Hayatlarımızın en mutlu anlarıymış, bilmiyorduk.1
Kentleşmeden önce, 1990’ların küreselleşme dalgasından ise epey önceymiş. Gelenekler ve diller yaşar gidermiş. Her şeyin kuralı kaidesi, yakışığı ve sırası varmış. Herkesin yerini bildiği, hapishanelere bile ihtiyaç duyulmayan bir dünyada xabze ve xase Çerkesler için her şeyi çözermiş. Thamadeler bilge, gençler saygılı, gelinler suskunmuş. Bu dünyada sofralar kurulurmuş, yemekler yenirmiş, bu sofralarda uzun uzun dualar edilirmiş.
Ancak mesela kimse sormazmış “Bu sofrayı kim hazırladı bize?” diye, kimse “Eline, koluna, emeğine sağlık, ne çok yoruldun, nasıl da gık demedin” demezmiş. Çerkes kadınları “doğaları gereği” maharetli, âdetli ve terbiyeli olurlarmış. Zaten bırakın onlara teşekkür etmeyi, bu sofralardaki çoğu insanın bu emekçi kadınların adını anması bile “ayıpmış”. Hatta bu sofralardaki bazı çocuklar annelerinin adlarını bile bilmezmiş, çünkü gelinlerin adı aile içinde kullanılmazmış; onların lakapları varmış.
Şimdi “Hayır öyle değildi, yanlış yorumluyorsun, bunlar güzel geleneklerdi” dediğinizi duyar gibiyim. Öyle olsun. Ancak hatırlatmak isterim ki Çerkesler üzerine yapılan bütün araştırmalarda, yazılan bütün kitaplarda o sofraların özneleri gizli: Yemekler yapılırdı, sofralar kurulurdu. Yemekler yapılırdı, sofralar kurulurdu… Bir tekerleme gibi…
Her gelenekte, kendi kendine kuruldu zannettiğimiz her sofrada, her kutlamada, her düğünde, her cenazede adını anmadığımız, emeğini görmediğimiz bir emekçi kadınlar ordusu vardı. Sofralarına, emeklerine ve itinalarına teşekkür ederiz. Emekleri olmasaydı olmazdık.
TÜİK istatistiklerine göre kadınlar ev işleri ve çocuk bakımına erkeklerin beş katından fazla zaman harcıyor
Bu kadın emeğini (ve aslında erkek imtiyazlarını) görmeme meselesi tabii Çerkeslere özgü bir mesele değil. Mesela geçen sene bu ülkenin televizyon kanallarında yayımlanan bir bulaşık makinesi tableti reklamı ilk defa erkeklere ev işlerine dahil olma çağrısı yaptı: “Mutfakta her gün bir sürü iş kendi kendine olup bitiyor. Mucize değil. O işleri birileri yapıyor. Eşlerimiz, annelerimiz, kardeşlerimiz… Her on evden dokuzunda yaşanan bu duruma haydi bir son verelim.”2 1990’lar ve 2000’ler boyunca uzman (bilim adamı/tamirci) erkek ve bulaşık makinesi kullanıcısı (ev kadını) kadın arasındaki oldukça gerilimli karşılaşmalar ve diyaloglar üzerinden bulaşık makinesi tabletlerini, tuzlarını vs. pazarlamaya çalışan reklamlar zinciri göz önüne alındığında bu oldukça devrimci bir reklamdı.
