Meşe yapraklarının sesi kaybolmasın

1
742

Tokat Erbaa’da bir Abhaz köyü Çerkezfındıcak. Daha önce Türkiye’nin birçok bölgesinde başlatılmış altın madeni girişimi ateşi, şimdi bizim ocağımıza düştü.

“Doğanın tek bir dokunuşu tüm dünyayı aile yapar.”

Shakespeare’e ait olduğu söylenen bu cümle gerçeği yansıtır mı hep birlikte anlama zamanıdır.

Kadim topraklarımızda meşe ağacının altında yapılan törenlerimizden doğdu ‘ceug’larımızın, yaygın deyişle; danslarımızın birçoğu. Meşe yapraklarının sesi bizi aile yapanlardandı belki de. Doğrudur; sert bir rüzgârla dünyanın dört bir yanına savrulduk ama dikkatle dinlersek hâlâ duyabiliriz meşe yapraklarının sesini. Çerkezfındıcak’ta kaybolmasın istenen de bu sestir aslında.

İlk kez Bulgaristan’ın yemyeşil ovalarında seyahat ederken gördüm ‘siyanür havuzu’ denen cinayeti. Fabrikadan Sofya’ya doğru giden asfalt yolda, aracın sürücüsü camları kapattı telaşla. Oysa etraf yemyeşildi ve hatta çok uzakta görünen bir göl bile vardı bana göre. İstanbul seyahatlerinde bölük pörçük öğrendiği Türkçesi ve yarım İngilizcesi ile o göl zannettiğim parıltının bir siyanür havuzu olduğunu ve yakınından geçerken havayı solumamak gerektiğini anlattı bana. Biraz daha ilerlediğimizde ovanın yeşilliğinden eser kalmamış çıplak alanı ve bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz türden ıssızlığı fark ettim. Doğa ve insan bunu hak edecek ne yapmış olabilirdi? İlerlemenin kaçınılmaz sonu bu muydu? Kâr/zarar eğrisinin konuyla ilgisi varsa gözlerimizi kapatmalı, susmalı mıydık? Maden şirketinin adı elbette Bulgarca değildi. Kendi adasında siyanür havuzunu asla barındırmayacak olan İngiltere’nin dilini yarım konuşan sürücümüz o bölgede ya silah ya maden ya da otomotiv üretimi olduğunu, geleneksel gül yağı üreticiliğinin herkesi doyurmadığını anlattı. Şoförlükten önceki işini sorduğumda “Çok iyi işim vardı ama vurdular patronumu” dedi. Mafya koruması olmaktı çok iyi işi. Ertesi gün Sofya’da çok şık bir otelin dört duvarı kehribar kaplı toplantı odasında bizim şirket toplantımızı yapmamız mümkün olmadı. Önceki yıllarda ses geçirmediği için Komünist Parti toplantılarının yapıldığı bu odada şimdi sürücümüzün deyimiyle; ‘mafya’ toplantı yapıyordu.

Ses geçirmeyen odaların hiçbir türüne ihtiyacımız yok. Geyiklerin ziyaret ettiği meralara, ormana, doğayla ilişkiye ihtiyacımız var. Evimizi yeşil tutmaya ihtiyacımız var. Cebinde muhtelif aşılarla dağlarda dolaşıp meyve ağaçlarını aşılayan, yanında sadece üç ok bulunduruşunun öldürmek zorunda olduğu hayvanlara şans tanımak için olduğu rivayet edilen, meyveleri toplarken ‘kurtluk, kuşluk’ bırakan insanımız elbette razı gelmez siyanürün zehrine. Kadim bilgi barındırır uzun vadede hayatta kalmanın sırlarını, kâr/zarar eğrileri değil.

Onkoloji servisinin kapısında, ne hangi siyasi partiyi destekliyor olduğumuzun ne de Türk, Çerkes, Alevi, Sünni oluşumuzun önemi kalır. Yöredeki tüm köylerin, yerleşimlerin ocağına düşmüştür ateş. Her bir kimlik, doğanın kendi kulağında bıraktığı sesi işitecektir ve
‘Doğanın tek bir dokunuşu tüm dünyayı aile yapar’.

Bizim kulağımızda meşenin sesi.

Önceki İçerik‘Sokaktayız, isyandayız’
Sonraki İçerikBağımlı yargı ve cılız muhalefet
Birgül Asena Güven
1959 yılında Fethiye’de doğdu. Adigelerin Şapsığ boyundan. 1984 yılında Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitirdi. İş hayatına özel sektörde 1985 yılında başladı. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans programına katıldı. Uzun yıllar global şirketlerde Finans Yönetimi yaptı. Kafkas derneklerinde çalıştı, yayın organlarında yazdı. Halen Jıneps yayın kurulu üyesidir.

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz