Ahşap masa ve sandalye, ne masa ne sandalye sallanıyor…
Kimse masanın ayağının birine kâğıt sıkıştırmıyor, beyaz gömlekli, papyonlu garsonlar yok…
Paskalya dönemi hariç koyun yenmediği için ter kokanlar da yok…
Fava sıcak. 35, 50, 70’lik kavramı yok.
Burada masaya konan her meze büyük, her içilen büyük…
İnsan lafıyla büyür, insan lafıyla küçülür…
AIGAIO sofrasında, kalbiniz kalıyor, aklınız kalıyor…
Sezen demiş, ben desem bir fazla olmaz…
Dört sandalyeli soframı, bir dost ile paylaştım…
Gece yarısına yakın, yüz yıllık zeytin ağacının altında, uzaktan bir dost yakın etti uzağı…
Meltem bi esti, sahilde kum kalmadı, taşlar çoktan kum olmuş…
Evvel zaman içinde, Sirkeci’den kalkan trenden denizi gören mavi gözler varmış…
Sirkeci’den denizi görmüş, Kartal sahilden Ege adaları eksik kalır mı…
Bin adalı denize nazar değmesin diye, mavi gözlü, yeşil gözlü, mavi beyaz bir kayıkla, mavi beyaz kürekle denize açılmış, bir kol çekmiş, deniz yarılmış, mermer olmuş…
Ege ile Karadeniz kardeş olmuş, mavi ile yeşilin kardeşliği gibi…
Dağ kıskanmış, yeşili örtmüş üzerine, kesmezse kışın kar yorgan olur dağa…
Denizi, ahşap sandalyesinden gören adadan karayı da görürmüş…
Adadan ayı gören balıkçı, dolunay ışığında kayığını balıklara kaybettirmiş…
Üç defa kucaklamış, tavşanların memleketinden, dağı memleket bilen tavşanların diyarından bir dost üç defa kucakladı…
Adaları severim, dünyadan uzak…
Plomari memleketinde, büyüğü küçüğü söylenmez, kapağı açılan ve bir daha kapanmayan cam şişede durduğu gibi duran, ilham vermiş olabilir…
Şekersiz bir yudum, sabah kahvesini bekliyor…








