Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kafkasya Araştırmaları Topluluğu (OMÜKAF) olarak, Doç. Dr. Ayşegül Kuş ile Kafkasya’nın sosyokültürel yapısı ve Müridizm üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
OMÜKAF adına Emir Altın’ın yaptığı görüşmede, Kafkasya’nın çok katmanlı kültürel yapısı ile Müridizmin yalnızca bir dini oluşum değil, aynı zamanda tarihsel bir direniş ve toplumsal hareket olduğu vurgulandı. Bu verimli buluşma, Kafkasya çalışmalarına dair önemli bir perspektif sunarak, konunun farklı boyutlarının yeniden değerlendirilmesine imkân sağlamıştır.

Ayşegül Kuş
1969 yılında Samsun’da doğmuştur. İlk, orta ve lise öğrenimini Samsun’da tamamlamıştır. 1990 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Bölümü İngiliz Dili Eğitimi Anabilim Dalı’ndan mezun olmuştur. Mezuniyetinin ardından Tarsus A. Kerim Bengi Anadolu Lisesi ile Çorum Anadolu Lisesi’nde İngilizce öğretmeni olarak görev yapmıştır.
1999 yılında Çorum İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde okutman olarak akademik hayata başlamış, 2002 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi İngiliz Dili Eğitimi Anabilim Dalı’na öğretim görevlisi olarak atanmıştır. 2005 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde İngiliz Dili Eğitimi alanında yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır.
2015 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yakınçağ Tarihi alanında doktor unvanını almıştır. “Batılı Seyyah ve Araştırmacılara Göre 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Doğu Karadeniz Bölgesi” başlıklı doktora tezi, 2016 yılında Canik Belediyesi tarafından yayımlanmıştır. Ayrıca editörlüğünü Ayşegül Kuş, Pelin İskender Kılıç ve Hasan Aydın’ın birlikte üstlendiği “Seyyahların Diliyle 19. Yüzyılda Doğu Karadeniz” adlı eser, 2022 yılında Heyamola Yayınları tarafından neşredilmiştir.

Ayşegül Kuş, 2020 yılında Yakınçağ Osmanlı Tarihi alanında doçent unvanını almıştır. Araştırmaları ağırlıklı olarak Osmanlı topraklarını ziyaret eden Batılı seyyah ve araştırmacıların gözlem ve incelemelerine dayanmaktadır. Son yıllarda çalışmalarını Kafkasya tarihi üzerine yoğunlaştıran Kuş’un, “Batılı Seyyah ve Araştırmacıların Gözüyle 19. Yüzyılda Kafkasya” adlı kitabı 2019 yılında Serander Yayınevi tarafından, aynı eser 2021 yılında “Avrupalı Seyyahların Gözüyle Kafkasya” adı ile yeniden yayımlanmıştır. Buna ek olarak, yazarın “Seyyahların Gözünden 19. Yüzyılda Kafkasya’da Müridizm” adlı çalışması ise 2025 yılında Heyamola Yayınları’ndan çıkmıştır.
-Akademik çalışmalarınız ve Kafkasya’ya yönelme sürecinizden bahseder misiniz?
-Akademik çalışmalarımı tarih alanında yürütmekteyim ve özellikle 19. yüzyıl Osmanlı tarihi ile Kafkasya üzerine çalışmalar yapmaktayım. Son yıllarda araştırmalarımın merkezinde Kafkasya tarihi, bu coğrafyanın toplumsal yapısı ve kültürel özellikleri yer almaktadır. Kafkasya’yı çalışma alanı olarak seçmemin temel nedenlerinden biri, doktora sonrasında doçentlik sürecine hazırlanırken farklı bir konu ve coğrafya üzerinde çalışma gerekliliğidir. Doktora tezimi Doğu Karadeniz Bölgesi’nde, Samsun ile Trabzon arasındaki saha üzerine yürütmüştüm. Bu bölge, tarihsel ve kültürel açıdan Kafkasya ile güçlü bağlara sahiptir. Dolayısıyla Kafkasya’ya yönelmem, hem akademik bir süreklilik hem de yeni bir araştırma alanına açılma anlamı taşımaktadır.
