Neredeyse

0
89

Yazar Yakov Gordin’in, etnograf İvan N. Klingen’den yaptığı alıntı şöyle diyor;
‘‘Çerkesleri ülkeden çıkararak, medeniyet önünde üzerimize, yitirilen güçlerin ve mahvolan bir kültürün ahlaki borcunu almış olduk. 3.000 yıl süresince biriken bu kültür, artık yerlinin deneyimli ve güçlü eliyle desteklenmediği için, doğanın devasa yaratıcı gücünün baskısı altında, 30 yılda mahvoldu… burada ateş ve kılıç bir işe yaramaz ve temelsiz projeler derde deva olmaz, çünkü eski gelenekler ebediyen öldü ve eski kültür NEREDEYSE iz bırakmadan kayboldu.’’…

Yukarıdaki satırlar bir yanıyla can yakan gerçeğimizi ifade etse de mutlak ve ebedi bir yok oluş durumunun kendisi eşyanın tabiatına aykırıdır diye düşünürüm. Henüz anavatanla ilişkiler kısıtlı iken ve Nart destanları derlenip Türkçeye kazandırılmamışken duydu benim yaşımdakiler Yinijleri yenen kahramanların hikâyelerini aile büyüklerinden. Belki Nart Mitolojisi olarak adlandırmayı bilmiyorduk, belki çok şeyi kaybettik, yeniden üretemedik ama bir izden çok fazlası taşındı bugüne.

Sevgili Huşt Emel Bezek’in, Hedeğel’e Asker çevirisinde; Peterez’in Hımış’ın kan bedeli olarak Nartlardan istediklerinin arasında ‘iki pabuç dolusu ipek külü’ vardır. Sürgünden sonra bu topraklarda yaşanan talihsiz olaylarda da kan bedeli olarak ‘çarık dolusu ipek külü’nün telaffuz edildiğine rastlayabilirsiniz. Nart destanlarından yüzyıllar sonrasıdır bu ve izlerin hâlâ bizimle olduğunu gösterir.
Kültür adına, dilin yaşatılması adına yapılan çalışmalar elbette bir yana, hayatın olağan akışı ile de taşıdık eski kültürün izlerini. Kendi kimliğini sözel olarak reddedenlerimizden bile sızdı o izler kilitlerin ardından. O izlerden anladık; bir toplumda tesadüfen rastladığımız kişinin Çerkes olduğunu.

Yarını tasarlarken ve bugünü yorumlarken tutunabilecek olduğumuz; yazılı ya da sözlü olarak aktarılmış olan bu izler olmalı. Elbet her şey dönüşüyor, dönüşmeli. Anlaşılan o ki; mesela mitolojinin kendisi bile çok uzun bir zaman diliminde oluşmuş. Setenay Guaşe ve diğer kadın kahramanları daha da eski olandan bir iz olarak işitsek de baskın olan ataerkil sesi duymamak mümkün değil mitolojinin günümüze erişen halinde. Dönüşen değişen dünyada ‘yakışık olan’, ‘uygun olan’ yeniden tanımlanacaksa kadim olanın izlerinin yorumlanması kaynak olmalı.

Çerkeslerin bugünü ve gelecek tasavvurları üzerine yapılan bireysel ve kurumsal tartışmalarda kendinden başkasını yok sayan, saldırgan ve hakaret içeren söylemler bizi biz yapan izleri ve simgeleri silikleştiriyor. Oysa varlığımızı sürdürebilmek için o izlere ihtiyacımız var.

11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da gerçekleşen Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu toplantısında imzaya açılan ve Türkiye’nin de imzaladığı İstanbul Sözleşmesi 2014 yılından beri yürürlükte. Buna rağmen 2014 yılından beri Türkiye’de şiddet mağduru olan kadınların sayısı milyonlarla ifade edilir. Yine de uluslararası bu sözleşme hem bir hukuki çerçeve, hem referans hem de simgedir.

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını istiyorum. Kadının, insan oluşundan kaynaklanan haklarıyla varoluşunu destekliyorum. Bu destekleme Çerkesler olarak bugüne taşıdığımız izlerin de bir karşılığıdır. Bizim kültürümüz bunu gerektirir.

20 Temmuz 2015 Suruç katliamının beşinci yıldönümündeyiz. Yitirilen canları saygıyla anarken, telefonumda, Ferdane Kılıç’ın Bursa’da yapılmış olan toplantıların dönüşünde İstanbul’a, eve selametle varıp varmadığımı kontrol eden mesajlarını buluyorum. Çerkes evinden çıkarken dış kapıya kadar geçirilişiniz kadar, gencecik kadınların katlediliyor olmasını kabul edemiyor oluşunuz kadar ve farklı düşünüyor olsak da istersek birbirimizdeki izleri görebilecek olduğumuz kadar gerçek.

Sioux Kızılderilileri Amerika’da ‘Standing Rock’ eylemini başarıya ulaştırdı. Topraklarından petrol boru hattı geçmesini durdurdu.

Yeni kıtadaki Kızılderili kırımından yüzyıllar sonra, ‘Defend the Sacred/Kutsal olanı Savun’ diyerek belki şimdilik de olsa başardılar. #dünyayerindenoynar#

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here