Türkiye istatistikleri ise bu reklamın anlamını açıklar nitelikte: TÜİK istatistiklerine göre kadınlar ev işleri ve çocuk bakımına erkeklerin beş katından fazla zaman harcıyor.3 Kadın istihdamı da durumu pek fazla değiştirmiyor: Çalışan kadınlar da hane içi sorumluluklara çalışan erkeklerin dört katından fazla zaman harcıyor. Türkiye Aile Yapısı Araştırması katılımcılarının %90’ı hanelerindeki ev işlerinden kadınların sorumlu olduğunu söylerken %94,4’ü hanelerinde çocuk bakımından kadınların sorumlu olduğunu söylüyor.4 Büyük şehirlerden gelen sonuçlar nispeten daha dengeli olsa da yine de sorunu ortaya koyuyor: Kadir Has Üniversitesi’nin 2022 yılında büyük şehirlerde yaptığı ankete göre erkeklerin ev işlerine katılımı %18’in, çocuk bakımına katılımı %25’in altında.5 Yani Türkiye’deki aile yapısına baktığımızda ev işlerinde, çocuk bakımında olmayan, ancak finansal olarak var olan bir erkek güruhunu görüyoruz. Hane içi işbölümündeki bu eşitsizlik, en iyi ihtimalle bir “eşe yardım etme”, “evde erkeğe uygun işleri (salata/mangal/tamirat vs.) yapma” söylemine dönüşüyor. Dolayısıyla hayatını idame ettirmesi için gerekli temel malzemelerin nerede olduğunu bilmeyen, bilmek de istemeyen, bu faaliyetlerden kopmuş ve kendi evine, ailesine oldukça yabancı (“en son babalar duyar”) bir erkekliğin normal olarak kabul edildiği bir toplumsal yapı içinde yaşadığımızı söyleyebiliriz. Sınıfsal farklar olmakla birlikte, evliliğin bu “azade” erkekliği güçlendirdiğini, ebeveynliğin ise “kopuş”u tamamladığını belirtmemiz gerekiyor. Üstelik kadınların zaman zaman bu azade erkekliğin yeniden üretiminde rol aldığını da söyleyebiliriz. Hane içi işbölümüne dair bir saha çalışmamızda erkeklerin eşlerinin kendilerine yemek yaptırmayacağını gururla anlatışını ve çalışan kadınların ne kadar yoğun bir tempoda çalışsalar da “tabii ki yemekleri kendilerinin yaptığını” ekip arkadaşlarımla dinlemiştik.
Özel alanda; hane içinde, “aile arasında” ya da “cemiyet içinde” tezahür eden bu eşitsiz işbölümü, sadece Türkiye’de değil, bütün Ortadoğu ve İslam coğrafyasında çok yoğun hissedilen, çok az sorgulanan ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen bir olgu olmakla birlikte aslında neredeyse küresel bir görünüm arz eden bir eşitsizlik ve bu eşitsizliğin birtakım kamusal sonuçları var. Bu işbölümü sebebiyle kadınlar iş piyasalarında daha çok işsizlik ve güvencesizlik yaşıyorlar, yükselmelerine engel cam tavanlarla ve yapışkan tabanlarla karşı karşıya kalıyorlar. Siyasete, siyasal partilere ve faaliyetlere, sivil toplum örgütlerine ve faaliyetlerine daha az katılabiliyorlar. Böylece genelde modern dönemin, özelde Cumhuriyet Türkiye’sinin kadınlar aile/ev/yuva kurar, erkekler dernek/devlet/şirket kurar ve yönetir, dışarıda çalışır, para kazanır ikiliği devam ediyor.6 Dolayısıyla bulaşığı, çamaşırı kimin yıkadığı küçük, önemsiz, “aile arasında” veya cemiyet içinde bir mesele olmaktan çıkıp kamusal alandaki rollerimizi, bizden beklenenleri, imkânlarımızı ve fırsatlarımızı belirleyen bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.
Çerkes kadınları aile içi şiddetten, tacizden, tecavüzden Çerkeslerin sık sık iddia ettiği kadar azade miydiler?
