Düzce Çerkesleri (3. Bölüm)

0
519

“Düzce Kazası’na 19. yy’da Yapılan Göçler Sonrası Nüfus Değişimi ve Osmanlı’nın Son Dönemlerinden Günümüze Türkiye’nin Sosyo-Kültürel Değişiminde Düzce Çerkesleri” başlıklı bu makale, “Düzce: Sefine-i Nuh’un Çerkes ve Abazaları” adlı çalışma kapsamında Nejad Özsoy ve Şimal Özcan tarafından hazırlanmıştır.

Nejad Özsoy: Makine mühendisi, araştırmacı,
e-mail: gutej@yahoo.com

Şimal Özcan: İngilizce öğretmeni, araştırmacı,
e-mail: guteyenal81@hotmail.com

Anadil, ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları ve dil üzerine yaşananlar

1927 yılında yapılan Cumhuriyet’in ilk nüfus sayımında vatandaşlara anadilleri ve konuştukları diğer diller soruldu. Anadil nedir? Sorusunun altına şu ibare konuldu: Bundan maksat anasının söylediği dil değil, aile arasında konuşulan lisandır.49 1927 sayımında Abhazca dil seçenekleri arasında bulunmadı. Bolu ili (Bolu ilinde alınan Abhazca ve Çerkesçe neticeleri Bolu il merkezine bağlı bir tane Çerkes köyü olduğu düşünüldüğünde direkt olarak Düzce sonuçlarını vermektedir.) 1927 yılı sonuçlarına göre 12.082 kişinin anadili Çerkesçedir. 1965 yılına kadar yapılan sayımlardaki anadil rakamları şöyledir; 1935 yılı 1277 Abhazca, 527 Çerkesçe. 1945 yılı 4384 Abhazca, 5876 Çerkesçe. 1950 yılı 3993 Abhazca, 6522 Çerkesçe. 1955 yılı 5818 Abhazca, 7003 Çerkesçe. 1960 yılı 2326 Abhazca, 3004 Çerkesçe. 1965 yılı 2181 Abhazca, 1603 Çerkesçe görülmektedir.50 Bolu iline ait konuştuğunuz ikinci dil nedir sorusuna dair elimizde bilgi olmadığından yukarıda verilen rakamlar sadece Düzce’deki anadil rakamlarıdır. Anadil sorusuna Türkçe cevabını verip ikinci dil olarak Abhazca ya da Çerkesçe dil seçeneğini işaretletenlerin de kayda değer sayıda olduğunu düşünebiliriz. Örnekleyecek olursak 1965 nüfus sayımında Türkiye çapında Çerkesçeyi anadil olarak konuşanların sayısı 58339, ikinci en iyi konuştukları dil olarak Çerkesçeyi işaretleyenlerin sayısı 55030.51 1927 yılından 1965 yılına kadar yapılan sayımlardaki anadil neticelerine göz attığımızda pek de anlam verebileceğimiz sayılarla karşılaşamıyoruz. Bunu ancak şöyle bir yorum getirebiliriz; sayım memurlarının keyfi davranışları ve sayılan Çerkes ve Abaza nüfusun muhtelif nedenlerle sorulara özenli cevaplar vermediğidir.

Yapılan ilk sayımlarda Türkçeden başka dillerin bazı bölgelerde yoğunlaştığı görülür. Dili, kültürü, tarihi ayrı kitlelerin varlığını sürdürmesi halinde ulusal bir birlik inşası mümkün olamayacağından, bazı politikalar seri bir şekilde uygulamaya konur. Bunlara örnek: 20 Kura İhtiyatlar Olayı, Mecburi İskân Yasası, Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun, 1934 Trakya Olayları, 1934 Soyadı Kanunu gibi.52

Türk ulusal kimliğinin Cumhuriyetçi sınırlarının hukuki ve siyasi yüzü vardır. Cumhuriyetçi tanım hiçbir zaman hukuki tanımı Türk olmak için yeterli bir temel olarak görmemiştir. Bu durum, politik tanımın gereği olarak, anadili Türkçe olmayan vatandaşların hem özel hem de kamusal alanda Türkçe konuşmaya zorlanmalarına yol açmıştır.