Ayrıca Kafkasya, benim için görece bilinmeyen bir coğrafyaydı. Bu durum, çalışmayı benim açımdan daha da anlamlı hale getirdi. Çünkü bu alanda nitelikli bir çalışma yapabilmek için yalnızca genel tarih bilgisi değil, aynı zamanda ciddi bir literatür birikimi ve kavramsal hâkimiyet gerekmektedir. Bu nedenle, bir yıl boyunca yoğun bir okuma süreci yürüttüm. Kafkasya tarihi, etnografyası ve sosyokültürel yapısı üzerine yazılmış yerli ve yabancı çalışmaları inceleyerek alana daha derinlemesine nüfuz etmeye çalıştım.
-Kafkasya’nın toplumsal ve kültürel yapısını ele alırken hangi noktalara özellikle odaklandınız?
– Kafkasya son derece geniş, çok katmanlı ve etnik açıdan oldukça zengin bir coğrafyadır. Bu nedenle, çalışmalarımda genelleyici yaklaşımlardan özellikle kaçınmaya özen gösterdim. İlk kitabımda ağırlıklı olarak Adigeler, Karaçay-Malkarlar, Osetler, Dağıstan topluluklarının yani Kafkasya halklarının sosyokültürel yapısını ele aldım. Türkiye’de yaygın biçimde kullanılan “Çerkes” kavramının, bilimsel açıdan sorunlu bir kullanım olduğunu araştırmalarım sürecinde daha net biçimde fark ettim. Türkiye’de Çerkes tabiri, genel olarak tüm Çerkesler için kullanılan bir adlandırmadır. Oysa bir şemsiye tabir olan Adigeler; Abzeh, Kabardey, Bjeduğ gibi birçok kabileye ayrılmaktadır. Bu yüzden, Kafkasya’yı ya da Kafkas halklarını tek bir kimlik altında tanımlamak, tarihsel ve sosyolojik açıdan bazı yanıltıcı sonuçlar doğurabilmektedir.
Bölgenin sosyokültürel yapısı içinde Kafkas topluluklarının kılık-kıyafet, yeme-içme, inançları, sanat anlayışları gibi konular üzerinde durdum. Çalışmalarım genel olarak tarihsel süreç içinde Kafkasya’ya seyahat eden Avrupalı seyyah ve araştırmacıların kaleme aldığı seyahatname, hatırat veya günlüklere dayanmaktadır. Kafkasya’nın sahip olduğu jeopolitik ve stratejik öneme bağlı olarak pek çok Batılı seyyah bölgeyi ziyaret etmiş, gözlem ve incelemelerini ayrıntılı biçimde not almış ve bu gözlemleri daha sonra eserlerinde yayımlamıştır. Bu eserlerin, ötekinin penceresinden Kafkasya’nın siyasi, idari, sosyokültürel ve ekonomik yapısını anlamak açısından son derece değerli tarihsel kaynaklar olduğu söylenebilir.
-Seyahatnameler, Kafkasya’yı nasıl yansıtmaktadır?
-Seyahatnameler üzerinden yalnızca siyasi ya da askeri gelişmeleri değil, aynı zamanda sıradan insanların gündelik hayatını da ayrıntılarını da takip edebilmek mümkündür. Seyyah ve araştırmacıların bölge halkları ile iletişime geçerek onların evlerinde konuk olmaları Kafkas topluluklarını daha yakından gözlemelerine sebebiyet vermiştir. Seyyah ve araştırmacıların gezi notlarında Kafkas halklarının yeme-içme kültürü, misafirperverlik anlayışı, giyim kuşamları, toplumsal ilişkiler ve hatta estetik anlayışları gibi konular ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. Özellikle Kafkas kadınlarının güzelliği, Avrupalı seyyahların eserlerinde sıkça vurgulanan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, dönemin Batılı gözlemcilerinin Kafkasya’ya dair algısını anlamak açısından da oldukça önemlidir.
Bununla birlikte eserlerde Kafkasya; Batı, Orta ve Doğu Kafkasya olarak adlandırılmaktadır. Sözgelimi, Adigeler ağırlıklı olarak Batı Kafkasya’da, Osetler ve Karaçay-Malkarlar Orta Kafkasya’da; Doğu’da özellikle Dağıstan toplulukları yaşamaktadır. Bölgede çok farklı etnik gruplar ve zengin bir dil çeşitliliği olmasına rağmen, Kafkasya’da bu halklar arasında güçlü bir kültürel bağ olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin, yeme-içme, kılık kıyafet, müzik, dans ve folklor gibi alanlarda belirgin benzerlikler olduğunu söylemek gerekir. Bu durum, Kafkasya’da ortak bir kültürel zeminin varlığına işaret etmektedir.