Peki, bu eşitsizliklerde Çerkesler nerede duruyor? Çerkeslerin bu anlattığımız tablodan farklılaşan bir toplumsal düzenleri var dememiz çok da mümkün gözükmüyor. Üstelik diasporanın mühim ve acil siyasi faaliyetleri içinde kadınları görmemizi sağlayacak soruları da son dönemlere kadar pek de sormadık. Mesela o her gelenek anlatısında bahsedilen sofraları kim kurdu, nasıl kurdu, nelere dikkat etti? Türkiye’de Çerkes kadını/kızı olmak ne demekti? Köyde/kasabada/şehirde bu kimlik hangi beklentileri getirdi? Gerçekten hep imtiyazlı bir kimlik, bir statü sembolü müydü?7 Öyle olsa bile bu statünün bedelleri var mıydı? Bir yanda Çerkes toplumu, bir yanda Türk toplumu ve diğer Anadolu halkları, bir diğer yanda Kafkasya varken diasporada kadın olmak nasıl bir şeydi? Çerkes kadınları aile içi şiddetten, tacizden, tecavüzden Çerkeslerin sık sık iddia ettiği kadar azade miydiler? Yoksa “Ben yaşamadım ama…” diye anlatacakları hikâyeleri var mıydı? Adalet Ağaoğlu’nun Cumhuriyet’in kadınlarına sormak isteyip soramadığı sorular gibi, bu soruları biz de Çerkes kadınlarına hiç sormadık. Şöyle diyor Adalet Ağaoğlu Cumhuriyet’in kadınları ve onlara sorulmayan sorular için:
“Onları sık düşünürüm, büyük değişimlerin sarsıntıları ortasında yaşayıp da, kendilerini hiç açıklamamış olan kadınları. Sayın Mevhibe İnönü’nün ölümü ardından büsbütün düşünüp kaldım: ‘O kadınlar’ neden iç dünyaları en az merak edilen kadınlar oldular? Neden derinden görülme, bilinme merakıyla yazılmadılar? Yazıldıklarında, salt toplumdaki misyonları açısından yazıldılar? Devlet adamı eşi, dernek başkanı, gönüllü hemşire, onbaşı, öğretmen, ilk avukat, sadık eş, iyi anne…
(…)Mevhibe İnönü, tek parti döneminde ‘Milli Şef’in eşi durumundayken bile, bütün yakıştırmalara karşın, sadece kendisi kalabilmiştir. Bir günden ötekine tam karşıtıyla değiştirilmesi gereken bir hayatın ortasında, kendisi… Peki ama, işte o kendisi, kimdi? Bunun yanıtını bulmak zorundayız. Çünkü Mevhibe Hanım, aynı zamanda da, Batılılaşmaya adımlarını ilk attıkları sıralarda geçirdikleri sarsıntıları içlerine gömmüş, orada yaşamış bütün ‹o kadınlar’ın bir simgesidir. Ne seçimlerini, ne seçmediklerini ele vermişti onlar. Birer aşıya o kadar gereksinimleri varken, kendileri birer aşı olabilmiş, deneyimsizliklerine karşın birçok şeyi sessizce göğüsleyebilmiş, çocukluklarına karşın kendilerini aşma olgunluğu gösterebilmiş gencecik kadınlar…
Gerçekten tarihin bir evrilme (yarılma) an’ında bu kadınlar, öylesi hazırlıksız ve zayıf omuzlarıyla yepyeni bir hayat yükünün altından nasıl kalktılar? Erkek için fazla sorun olmayan, olsa da ‘namuslarını’ doğrudan zedelemeyen birçok şeyin her biri onlar için sorunken?
(…)’O kadınlar’, hiç dengeleri bozulmadan bütün ‘kem gözler’ altından kalkabilen kadınlardı. Daha dün Arapça yazarken, ertesi gün Latin alfabesiyle okumaları, yazmaları gerekenler, ‘elin adamlarıyla’ dans ederken dozu ayarlamaları kendilerinden büyük ustalık isteyenler, yaşmağı, çarşafı atsalar da, giyinik görünebilenler… Arkanızda koskocaman Cumhuriyet Devrim İlkeleri ve bu ilkelerin koyucuları olsa da, altından kalkılması kolay olmayan işler. Ama şimdi dile kolay geliyor.”8
Kadınlara sorulmayan bunca soru, elbette ne Çerkeslere ne de Türkiye’ye özgü bir durum. Kadın tarihinin bu derece az merak edilmiş ve araştırılmış olması, 16. yüzyıldan itibaren kamusal alanla özel alanı itinayla birbirinden ayrı tuttuğu izlenimini veren ve kamusal alanı erkekler üzerinden tanımlarken özel alanı kadınlar üzerinden tanımlayan liberal düşüncenin ve kapitalist modernleşmenin bir sonucu.