Türk Ocakları’nın 1927 yılında düzenlediği kurultayda müzakere konularından biri azınlıkların Türkçe konuşturulmalarıydı. Dilbilimci, yazar ve siyasetçi Besim Atalay, belediyelerin Türkçe konuşmayan halkı ikaz, telkin, hatta tehdit ederek Türkçe konuşturabileceğini söyledi. Kurultayda buna örnek olarak Balıkesir ve Bergama Belediyeleri örnek gösterildi. Besim Atalay Balıkesir Belediyesi kararının Ankara Bala’da yaşayan Çerkeslere etkisi olduğunu ve ‘Biz artık Çerkesçe konuşmayacağız’ dediklerini kendisinin işittiğini beyan etmiştir. Dar-ül-fünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin 13 Ocak 1928 tarihinde düzenlenen yıllık kongresinde, tarihe ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ sloganıyla mal olacak olan, azınlıkları Türkçe konuşmaya mecbur eden bir kampanyanın başlatılmasına karar verildi. Kampanyanın başlamasından bir süre sonra azınlıklar arasında bu baskıya karşı bir direniş başladı. Bu ya protesto mahiyetinde ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ levha ve afişlerinin altında oturup Arapça, Boşnakça, Çerkesçe, Ermenice, Yahudice veya Rumca konuşma, ya da afişleri yırtma şeklinde kendini gösterdi.53 Türk Ocağı’nın 1927 yılında yaptığı kurultayda ilginç bir karar alındı. Besim Atalay’ın Lazlarla ilgili söyledikleri gündeme getirilerek Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Laz olarak adlandırılabilecek, dili ve yazısı ayrı bir ulus bulunmadığı ve bunun Kurultay tarafından karar altına alınarak basına bildirilmesi istendi. Yapılan oylama neticesi bu karar kabul edildi. Besim Atalay’ın: “Milletler uzviyet gibidir. Yemedikçe yaşayamaz. Öldüreceksin, öldüreceksin ki yaşayacaksın” sözleri ile ötekilere karşı her türlü önlemin alınması vurgulandı.54 Görüldüğü üzere resmi bir karar olmasa da dili ve kültürü ile bir halk olan Lazlar, Türk Ocağı Kurultayı’nda yok sayılmışlardır. O yılların ana gündemi ötekilerin Türkleştirilmesi düşüncesi idi.

Vatandaş Türkçe Konuş! Kampanyasının başlaması ile topluma açık yerlerde iki kişinin Türkçe’den başka bir dilde konuşmaları zorlaştı ve tehdit dolu bakışlar üzerlerine yöneldi. Bunun yüzünden tehdit ve hakarete uğrayanlar karşılık verdiklerinde haklarında TCK.’nın 159. maddesi gereği ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ davaları açılanlar oldu.55 Düzce’deki etnik grupların bu kampanyaya karşı nasıl tavır gösterdikleri ile ilgili elimizde bazı sözlü anlatımlar vardır; sanırız kırsal olması nedeniyle Düzce’de büyük kentlerdeki ölçekte bir kampanya yürütülmediği de düşünülebilinir. Rahmetli gazeteci Tsey (Kazbek) Şükrü Öztürk’ün Araştırmacı yazar Hapiy Cevdet Yıldız’a bu konuda aktardıkları: “Parka Türkçe konuş, Çerkesçe konuşmak yasaktır! Levhaları, pankartları dikilmiş, asılmıştı. Bir gece Çerkes gençleri olarak toplanıp o pankartları söküp yırttık, levhaları da parçaladık. Bir daha benzeri pankartlar asılmadı.”56

1930 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan gizli bir genelge yabancı lehçeli Türklerin anadilleri Türkçe kılınmak suretiyle Türk camiasına kazandırılmasını, valilerin sorumluluğuna vermekteydi. Bunu gerçekleştirmek için uygun usul ve araçları bulmak valilerin göreviydi.57 Bu genelgenin gereği olarak yapılması istenenlerin Düzce ölçeğinde nasıl uygulandığı ile ilgili, sanırız o yılları yaşayan büyüklerinin anlattığı anılara sahip olanlar mutlaka vardır.

