Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

‘Bazen bir şeyi anlamak için empatiye ihtiyaç duymazsınız’

10-14 Aralık 2025 tarihleri arasında İstanbul, Yapı Kredi Bomontiada’da 12. edisyonu gerçekleştirilen Mamut Art Project; yeni, bağımsız ve disiplinlerarası sanatçıları görünür kılmayı hedef alarak 2013 yılında yola çıktı. Her sene yaptığı edisyonlarla yeni sanatçıları küratörler, kültür-sanat kurumları, koleksiyonerler ve sanatseverlerle buluşturuyor. Bu sene 33 sanatçıyı ağırlayan Mamut Art Project’te Bursa’nın Kestanealan Köyü’ndeki hasadı konu edinen “Kestane Mevsimi” projesiyle Kap Dilara Tan da vardı. Kendisine sergide yer alan projesi ve sanat yolculuğu hakkında sorular sorduk.


“Kestane ağaçları eylül ayının son yağmurlarıyla beslendikten sonra dikenli yumakları arasından meyveler görünmeye başlar. Hasat zamanı da böylece yaklaşır. Dilara Tan, Bursa’nın Kestanealan Köyü’nde her ekim, sis ve yağmurun eşlik ettiği hasat telaşına katılarak büyür. Kestane Mevsimi projesinde köydeki hasadı konu eder; son dönemde kestane ağaçlarına musallat olan Gal arısı ve ona karşı geliştirilen Torymus böceğini de araştırmasına dahil eder. Çin’den Türkiye’ye ulaşan bu zararlı böcek yapraklarda gal oluşmasına sebep olur; bu da sürgünlerin büyümesini ve çiçeklenmesini engelleyerek verimi azaltır. Tan, kestane mevsimine katılanların ortak deneyiminden bir kesit paylaşır.” (Sergideki yazıdan)

 

-Jineps okurları için kendinizi tanıtabilir misiniz?

-Merhaba, ben Dilara Tan. İnegöl doğumluyum. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde eğitim aldım. Şu an İstanbul’da yaşıyor ve fotoğraf alanında üretimlerime devam ediyorum.

Kap Dilara Tan

-Fotoğraf çekmeye nasıl başladınız?

-Fotoğraf hep benimle gelen bir şey oldu. Bazı olaylar hafızamda hep donmuş şekildeydi. Çocukluğumdan beri hatırlamanın bir yöntemi olarak hafızamda görselleri bu şekilde tutuyordum. 14-15 yaşlarında da bu görselleri fiziki anlamda yansıtabileceğim bir araç olan fotoğrafla tanıştım. İlk zamanlarda hep yaşadığım çevreyi fotoğrafladım. Kendi köyüm Kestanealan ve kent merkezinden biraz daha uzak olan, TOKİ evlerinin bulunduğu bölge olan Alanyurt. Orası, etrafı tarlalar ve aynı zamanda organize sanayinin fabrikalarının çevrelediği, çarpık bir kentleşmenin yapılandığı bir yer. O tarlalar benim için büyük bir stüdyo olmuştu. Sürekli arkadaşlarımı çağırıp belirli kombin ve kurgularla onları fotoğraflıyordum. Bir noktada İnegöl gibi yoksun bir yerde kendime eğlence bulmuştum.

Mevsimlerin değişimleriyle beraber ışığın düştüğü açıyı, karga sürülerinin sabah ve akşam saatlerinde tarlalar arasında git-gel hareketlerini, fabrika dumanlarının arttığı saatleri ve paydos eden işçilerin eve dönüşlerini burada izledim. İmge ile kendi arama bir mercek koymak oradaki döngüyü bu şekilde kavramımı sağlıyordu. Işığın beni heyecanlandırdığını çok iyi hatırlıyorum. İlk zamanlardaki beni derinlere alan bu heyecanı unutmuyorum ve özlüyorum.