Kadınların rolleri “erkekler için, erkekler tarafından, erkekler hakkında yazılan senaryolar” içinden tanımlanıyor
Peki, bu soruları sormadıysak Çerkes kadınlarına, ne biliyoruz onlara dair?
Kadınların Türkiye’deki Çerkes diasporasının kendini tanımlama biçimlerinde önemli bir yerleri olduğunu biliyoruz. Bu kritik rol hem diasporalara hem de genel anlamda ulus inşa süreçlerine dair çalışmaların çıkarımlarıyla da örtüşüyor. Toplumsal cinsiyet eksenli çalışmalar, ulus-devleti, etnik grubu ve bu grubun üyelerini inşa etmeyi hedefleyen milliyetçi projelerin eril kurumları, süreçleri ve faaliyetleri içeren eril projeler olduğunun altını çiziyor.9 Bu durum, bu projelerde milliyetçilikte kadınlara düşen bir rol olmadığı anlamına da gelmiyor. Aslında kadınlar için birçok rol mevcut ancak kadınların rolleri “erkekler için, erkekler tarafından, erkekler hakkında yazılan senaryolar” içinden tanımlanıyor ve kadınlar “yardımcı oyuncular” olarak karşımıza çıkıyorlar.10 Bu “yardımcı oyunculuk” birçok biçimde tezahür ediyor: Kadınlar, grubun üyelerini biyolojik olarak üretiyorlar, etnik/milli grupların sınırlarını yeniden üretiyorlar, grubun kültürünün üretilmesine katkıda bulunup kültürün taşıyıcıları oluyorlar, milliyetçi elitler tarafından ulusal farkların belirleyicileri olarak düşünülüyor ve son olarak ulusal, ekonomik ve politik mücadelelerin aktörleri olarak karşımıza çıkıyorlar.11
Diasporalar üzerine çalışmalar kadınların diasporalar içinde ikili ve dolayısıyla güçlü bir ataerkiyle karşı karşıya kaldığının altını çiziyor
Diasporalar da etnik gruplar olmaları ve kimi zaman da milliyetçi olmaları sebebiyle bu özellikleri gösterebilen topluluklar. Buna ilave olarak toplumsal cinsiyet, diasporaların kendini ev sahibi toplumdan, anavatandan ve diğer diasporalardan ayırmakta kullandığı önemli bir kimlik ayracı.12 Böylece diasporik kimlikler ve aidiyetler toplumsal cinsiyet üzerinden oluşturuluyor ve müzakere ediliyor.13 Çoğunlukla erkek liderlerin hâkim olduğu diaspora toplulukları, kadınları ikili bir ataerki ve kültürel farklılık söylemine tabi tutuyor. Kadınlar hem diasporik grubun hem de ev sahibi toplumun toplumsal cinsiyet rejimlerine tabi olurken bir yandan da kadınların diasporanın kültürünü, kimliğini ve farkını yansıtma, taşıma ve korumaları bekleniyor.14 Dolayısıyla her ne kadar bazı örneklerde kadınlar diasporada eğitim ve istihdam yoluyla güçlenme ve ev içi sorumluluklarını müzakere etme imkânı kazansalar da15 diasporalar üzerine çalışmalar kadınların diasporalar içinde ikili ve dolayısıyla güçlü bir ataerkiyle karşı karşıya kaldığının altını çiziyor.
Bu çalışmalara paralel olarak, Türkiye’deki Çerkes diasporasında da kadınların ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin hem Anadolu halklarından hem de Kafkasya’dan kendini ayırt etmekte kullandığı önemli bir referans noktası olduğunu söyleyebiliriz. Çerkeslerin “Türklerden” ve Anadolu halklarından farklı bir toplumsal cinsiyet rejimine sahip olduğu iddiası, Çerkeslerin yayınlarında karşımıza çıkan ve benim de akademik çalışmalarım sırasında takip ettiğim bir söylem.16 Üstelik buna benzer iddiaları başka Çerkes diasporalarında da (mesela Ürdün örneğinde) görmemiz mümkün.17 “Çerkes kadınları tarlada çalışmaz/çalıştırılmaz”, “Çerkes kadınları aile içi şiddet görmez”, “Çerkes kadınları diğer topluluklardaki gibi ezilmez”, “Çerkesler cinsler arası medeni ilişkilere sahiptir ve kamusal alan buna göre düzenlenmiştir”, “Çerkeslerde kaçgöç olmaz” gibi birçok biçimi olan bu söylem, zaman zaman Çerkeslerin “neredeyse anaerkil bir toplum”, kendiliğinden modern bir toplum olduğu anlatısına dönüşüyor.18 Hatta bu gibi gerekçeler sebebiyle feminizmin Çerkes kadınları arasında çok da rağbet görmediğini ifade eden çalışmalar mevcut: Ertem, Çerkes kadınlarının Çerkesleri kendi doğallığı içinde feminist bir toplum olarak anlattığından bahsediyor.19
Oysa mesela Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (KAFSAM) tarafından 2019 yılında Kafkas Dernekleri Federasyonu’na (KAFFED) bağlı 47 Kafkas derneğinde yapılan araştırmaya göre dernek üyeleri arasında kadınların oranı yaklaşık %35, karar alma mekanizmalarında (yönetim kurullarında) yer alma oranları ise %25’in biraz üzerinde ve bu oranlar kadın katılımını artırmaya yönelik çalışmalarla iyileşebilmiş rakamlar ve katılımın niteliğinden hiç bahsetmiyorlar.20 Türkiye’deki bütün Çerkes örgütlenmelerine baksak rakamın daha da düşeceğini tahmin edebiliriz. Türkiye STK’larında ise kadınların üyelik oranı %20 civarında seyrediyor.21 Bugün TBMM’deki kadın oranı %20 ve Türkiye’deki kadın belediye başkanlarının oranı %5,5.22 Yani Çerkesler hangi büyük tabloda “feminist” gözüküyorlar ve -eğer yaşıyorlarsa- bunun gururunu yaşıyorlar, bunun üzerine de düşünmek gerekiyor.
Kadınlar diaspora tarihi içinde hep mi yardımcı oyuncular oldular?
Tarihteki “Çerkes kızı” imgesiyle23 de bağlantılı olan bu farklılık söylemi sadece Anadolu halklarıyla ve “Türkler” ile sınırlı değil. Çerkeslerin 1990’larda anavatanla ilk kitlesel karşılaşmalarında en çok vurguladıkları ve şaşırdıkları şeylerden biri mesela kendi toplumsal cinsiyet rejimlerinin farklılığı idi. Bu rejim üzerinden kendilerini yer yer bu sefer de anavatandaki Çerkeslerden daha otantik ve geleneksel bulmuşlardı. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet rejimi ve kadınlar diasporanın yalnız kendi içinde değil, ‘ötekilere’ ve benzerlerine karşı kimliğini oluşturduğu, koruduğu ve konumlandırdığı önemli bir eksen olarak karşımıza çıkıyor.