İlköğretim Müfettişi Abdurrahman Süreyya İşgör’ün bundan 75 yıl önce kaleme aldığı Samsun Vilayeti İlköğretim Teftiş Raporları okullarda anadile yaklaşımı açık bir şekilde ortaya koymaktadır. İşgör’ün raporunda Çerkeslerle ilgili şu ilginç ifadeler göze çarpmaktadır: “Samsun Çarşamba Kızılot Köyü umumi ahvali (Teftiş tarihi 16 Aralık 1938): Erkeklerin hemen hepsi okula kaydedilmişse de kızların çoğu kaydedilmemiştir. Halkın anadili Çerkesçedir. Öğretmen bu hususla mücadele ederek çocukların okulda ve evlerde bu lisanla konuşmalarına imkân nispetinde mâni olmaktadır.” İşgör, aynı köyü bir yıl sonra 4 Aralık 1939’da tekrar teftiş etmiş, raporuna yine şu notu düşmüştür: “Halkın anadili Çerkesçedir. Öğretmen bu hususta üzerine düşen vazifeyi yapmaktadır. Çocuklar okulda katiyen Çerkesçe konuşmamaktadırlar. Hatta bazıları evlerinde bile Çerkesçe sorulan bir soruya Türkçe cevap vermeye başlamışlardır.” Görüldüğü üzere o yıllarda çocukların anadillerinde konuşma hakları okullarda baskı altına alınmaya başlanmıştı. Bu şartlarda büyüyerek geleceğin anne ve babaları olan bu çocuklar çekmiş oldukları baskıların sonucu olarak evde Türkçeyi temel iletişim dili olarak kullanmaya başlamışlardır. Bugün 45 yaşın altındaki Çerkeslerin ekserisinin Çerkesçeyi konuşamamasının nedenlerini araştırırken o yılları hatırlamakta fayda vardır.58

Düzce Belediyesi’nin umumi yerlerde Türkçeden başka dil kullanılmaması kararı

1 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Peyami Safa’nın ‘Hadiseler Arasında’ başlıklı köşesinde yayınlanan İkiden Biri adlı makale o dönemin düşünce anlayışını yansıtması açısından önemlidir. Makale Düzce’de Türkçe dışında konuşulan dillerle ilgilidir. Peyami Safa’nın makalesini aynen yayınlıyoruz: “Bilmeyenler bilmelidirler ki ekalliyetlerin Türkçe konuşmaları zarureti etrafında gayet kesif, sıkı, canlı, içi dolu bir Türk efkârı umumiyesi teşekkül etmiştir. Hafta geçmiyor ki biz bu mevzuda okuyucularımızdan sarsıcı, uyandırıcı birkaç işaret almayalım. Her gün bu davayı kurcalamamız mümkün değil. Fakat meselenin son müphem şekli üstünde bir iki şey söylemeden evvel Düzce’den İ.Ç. rumuzu ile aldığımız şu mektubu okuyalım: “İstanbul matbuatında ara sıra görülen Türkçe konuşma mevzuu her nedense pek çabuk elden bırakılıyor. Siz bir müddet evvel bu yolda epeyce yazmıştınız ve hatta kanun isteriz serlevhalı bir iki makalenizde vardır. Geçenlerde matbuatta Türkçe konuşulması lehinde yazılan yazılar üzerine Düzce Belediyesi umumi yerlerde Türkçeden başka konuşulmaması hakkında bir karar verdi ve ilan etti. Lakin bu karar ve ilan İstanbul gazetelerinin susmasıyla ortadan kalktı, gene sokakta, kahvede, çarşı ve evlerde hep Çerkezce, Abazaca, Kürtçe ve Arnavutça konuşuluyor. Adeta burası Türkiye’nin bir şehri değil de beynelmilel yahut herhangi bir manda memleketi. Burada doğduğu halde Türk olmadığı için Türkçe konuşmamakta ısrar ve inat eden bu insanlar muhakkak ki hükümetin, milli teşekküllerin bütün Türklük lehindeki propagandalarına rağmen gene Kafkasya’dan, Kürdistan’dan, Arnavutluktan getirdikleri dillerini muhafazada itina ediyorlar. Bu hareketleri Türklüğe ve memlekete hürmetsizlikten, daha doğrusu hakaret etmekten başka ne ile tavsif edilir? Burada doğup ihtiyarlayan bir Çerkez mahkeme huzurunda Türkçe bilmediğini söyleyerek tercümanla ifade vermekten zerre kadar sıkılmaz. Haydi, bu şimdiye kadar onları Türkleştirmeyen atalarımızın kabahati diyelim, ya bundan sonrasına ne diyeceğiz. Gene böyle müsamahada devam edersek tabii gene burası yabancı dillerin beşiği olmaktan kurtulmayacak. Gayri Türk anasırı Türkleştirmek, Türkçe konuşturmak için kanun çıkarmaktan, hükümetin şiddetli davranmasından başka çare yoktur. Öyle propaganda, tavsiye ve sözün hükmü olmuyor.” Bu mektupta Türkçenin müdafaası için yazılan satırları tenkit etmeye lüzum yoktur. Yalnız göze çarpan bir nokta var; Vatanın bazı yerlerinde belediyeler, Türk dilini hâkim kılmak için isabetli kararlar veriyorlar, fakat bunu tatbik ettirmek için muhtaç oldukları kuvvet ve müzahereti bulamıyorlar. Verdikleri karar, sararmış bir kâğıt parçası halinde, virane duvarlarına, tahta perdelere yapışıp kalıyor. Birçok belediyelerde ya tatbikat zorluğundan veya esasen lüzum görmedikleri için buna benzer kararlar vermekten çekinmişlerdir. Demek, bu Türkçe davasında, bir kararsızlık ve iradesizlik safhası geçiriyoruz. Mesele hiç karışık değildir. Devlet, parti, belediyeler ve halk, umumi yerlerde her vatandaşın Türkçe konuşmasını istemekte şüphesiz tek cephelidirler. Fark hedefte değil, çarelerinde zuhur ediyor. Bu çareler iki taneden ibaret. Biri hedefe kanun veya nizam yolu ile gitmek, ötekide telkin, irşat ve temsil yoluyla. Burada hangi çarenin daha isabetli ve tesirli olduğunu yeniden tahlile kalkacak değiliz; fakat büyük bir milli mesele etrafında hâlâ devam eden kararsızlığa nihayet vermek lazım geldiğini hatırlatmak isteriz. Kanunsa… Hani? Temsilse… Nasıl? Henüz bu ikide birine cevap almış değiliz.”59

