Eylül ayı içinde yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinden, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) birinci parti olarak çıkmayı başardı. AfD, beş yıl önceki seçimlere göre oyunu ikiye katladı. Üç sandalye daha kazansaydı, eyalet meclisinde mutlak çoğunluğa sahip olacaktı.
AfD 2013 yılında kuruldu. Kurucular, Avrupa-kuşkucu iktisatçılardı. Ve ilginçtir; Batı Almanya kökenlilerdi.
Parti 2021 seçimlerinde oyların yüzde 20.8’ini alırken, 2026 yılında bu rakamı yüzde 43.8’e yükseltti. Buna karşılık, Başbakan Friedrich Merz’in partisi Hristiyan Demokratik Birlik (CDU) yaklaşık yirmi puan kaybetti ve ikinci parti konumuna geriledi.
İki milyon nüfusa sahip Saksonya-Alhalt küçük olması yanında, ülkenin ikinci en yoksul eyaleti. Bunlar ciddi zaaflar. Yine de AfD’nin seçim zaferi, 1945 sonrası mutabakata dayanan sistemi tehdit ediyor.
Aşırı sağ bir parti, 1945 yılından bu yana ilk defa iktidar olmaya bu kadar yaklaşmış durumda. Buradan çıkan mesaj net: Almanya artık o bilindik istikrarlı ülke değil. (Bu olumsuzluğun bir de dış politika boyutu var: Almanya Avrupa Birliği’nin (AB) lider ekonomisi olma prestijini o dillere destan ön görülebilirliğine borçluydu). Popülist partilerin yoğunlaştıkları göç, sosyal belirsizlik ve ekonomik güvencesizlik gibi konular düzen partilerinin yumuşak karnını oluşturuyor.
AfD’nin seçim zaferinde partinin eş-başkanı Ulrich Siegmund’un payı büyük. Siegmund özellikle sosyal medya üzerinden yürüttüğü enerjik seçim kampanyasında, karizmasını da devreye sokarak, seçmenlerin sisteme yönelik hayal kırıklığı ve öfkelerine hitap etmeyi başardı. Bu sonucun alınmasında, CDU ve Sosyal Demokratlar gibi düzen partilerinin heyecansız seçim kampanyalarının payını da unutmayalım.
Siegmund kampanya boyunca göç karşıtlığı, AB’ne muhalefet, Rusya yanlılığı ve Ukrayna’nın desteklenmesine itiraz temalarını işledi. Bu başlıkların her birinin seçmende bir karşılığı vardı. “Ülkemizi geri istiyoruz”, “Her şey mümkün” ve “Biz halkız” sloganlarının çekiciliğini de göz ardı etmemek gerekiyor.
Eyalette özellikle 65 yaş üstü insanların çoğu Almanya Demokratik Cumhuriyeti’ne özlem duyuyor. Ve “AfD bizi anlıyor” diyorlar.
Avrupa’nın gözü AfD’nin üzerinde olacak. Çünkü göç, enflasyon, enerji maliyetleri ve ucuz konut gibi sorunların etkileri kıta çapında hissediliyor. Ayrıca, 2027 yılında Fransa, Polonya ve İspanya’da seçimler yapılacak. Bu ülkelerdeki popülist ve milliyetçi partiler AfD’nin bazı taktiklerini kendilerine örnek alacaklar.
Şimdi AfD’nin önünde iki seçenek var. Hayli riskli bir yol olarak azınlık hükümeti kurmayı tercih edebilir ya da Die Linke’den kopan, “solun solundaki” Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) ile koalisyon kurabilir. Görüldüğü kadarıyla AfD tabanının önemli bir kesimi BSW ile hükümet kurulmasına sıcak bakmıyor.
Nitekim AfD liderliği CDU’ya güç birliği önerisinde bulundu, ama Merz “Brandmeuer” (Ateş duvarı) siyasetinden geri adım atmamakta kararlı görünüyor. Yani aşırı sağ ile iş birliğine yanaşmıyor.
Almanya’da 1945 sonrasında muhafazakârlar, sosyal demokratlar, liberaller arasında varılan ve 1980’lerde Yeşillerin de eklendiği siyasi mutabakat tehlike altında. Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern eyalet seçimleri yaklaşıyor. AfD bu seçimlere üstün bir moralle girecek. Yaklaşan eyalet seçimlerinde Merz ince bir dengeyi tutturmak zorunda. Bu da onu bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor: Merz’in bir yandan kendisine oy veren emeklilerin desteğini koruyabilmek için maaşlarını düzenli olarak artırması lazım, diğer yandan ise statükodan rahatsızlık duyan genç seçmenlerin yakınmalarını göz ardı etmemesi gerekiyor.
Başbakan Merz 2029 seçimlerine kadar koltuğunu koruyacaksa, AfD’nin müteaddit yerel seçim başarılarından ders alması şart. Yani seçmenlere kulak vermek zorunda. Planladığı reformların neden başarılı olacağını ve olması gerektiğini topluma anlatmalı. Kısaca, halka karşı açık ve samimi olması gerekiyor. Ne var ki bu PR sürecinin başarıya ulaşması zaman alacak. Buna karşılık, zaman hızla çözülmekte olan statükonun aleyhine işliyor.







