Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Yetkinin cinsiyeti: Tiyatro alanında merkezin alışkanlıkları

Ben Nazlı Başaran Pihava. Oyuncu, yazar ve yönetmenim. Yıllardır sahnede, provalarda ve set arkasında şunu deneyimliyorum: Kadın olmak yalnızca bir kimlik değil, bir güç ilişkisinin içinde konumlandırılma hali. Nerede durabileceğimiz, ne kadar konuşabileceğimiz, neyi talep edebileceğimiz çoğu zaman görünmez sınırlarla belirleniyor. Bir kadın kendi hikâyesini anlatmak istediğinde neden önce kendini ispat etmek zorunda kalır?

Sanatın özgür bir alan olduğu söylenir. Oysa sanat da toplumun aynasıdır; onun hiyerarşilerini, alışkanlıklarını ve iktidar biçimlerini taşır. Bir kadın olarak sahnede olmak başka, sahneyi kurmak başka. Bir metni oynamak başka, o metni yazan kişi olmak başka. Bir filmin içinde olmak başka, kameranın arkasında “karar verici” olmak başka. Neden mi karar verici diyorum? Çünkü kadın sahnede olabilir. Alkış alabilir. Görünür olabilir. Ama karar veren, yön çizen, bütçe dağıtan, son sözü söyleyen kadın olduğunda hava değişir. Sesiniz değil, tonunuz tartışılır. Fikriniz değil, üslubunuz konuşulur. Sanatınız değil, nasıl giyindiğiniz mesele haline gelir. Kararlılığınız “sertlik” diye adlandırılır. Bazen sertsinizdir bazen de aşırı duygusal. Sizi bir sürü şeyle tanımlamaya hevesli olan toplum, sizin emeğinizi bu tanımlamalar ile görünmez kılar. Odak, ortaya çıkardığınız iş değil, sizin bu işi yönetirken “kadın” oluşunuzun artıları ve eksileri oluverir.

Bir topluluğun kadın lideri olduğunuzda şunu fark edersiniz: Söylediğiniz her söz yalnızca içeriğiyle değil, varlığınızla ölçülür. Çünkü kamusal alan uzun zamandır erkekliğin doğal uzantısı gibi kabul edilmiştir. Bu yüzden bir kadının orada net konuşması, sınır koyması, itiraz etmesi çoğu zaman erkeklik gururuna dokunur. Oysa dokunan şey sözün kendisi değil; alışılmış bir üstünlük hissinin sarsılmasıdır. Bu üstünlük hissini asla uzakta aramamanızı rica ediyorum. Son sözü söyleyen meclislerimiz erkeklerle doludur.

Oyuncu olarak yıllarca güçlü, iktidara boyun eğmeyen karakterler canlandırdım. Ben bu konuda şanslı bir oyuncuydum çünkü hocam ve yönetmenim bir kadındı. Ayla Algan, bu topraklardaki kadınların sesini duyurmak için sanat hayatı boyunca çalışmış bir emekçiydi. Kendisi bu sesi duyurma arzusunu tanımlarken ilk olarak kendi içimize, kendi toplumumuza bakmamızı öğütlerdi. Bu sesi duyurma arzusu, beni kendi kültürümü uzun yıllar incelemeye, sorgulamaya ve sonunda düşüncelerimi korkmadan kitlelere yayma gayretine sürükledi. Bir tiyatro kurmak ve son sözü kadın karakterlere bırakmak. Düşüncesi bile muhteşemdi ama uygulanabilirliği müthiş engebeli bir süreçti.

İşte bu yüzden Abısta’nın ilk oyunu “Yuva”da oyun sonunda bir kadın feryatlarla sahneye çıkar, seyirciyle yüzleşir ve son sözler bir kadının ağzından dökülür. Aynı şey “Öte(de)kiler” oyununda da yaşanır. Acıdan taşlaşmış heykel gibi duran kadın, yığın olmuş cesetlere bakar ve seyirciyle yüzleşmesi uzun bir bakışın öfkesinde gizlidir. “Çok Fazla Uzaklaşmış Olamam Evimden” oyununda ise baskıya, iktidarın şiddetine dayanamayan bir kadın, kapının ardını merak eden ve dışarı çıkmayı isteyen ilk ve tek karakter olur. Tüm bunları neden yazıyorum? Çünkü ilk defa kalemi kendi elime aldığım oyunlardı. Yılların birikmiş cümleleri, sahnede gerçek bir çığlığa, kadınların bakışlarına, parmak uçlarına, patriyarka karşısında dirençle başkaldırmaya dönüştü. Sürekliliğinin, toplum tarafından kabulünün zor zamanlar atlatmasının sebebi belki de buydu. Çünkü tiyatroda genelde kadınlara nasıl roller biçildiğini gördüm, duydum ve dinledim. Bu roller, hikâyenin merkezine bile yaklaşamayan kadınların olduğu hikâyelerdi. Çoğu zaman kadın karakterler duygusal ama belirlenmiş, cesur ama sınırlı, bağımsız ama mutlaka bir ilişkiyle tanımlıydı. Yazmaya başladığımda bunun tesadüf olmadığını anladım. Hikâyeyi kim kuruyorsa, dünyanın sınırlarını da o çiziyor. Kadın hikâyenin kurucusu olmadığında, kadınlık da başkalarının tanımladığı garip bir çerçevede kalıyor. Bu yüzden tüm tanımlamalara rağmen o kalemi elimden bırakmayacağımı buradan bildirmek isterim. Bırakın kadınlar kendi hikâyelerini anlatmaya devam etsin ve bunu yaparken kimseye kendilerini ispat etmek zorunda kalmasın.