-Kafkas halklarının tarihsel kimliği ve direniş kültürü hakkında neler söylemek istersiniz?
-Kafkas halklarının tarihsel kimliğini şekillendiren en önemli unsurlardan biri, bağımsızlıklarına olan güçlü bağlılıklarıdır. Aile, toprak ve vatan gibi kavramlar Kafkas toplumlarında son derece merkezi bir yere sahiptir. Bu bağlılık ve adanmışlık, özellikle Rusya’ya karşı verilen bağımsızlık mücadelesinde açık biçimde görülmektedir. Batılı seyyah ve araştırmacılarının anlatılarında da Kafkas halklarının cesareti, savaşçı kimliği ve özgürlük anlayışı sıklıkla vurgulanmaktadır. Bu özellik, yalnızca Kafkas halklarının bireysel kahramanlıkları ile değil, onların ortak kolektif bilinçleri ile ilişkilidir.
Coğrafi bakımdan Kafkasya’nın dağlık ve engebeli yapısının, sert iklim koşulları ile bölgenin sahip olduğu zor yaşam şartlarının da bu mücadeleci kimliğin oluşmasında etkili olduğu söylenebilir. Buna ek olarak, ulaşımın zor olması köyler arası etkileşimi sınırlamış; ancak aynı zamanda yerel kültürlerin korunmasını da sağlamıştır. Bu özellikler Kafkasya’yı yalnızca coğrafi değil, stratejik ve jeopolitik açıdan da son derece önemli bir bölge haline getirmiştir. Modern dönemlerde de büyük güçlerin Kafkasya’ya yönelik ilgisi, bu tarihsel önemin hâlâ devam ettiğine işaret etmektedir.
-Müridizm hareketini nasıl değerlendirmek gerekir?
-Müridizm hareketi yalnızca dini bir oluşum olarak değerlendirilmemelidir. Bu hareket, aynı zamanda toplumsal ve politik bir direniş biçimi olarak ele alınmalıdır. 18. yüzyılın sonlarında Çeçen asıllı Şeyh Mansur ile başlayan Müridizm, Kafkas halklarının Rusya’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinin sembollerinden biri haline gelmiştir. Şeyh Mansur’un karizmatik liderliği, dini otoritesi ve hitabet gücü halkın onun etrafında bir araya gelmesini sağlamıştır. Her ne kadar Kafkas halkları teknolojik olarak güçlü ve düzenli bir orduya sahip olmasa da bu hareket Rusya gibi güçlü emperyal bir güce karşı önemli başarılar elde etmiştir.
Batılı seyyahlardan İngiliz Edmund Spencer, Şeyh Mansur’a büyük bir hayranlık duymuş ve onu eserlerinde bir kahraman olarak tasvir etmiştir. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen Şeyh Mansur, II. Katerina döneminde esir edilmiş ve sürgünde hayatını kaybetmiştir. Onun ardından ortaya çıkan liderlik boşluğu, hareketin uzun süre duraklamasına neden olmuştur. Bu durum, Kafkas direnişlerinde liderlik unsurunun ne denli belirleyici olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca Müridizmin özellikle Doğu Kafkasya’da, Dağıstan ve Çeçen bölgelerinde daha güçlü bir karşılık bulduğunu da vurgulamak gerekir.
-Müridizm hareketini Şeyh Şamil ile bağdaştırarak nasıl açıklarsınız?
-Şeyh Şamil’in hareketin başına geçmesi ile birlikte, Kafkasya’daki direniş hareketi yalnızca bölgesel bir mücadele olmaktan çıkarak uluslararası kamuoyunun dikkatini çeken bir olgu haline gelmiştir. 19. yüzyılın ortalarında Şeyh Şamil, özellikle Rus İmparatorluğu’na karşı yürüttüğü uzun soluklu direniş sayesinde Batı’da adından sıkça söz ettiren önemli bir siyasi figür haline gelmiştir. Avrupa kamuoyunun, dönemin gazetelerinin ve sanat dünyasının Şeyh Şamil’e yoğun bir ilgi gösterdiği dikkat çekmektedir. Özellikle Fransız basın ve edebiyatı Şeyh Şamil’e geniş bir yer ayırmıştır. Örneğin, Paris’te onu konu alan bir tiyatro oyununun Fransız bir aktör tarafından canlandırılması, bu ilginin ulaştığı boyutu göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır.