-Çalışmalarınızın önemli bir kısmında doğduğunuz bölgeye yer veriyorsunuz ancak uzun zamandır İstanbul’da yaşam süren bir sanatçısınız. İstanbul’a taşındığınızdan beri ev ve aidiyet kavramıyla olan ilişkiniz nasıl bir değişim yaşadı?

-Yaklaşık 8 yıldır İstanbul’dayım fakat ilk zamanlar daha fazla olmakla birlikte sık sık gidip geliyordum. Her şeyi imgesel ve görsel olarak kavramak beni içime kapanık bir hale getirmişti. Bu nedenle İstanbul’a geldiğim ilk dönemlerde biraz zorlanmıştım. Bağlandığın bir yerden kopmak benim için her zaman zordu ve bu duyguyu sevmiyordum. Bu yüzden ev ve aidiyet kavramları biraz kaotik bir yerde. Bunu şu an burada anlatmak zor olur benim için.

-“Kestane Mevsimi” projesine başladığınızda köydekilerden nasıl tepkiler geldi?

-Öncelikle bir proje olarak başlamadı. Bazen ağzımızdan bu şekilde çıkıyor ama proje kelimesini de pek sevemiyorum. Köydekiler benim fotoğraf çekmeme çok alışıklar. Fotoğrafın benim için öneminin ve değerinin de farkındaydılar. Kestaneyle ilgili herhangi bir durumda mutlaka bana da haber verirlerdi. Bazen ‘‘Biraz da kestane topla’’ diyerek benimle şakalaşıyorlardı.

-Serginizde iki tür böcek görüyoruz. Bu böceklere bakış açınızda sermaye ve emek perspektifi de var. Bu yaklaşımı açabilir misiniz?

-Gal arısı ‘zararlı’ olarak adlandırılan ve Çin’den ithal edilen keresteler üzerinde Türkiye’ye ulaşan bir böcek ve İnegöl de büyük bir mobilya şehri. Kapitalizmin ve sermaye hareketlerinin üzerinde taşınan bir böceğin zararı söz konusuysa eğer orada konuşmamız gereken konu büyük sermaye hareketlerinin bizim küçük hayatlarımız üzerindeki etkileridir. Çünkü bir böceğe zararlı demek, bunun nedenleri üzerine gitmekten daha basit oluyor nedense. Sergide bunu anlattığımda böcekle empati kurduğumu düşünenler olmuştu. Bazen bir şeyi anlamak için empatiye ihtiyaç duymazsınız. Sanat bir empati kurma aracı da değildir. Kestaneler üzerindeki bu hastalıklar da kapitalizmin küresel ekolojik alanda yarattığı tahribatın bir parçası.

-Fotoğrafçılığınızı en çok besleyen sanat dalının hangisi olduğunu düşünüyorsunuz?

-Müzik olabilir. Tabii ki çeşitli fotoğrafçıların işlerine bakmak ve yeni sinematografiler izlemek de besleyen şeyler arasında.

-Şu an üzerinde çalıştığınız projeleriniz varsa onlardan bahsedebilir misiniz?

-“Onların Işıkları Var” adlı bir çalışmam mevcut. İnegöl’de büyüdüğüm yer olan Kestanealan Köyü’nde, halamın sıklıkla söylediği bir cümleydi “Onların ışıkları var”… Köyde bir evin ışığının yanması, bir kimliğin yitip gitmeyeceğinin ve yaşamın bitmeyecek oluşunun bir güvencesi gibiydi. Bu noktadan hareketle, İnegöl’deki küçük Abhaz diasporasının hafızasına bakmak istedim. Ayrıca Abhazya, belki hepimiz için çocukluğumuzdan beri uzakta olan ve oraya ait olduğumuzu düşündüğümüz bir yerdi. Teyzemin Abhazya için yazdığı, Abazaca bir şiir var. Hiç görmediği bir yerin hasretini çekiyor. Bunlar, hafızamda biriken ve orayla kurduğumuz bağ üzerinden benimle gelen şeyler.

Yazarın Diğer Yazıları

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img