Peki, kadınlar diaspora tarihi içinde hep mi yardımcı oyuncular oldular? İmparatorluğun son yıllarında İstanbul’daki üst sınıf Çerkes kadınlarının aktivist bir dönemlerinin olduğunu ve bu dönemin 2. Meşrutiyet sonrasında ortaya çıkan Osmanlı kadın hareketiyle kesiştiğini biliyoruz. 1918 yılında kurulan ve Hayriye Melek Xunç, Makbule Berzek, Emine Reşit Zalike, Seza Poox ve Faika Hanım gibi isimlerin yer aldığı Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti ve cemiyetin çıkardığı Diyane (Annemiz) dergisi bugün bu kadınların faaliyetlerine dair bildiklerimiz arasında.24
Yine bu aktivist kadınların yer aldığı Çerkes Numune Mektebi’nin Osmanlı eğitim sistemi içinde karma eğitim veren ve Latin alfabesini kullanan ilk eğitim kurumu olduğunu, modern müfredatıyla ve dönemin anaokulu düzeyinde de eğitim veren sayılı kurumlarından biri olmasıyla öncü bir kurum olduğunu biliyoruz.25 2. Meşrutiyet sonrasındaki görece özgürlük alanı ve düşünsel canlılık, genelde Osmanlı kadınlarına, özelde Çerkes kadınlarına “kadın olarak” sözlerini söyleyebilecekleri bu yeni kamusal alanı açmıştır.26 Dolayısıyla ev sahibi toplumun yaşadığı siyasal dönüşümler (demokratikleşme, sivil toplumun canlanması, kamusal alanın genişlemesi vs.) diaspora kadınlarının aktivizmini besleyebilmektedir. Bu durum, gelecekte Çerkes kadınlarının aktivizminin nasıl şekilleneceğini merak edenler için de önemli cevaplar içermektedir.
Ancak elbette güzel haberlerimiz de var: 2000’lerde kadınlara dair olanın anlatılması, araştırılması ve sorulmayan soruların sorulmasına dair akademik bir ilginin ortaya çıktığını ve bunun Çerkes kadınlarına dair bilgimizi yavaş yavaş artırdığını söyleyebiliriz. Mesela Kafkasya Çalışmaları – Sosyal Bilimler Dergisi / Journal of Caucasian Studies, Jade Cemre Erciyes ve Madina Tlostanova editörlüğünde bu sene Kafkasya’da ve Diasporada Toplumsal Cinsiyet başlıklı bir özel sayıyı tamamladı.27 2021 yılında Dipnot yayınlarından çıkan ve Merih Cemal Taymaz ve Sevda Alankuş tarafından derlenen Çerkeslerin 21. Yüzyılı: Kimlik, Anayurt ve Siyaset kitabında da yine Çerkes kadınlarına dair zengin bir bölüm mevcut. Bu ilgi sadece Çerkes kadınlarına dair bilgimizi artırmakla kalmıyor, yapılan araştırmaları da toplumsal cinsiyete duyarlı olmaya davet ediyor. Bu duyarlılık Çerkeslerin örgütlerinde ve yayınlarında da kendini gösteriyor: 2017’de ve 2019’da düzenlenen Kadın Çalıştaylarında28, Çerkes Kadınları Platformu’nun ve Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti Derneği’nin kuruluşunda, Almastı Kadın Hareketi’nin toplumun kimi üyelerini ve gruplarını yer yer sarsmış analiz, talep ve eleştirilerinde, KAFFED’de ilk defa kadın bir başkanın, Yıldız Şekerci’nin seçilmesinde, bu seçim sonrasında ortaya çıkan “Kadın thamade olur mu?” tartışmalarında ve cinsiyet kotasının 2017 yılında federasyon tüzüğüne konmasında, Jineps’te yayımlanmış Kafkasya’da ve diasporada kadın olmaya dair yazılarda29 ve başka örneklerde Çerkes kadınlarını merak etmeye, dinlemeye, araştırmaya ve kayda değer bulmaya başlamış bu yeni bakış açısının izlerini görmek mümkün. Yani Türkiye’deki Çerkes diasporasının kadınlar ve toplumsal cinsiyet karnesinde ciddi bir gelişme de mevcut.
