen aşağılık düşüncelerin iğrenç gölgesinden kaçmakla uğraşır. Kadın-erkek dinamiğinin yanına güç dengesinde bir de “soylu” ve “zengin” olmak eklendi mi erkekler her isteğini yapabildiği ya da yapabileceğini varsaydığı için pervasızca kırıp döktüğü bir dünyada yaşar. Hikâyede yazar bunu şu kelimelerle ifade ediyor: “Böyleleri temiz bir sevgi ve saygı ile gelmiyordu Gulez’in haç’eşine; kıza diledikleri gibi kendilerine hizmet ettirmek, kızı hizaya getirmek, mat etmek ya da bunu başaramazlarsa alaya almak, adını kötüye çıkarmak gibi kötü amaçlarla geliyorlardı.”
Soylu erkekler, abisinin Gulez’e dayattığı evlilik, halkının feodal eşkıyalarla savaş vermesi, kaçırılma, ölüm korkusu… “Bütün bunlarla Çerkes Kızı Gulez nasıl baş etti?” sorusunun cevabı ise şu satırlardan anlaşılıyor: “Bana karşı sergilediğin tavır, senin nasıl biri olduğunu açıkça ortaya koyuyor, kadına gereken saygıyı gösterecek bir yapın da yok senin anlaşılan!? Ama bilmen gereken bir şey var, özgür doğmuş, özgürlüğün tadını almış birini, belki öldürebilirsin ama asla köle yapamazsın.” İşte Kafkas halklarının ve o halkların kızlarının gücünün altında yatan budur ama eğer halkının desteği olmasaydı, köyün büyükleri ona akıl vermeseydi, sözü dinlenmeyip istekleri hiçe sayılsaydı Gulez olmazdı.
Bugün hâlâ genç kızların, kadınların bir mal gibi alınıp satılabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Ama böyle bir dünyada incelikli düşünmeyi, insan onuruna ve hürriyetine zeval getirecek her hareket ve sözden kaçınmayı kendine insanlık görevi bilen halklar da var. Gulez’in kendini feda etmesine karşı çıkan köy halkında somutlaştığı üzere biz de onlardan biriyiz. Bunu unutmamak ve yaşatmak bizim vazifemiz.