Batı dünyasının Şeyh Şamil’e ve Kafkas direnişine duyduğu bu ilginin temel nedenlerinden biri, söz konusu mücadelenin Rusya’ya karşı yürütülüyor olmasıdır. Rus İmparatorluğu’nun yayılmacı politikaları Batı için de bir tehdit unsuru olarak algılanmış, bu nedenle Kafkasya’daki direniş hareketi Batılı devletlerin siyasal çıkarlarıyla örtüşmüştür. Ancak bu ilgi, çoğu zaman romantik bir hayranlık düzeyinde kalmış; fiili ve sürdürülebilir bir destek anlamında ciddi bir karşılık bulamamıştır. Bu durum, Kafkas halkları açısından önemli bir hayal kırıklığı yaratmıştır.
Müridizm hareketinin özellikle Doğu Kafkasya merkezli olarak gelişmesi, direnişin coğrafi sınırlarını da belirlemiştir. Hareketin tüm Kafkasya geneline yayılmaması ve özellikle Adigeler ile Doğu Kafkasya’daki imamlar (liderler) arasında kalıcı bir birlik sağlanamaması, mücadelenin etkinliğini sınırlayan unsurlar arasında yer almıştır. Her ne kadar Batı Kafkasya’da da Ruslara karşı önemli bağımsızlık mücadelesi verilse de bu mücadele Doğu Kafkasya’daki kadar örgütlü ve sürdürülebilir bir yapı kazanamamıştır. Bu nedenle, tarihsel anlatılarda Kafkas direnişi büyük ölçüde Doğu Kafkasya ve Dağıstan merkezli olarak ele alınmaktadır.
Zamanla Müridizm hareketi kendi içerisinde çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Şeyh Şamil döneminde kurulan ve şeriat esaslarına dayanan siyasi, idari ve ekonomik yapı, bir tür din devleti niteliği taşımaktadır. Ancak bu yapı, her ne kadar belirli kurallara sahip olsa da zaman içinde yolsuzluklar, ekonomik sıkıntılar, Ruslarla bitmeyen savaşların getirdiği ekonomik zorluklar, coğrafi koşulların zorluğu gibi sorunlar nedeniyle giderek yozlaşmıştır. Özellikle dağlık ve tarıma elverişsiz coğrafyada süren savaş koşulları, halk üzerinde ağır bir ekonomik ve psikolojik baskı yaratmıştır.
Rus ordusunun düzenli, sistemli ve güçlü yapısı, Doğu Kafkasya’daki direnişçi gruplarla kıyaslandığında belirgin bir üstünlük sağlamıştır. Rusların uyguladığı yakıp yıkma politikaları, yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve demografik sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tarım alanlarının tahrip edilmesi, halkın geçim kaynaklarını ortadan kaldırmış; açlık ve yoksulluk, direnişin toplumsal tabanını zayıflatmıştır. Başlangıçta aşılabilir görünen bu sorunlar, zamanla halkın direncini kırmış ve motivasyon kaybına yol açmıştır.
Bu ortam, Rusya’nın bölge içerisinde ajanlar, işbirlikçiler ve yerel aktörler üzerindeki nüfuzunu artırmasını kolaylaştırmıştır. Rusya’nın yerel liderleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme politikası, tarihsel süreklilik göstermektedir. Günümüzde Çeçenistan örneğinde görüldüğü üzere, Rusya’nın bazı yerel liderleri kimi imtiyazlar sağlayarak yanına çekme ve kendisi ile işbirliği yapmalarını sağlama yönünde bir politika izlediği söylenebilir. Bu durum, geçmişte yaşanan direniş deneyimleriyle karşılaştırıldığında, Rusya’nın bölgeyi kontrol altına alma stratejisinin fazla değişmediğini göstermektedir.
Şeyh Şamil, direnişin zayıfladığı bir dönemde Gunib Köyü’nde Ruslara esir düşmüş ve ailesiyle birlikte Rusya’ya götürülmüştür. Ancak onun esareti, klasik anlamda bir tutsaklık sürecinden farklıdır. Rus yönetimi, Şeyh Şamil’i öldürmek yerine, ona iyi muamele ederek kendi gücünü ve “medeni” yüzünü göstermek istemiştir. Bu bağlamda, Şamil ve ailesi için özel bir ev tahsis edilmiş ve sosyal hayata katılması teşvik edilmiştir. Aslına onun Rusya’da iken Rus çarı ile birlikte balolara katılması, müzeleri gezmesi ve kamusal alanda görünür olması, Ruslar tarafından yürütülen bilinçli bir propaganda politikasının parçasıdır.