Son olarak âdetlerin revize edilebildiğini, hatta icat edilebildiğini diaspora tarihinden biliyoruz. Tez çalışmam için aktivistlerle yaptığım derinlemesine görüşmelerde 1970’lerde böyle revizyonların yapıldığını dinlemiştim mesela. Ya da 2000’lerde Çerkeslerin düğünlerde ve kutlamalarda silah sıkılmasını yasaklayan kararlar aldığını ve bunlara riayet ettiklerini görmüştük. Kazanokue Jabağı’nın dediği gibi “uygun olan âdetimiz olur”30 ise evlerimizde, derneklerimizde, düğünlerimizde, cenazelerimizde daha eşitlikçi işbölümlerini “âdet edinmemizin” ya da bunu konuşmamızın belki de zamanı gelmiştir…
Bu yazı nisan ayında yayımlanacak olsa da ben yine de sizlere hayatı ve gerçekleri paylaştığınız nice 8 Martlar ve zamanlar dilerim. Sofralarınız bol, bereketli, şen ve adil olsun. O sofraları hazırlayanlara teşekkürünüz eksik olmasın. Hatta huaho (dua) bu ya, o sofralarda hepimizin eli, emeği ve sözü olsun.
* Doç. Dr., YTÜ Sosyoloji Bölümü.
1 Dijital bir platformdaki dizi uyarlaması sebebiyle Orhan Pamuk’un son günlerde ikinci kere popülerleşen romanı Masumiyet Müzesi’nin ilk cümlesi.
2 Bahsi geçen reklam için https://www.youtube.com/watch?v=MLlit4dbLhU.
3 TÜİK, Zaman Kullanım Araştırması 2014-2015, 2015, https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Zaman-Kullanim-Arastirmasi-2014-2015-18627.
4 TÜİK, Türkiye Aile Yapısı Araştırması 2021, 2022, https://www.tuik.gov.tr/media/announcements/turkiye_aile_yapisi_ara%C5%9Ftirmasi_2021.pdf.
5 Kadir Has Üniversitesi, Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma Merkezi, Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması, 2022, https://gender.khas.edu.tr/sites/gender.khas.edu.tr/files/inline-files/TTCKAA2022-5.pdf
6 Serpil Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti: Erkekler Devlet, Kadınlar Aile Kurar, 2020, İletişim.
7 Ayşe Güneş-Ayata, “Etnik Kimlik ve Toplumsal Cinsiyet: Ankara’da Çerkes Kadınlar”, 20. Yüzyılın Sonunda Kadınlar ve Gelecek Konferansı 19-21 Kasım 1997 içinde, der. Oya Çitçi, 1998, TODAİE İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi Yayını.
8 Adalet Ağaoğlu, “O Kadınlar”, Karşılaşmalar içinde, 1993, Yapı Kredi Yayınları, s. 148-150.
9 Sylvia Walby, “Woman and Nation”, Mapping the Nation içinde, der. Gopal Balakrishnan, 1996, Verso, s. 235-254.
10 Joan Nagel, “Masculinity and Nationalism: Gender and Sexuality in the Making of Nations”, Ethnic and Racial Studies, 1998, Cilt: 21, Sayı: 2, s. 242-269.
11 Floya Anthias ve Nira Yuval-Davis, “Woman-Nation-State”, Nationalism (Cilt 4) içinde, der. John Hutchinson ve Anthony Smith, 2000, Routledge, s. 1480-1481.
12 Floya Anthias, “Evaluating “Diaspora”: Beyond Ethnicity?” Sociology, 1998, Cilt: 32, Sayı: 3, s. 557-580; Steven Gold, “Gender and Social Capital among Israeli Immigrants in Los Angeles”, 1995, Diaspora, Cilt: 4, Sayı: 3.
13 Lok Siu, “Queen of the Chinese Colony: Gender, Nation, and Belonging in Diaspora”, Anthropological Quarterly, Cilt: 78, Sayı: 3, 2005, s. 511-542.