Yönetmen koltuğuna oturduğumda mesele daha görünür hale geldi. Yönetmek yalnızca estetik karar almak değil; otorite kurmaktır. Bir kadının otorite kurması ise hâlâ alışılmamış bir durum. Aynı kararlılık erkek için “vizyon”, kadın için “inat” olabiliyor. Aynı ısrar erkek için “liderlik”, kadın için “zorlayıcılık” sayılabiliyor. Bu fark tesadüf değil; toplumsal bir alışkanlığın sonucu.

Toplumda kadının yeri uzun süre fedakârlıkla tarif edildi. Ortamı yumuşatması, arabulucu olması, kırmamaya dikkat etmesi beklendi. Oysa liderlik her zaman yumuşak değildir. Bazen rahatsız eder. Bazen konfor alanını bozar. Bazen de yerleşik düzeni sorgular. Bir kadın bunu yaptığında, yalnızca bir karar almış olmaz; aynı zamanda erkekliğin sorgulanmadan sahip olduğu alanı daraltmış olur.

Bu daralma bir tehdit değil, bir denge arayışıdır. Çünkü eşitlik birinden bir şey eksiltmek değil, payı adil dağıtmaktır. Fakat ayrıcalık uzun süre doğal hak gibi yaşandığında, eşitlik talebi bile saldırı gibi algılanabilir. Bu yüzden kadınların sözünü yükseltmesi hâlâ bazı çevrelerde “aşırı”, “radikal” ya da “bölücü” olarak etiketleniyor. Oysa asıl bölünme, eşitliğin olmadığı yerde başlar.

Sanat bu dönüşümün en güçlü alanlarından biridir. Hangi hikâyelerin anlatıldığı, kimin kahraman olduğu, kimin sustuğu toplumsal hayal gücünü belirler. Eğer kadınlar yalnızca acı çeken, destekleyen ya da ilham veren figürler olarak kalırsa, toplum da kadını o sınırlar içinde düşünmeye devam eder. Ama kadınlar karar veren, yöneten, güç kullanan, sorumluluk alan özneler olarak sahnede yer aldığında, toplumsal algı da değişir.

Bu değişim yalnızca kadınlar için değildir. Erkekler için de özgürleştiricidir. Çünkü erkeklik de kendi kalıplarının içinde sıkışmıştır. Sürekli güçlü rolde kalmaya çalışan, duygusunu bastıran, otoriteyi kaybetmemek için sertleşen bir erkeklik hali de aslında kırılgandır. Eşitlik, yalnızca kadınların yükünü hafifletmez; erkeklerin de üzerindeki görünmez baskıyı azaltır. Eşitlik, adil bir düzlemde biçilen rollerin ötesinde var olma konforu sağlayacaktır.

8 Mart bu yüzden çiçeklerle geçiştirilecek bir gün değildir. Bu gün, kadınların görünürlüğünü değil, yetkisini konuşma günüdür. Alkışın değil, adaletin talep edildiği gündür. Bizim meselemiz artık eşit bir zeminde yan yana durabilmektir. Fakat yan yana durabilmek için önce yer açmak gerekir. Ve bu yer açma, yalnızca bireysel iyi niyetle değil, kurumsal ve kültürel dönüşümle mümkündür. Sanat kurumlarının, yapım şirketlerinin, tiyatroların, festivallerin, derneklerin, kültür politikalarının bu sorumluluğu üstlenmesi gerekir. Kadınların yalnızca üretimde değil, karar mekanizmalarında da eşit temsil edilmesi bir tercih değil, bir gerekliliktir. Çünkü kültürü kim üretiyorsa, geleceği de o şekillendirir.

Bir kadın olarak şunu biliyorum: Herkesi memnun etmek mümkün değil. Ama zaten amacımız memnuniyet değil, dönüşüm. Eğer bir söz erkeklik gururunu incitiyorsa, belki de o gurur uzun zamandır sorgulanmadığı içindir. Bu sorgulama bir yıkım değil; daha adil bir birlikte yaşamın başlangıcıdır. Direncimiz, adaleti koşulsuz bir şekilde istiyor oluşumuzdan gelir.

Benim için 8 Mart, sahneye çıkma günü değil; sahneyi kimin kurduğunu sorma günüdür. Kamera kimin elinde? Metni kim yazıyor? Kararı kim veriyor? Projede adil bir ücret dağılımı söz konusu mu? Bu sorular değişmeden eşitlikten söz edemeyiz.

Biz artık yalnızca hikâyede yer almak istemiyoruz. Hikâyeyi kuran olmak istiyoruz. Sözün öznesi olmak, kararın sorumluluğunu taşımak, eşit payı talep etmek istiyoruz. Bu talep kimseye karşı değil; adaletsizliğe karşı. Kimseyi dışlamak için değil; kimsenin dışlanmadığı bir düzen için. Çünkü hikâye değişmeden toplum değişmez. Ve biz, hikâyeyi birlikte ama eşit koşullarda kurabileceğimiz bir gelecek istiyoruz. Bu gelecek bir lütufla gelmeyecek. Dayanışmayla, ısrarla, sözümüzü kısmadan gelecek.

8 Mart’ta bir kez daha söylüyoruz: Çiçek değil, eşitlik. Alkış değil, yetki. Sessizlik değil, söz. Ve bu söz, geri alınmayacak. Daima eşit ve hür olmak bizim hakkımız. Daima.

Yazarın Diğer Yazıları

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img