Bu süreçte Şeyh Şamil, sürekli gözetim altında tutulmuş ve onun gözetimi için Rus subay Runovski görevlendirilmiştir. Runovski, Şamil ile geçirdiği yılları hatıratında ayrıntılı biçimde aktarmıştır. Her ne kadar Şamil kamusal alanda serbestçe dolaşıyor gibi görünse de, tüm bu faaliyetler Rus devletinin kontrolü altındadır. Şamil’in hac ibadetini yerine getirme talebi dahi uzun süre reddedilmiş; ancak yıllar sonra, yakın ilişki içinde olduğu Rus komutan Baryatinski sayesinde bu izni alabilmiş ve hac ziyaretini yerine getirmiştir.
Şeyh Şamil’in Rus komutan Baryatinski ile kurduğu yakın ilişki, dönemin karmaşık güç ilişkilerini yansıtan önemli bir örnektir. Bu ilişki, Şamil’in ölümünden sonra dahi devam etmiş; Baryatinski, Şamil’in ailesine maddi ve manevi destek sağlamıştır. Şamil’in oğullarından birinin Rus ordusunda, diğerlerinin ise Osmanlı ordusunda görev yapması, Kafkas direnişinin çok yönlü ve çelişkili tarihsel mirasını ortaya koymaktadır.
Her ne kadar Müridizm hareketi Şeyh Mansur ile başlamış olsa da, tarihsel anlatılarda bu hareket büyük ölçüde Şeyh Şamil ile özdeşleşmiştir. Romanlar, şiirler, tiyatro oyunları ve gazeteler aracılığıyla Şeyh Şamil, direnişin adeta sembol ismi haline gelmiştir. Bugün dahi kamuoyunda Kafkas direnişi denildiğinde akla ilk gelen isim Şeyh Şamil’dir. Bu durum, tarihyazımında sembolik figürlerin belirleyici rolünü açıkça göstermektedir.
Müridizm hareketi, yalnızca kendi dönemiyle sınırlı kalmamış; sonraki direniş hareketleri için de önemli bir ilham kaynağı olmuştur. Özellikle Çeçenlerin Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelede Müridizmin ideolojik ve sembolik etkileri açıkça hissedilmektedir.
-Günümüz Kafkas diasporasında bu tarihsel mirasın nasıl aktarıldığını düşünüyorsunuz? Bu durum Kafkasya çalışmalarının geleceği açısından ne ifade etmektedir?
– Günümüz Kafkas diasporasında tarihsel mirasın aktarımı büyük ölçüde kültürel faaliyetler üzerinden gerçekleşmektedir. Folklor, dans ve dernek çalışmaları kimliğin görünür kılınması açısından son derece önemlidir; ancak bu faaliyetler tarihsel bilgiyle desteklenmediğinde yüzeysel bir aidiyet algısı üretme riski taşımaktadır. Özellikle genç kuşakların, Kafkasya tarihinin siyasal ve toplumsal boyutlarına yeterince hâkim olmadığını söylemek mümkündür.
Bu durum, Kafkasya çalışmalarının geleceği açısından önemli bir sorun teşkil etmektedir. Tarihsel bilinçten yoksun bir kültürel aktarım, kimliğin yalnızca sembolik bir düzeyde yaşatılmasına yol açmaktadır. Oysa Kafkasya gibi tarihsel olarak büyük güçlerin rekabet alanı olan bir coğrafyayı anlamak, yalnızca kültürü yaşatmakla değil, bölgenin tarihsel altyapısını bilerek sağlıklı analizler ile mümkündür. Bu yüzden, Rusya’nın günümüzde bölgeye yönelik yürüttüğü politikaları, yerel aktörlerle kurduğu ilişkileri ve jeopolitik stratejilerini doğru okuyabilmek için bölgenin tarihsel arka planının bilinmesi oldukça önemlidir.
Bu nedenle Kafkasya çalışmalarının, sadece etnografik ya da folklorik bir çerçevede değil, aynı zamanda tarih, siyaset ve uluslararası ilişkiler bağlamında ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle genç kuşakların akademik çalışmalara yönelmesi, bu tarihsel mirasın sağlıklı biçimde aktarılması ve sürdürülebilir hale gelmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Ancak bu şekilde Kafkasya’nın geçmişi ile bugünü arasında güçlü bir bağ kurulabilir.