14 Keya Ganguly, “Migrant Identities: Personal Memory and the Construction of Selfhood”, Cultural Studies, 1992, Cilt: 6, Sayı: 1, s. 27-49; Steven Gold, “Gender and Social Capital among Israeli Immigrants in Los Angeles”, Diaspora, 1995, Cilt: 4, Sayı: 3, s. 267-301.
15 Hasmita Ramji, “Engendering Diasporic Identities”, South Asian Women in the Diaspora içinde, der. Nirmal Puwar, 2003, Berg Publishers, s. 227-242; James Geschwender, “Ethnicity and Social Construction of Gender in the Chinese Diaspora”, Gender and Society, 1992, Cilt: 6, Sayı: 3, s. 480- 507.
16 Setenay Nil Doğan, Formations of Diaspora Nationalism: The Case of Circassians in Turkey, 2009, yayımlanmamış doktora tezi, Sabancı Üniversitesi.
17 Seteney Shami, “Feminine Identity and Ethnic Identity: The Circassians in Jordan”, Who is Afraid of Femininity? Questions of Identity içinde, der. Margret Brügmann vd., 1993, Rodopi, s. 147-155.
18 Gönül Ertem, “Off the Feminist Plaform in Turkey: Cherkess Gender Relations”, Feminist Fields: Ethnographic Insights içinde, der. Rae Bridgman, Sally Cole ve Heather Howard-Bobiwash, 1999, Broadview Press, s. 173-195; Setenay Nil Doğan, “An Exploration into the Formations of a Ghost: Gendered Terrains of Circassian Diaspora Nationalism in Turkey”, Kafkasya Çalışmaları, Kafkasya’da ve Diasporada Toplumsal Cinsiyet Özel Sayısı, 2026, s. 51-74.
19 Ertem, 1999.
20 Filiz Çelik, “Çerkes Örgütlenmeleri ve Kadınlar”, Çerkeslerin 21. Yüzyılı: Kimlik, Anayurt ve Siyaset içinde, der. Merih Cemal Taymaz ve Sevda Alankuş, 2021, Dipnot, s. 239-252, ss. 241.
21 Akt. Çelik, 2021, ss. 241.
22 Evrim Kepenek, “Kadınlar Yerel Yönetimlerde Hangi Gücü Yaratabilir?” Bianet, Nisan 2025, https://bianet.org/haber/kadinlar-yerel-yonetimlerde-hangi-gucu-yaratabilir-306115.
23 Irvin Cemil Schick, Çerkes Güzeli: Bir Şarkiyatçı İmgenin Serüveni, 2004, Oğlak Yayıncılık; Setenay Nil Doğan, “From National Humiliation to Difference: The Image of the Circassian Beauty in the Discourses of Circassian Diaspora Nationalists”, New Perspectives on Turkey, 2010, Sayı: 42, s. 77-101.
24 İzzet Aydemir, Muhaceretteki Çerkes Aydınları, 1991, Ankara.
25 Zeynep Elmas Aksoy Arslan, Circassian Organizations in the Ottoman Empire (1908-1923), 2008, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Boğaziçi Üniversitesi.
26 Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, 2006, Metis Yayınları.
27 Erişim için: https://dergipark.org.tr/tr/pub/jocas/issue/103010.
28 Çelik, 2021.
29 Gupse Altınışık Kip, “Bizim Coğrafyada Kadın Olmak…”, Jıneps Gazetesi, 1 Mart 2021; Naima Neflyaşeva, “Anavatanda Kadın Kongre ve Konferansları”, Jıneps Gazetesi, 1 Mart 2021.
30 Akt. Birgül Asena Güven, “Diasporada Kadınlık Halleri ve Çerkes Kadınları Üzerine”, Çerkeslerin 21. Yüzyılı: Kimlik, Anayurt ve Siyaset içinde, der. Merih Cemal Taymaz ve Sevda Alankuş, 2021, Dipnot, s. 219-238.