Peyami Safa Hadiseler Arasında başlıklı köşesinde yayınladığı ‘Kanunsuz Olmaz!’ adlı bir diğer makalesinde şöyle demektedir: “Şu hakikatleri Türkiye’deki vatandaş ekalliyetlerin şuurlarına temel çivisi ile mıhlamalıyız: …Evinin dışarısında, umumi yerlerde Türkçe’den başka dille konuşanlar Türk milli birliğine ihanet etmiş sayılırlar… Umumi yerlerde Türkçe’den başka bir dille konuşan Türk tebaası, polise tek bir şikâyet ve müracaat üzerine derhal meşhud suç mahkemesine sevk edilir, ayrı ve hususi bir kanuna göre ceza görür. Bu para cezası da değil, doğrudan doğruya hapistir. Müsamahası ve tecili yoktur…60

1937 yılında bazı belediyelerin kendi sınırları içinde Türkçeden başka dillerin konuşulmasını yasaklama kararı üzerine Tan Gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman bu gazetede bir makale yayınlamıştır. Makalede her ne kadar gayrimüslim azınlıklar hedef alınıyor gibi gözükse de ana dili Türkçe olmayan topluluklardan da Türkçe konuşması isteniyordu.61 Ana dili Türkçe olmayan topluluklar üzerindeki psikolojik baskı uzun bir süre gündemde kaldı. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Türkiye’de çok partili demokrasi döneminin başlamasıyla birlikte Vatandaş Türkçe konuş! meselesi gündemi terk etmiştir.

Türkçeden başka dil konuşanlar hakkındaki tespitler ve Soyadı Kanunu ile İskân Kanunu’ndaki düzenlemeler

8 Temmuz 1929 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğü valiliklere 1910 no’lu bir tamim gönderir. Tamimde Türk ırkından olmayan ve Türkçeden başka dil konuşan ekaliyetlerin o vilayette kadın ve erkek nüfuslarının araştırılıp düzenlenecek bir cetvelle merkeze gönderilmesi istenir. Bu tamim kapsamında Çerkes nüfusunda tespit edilip edilmediğini bilmiyoruz. Muhtemelen bu tamim kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyecekleri hususu mutlaka bir tartışma konusu olmuştur. Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca Türkçeden başka dil konuşanlar hep gündem konusu olmuştur.62 1944 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin azınlıklardan sorumlu 9. Büro’su tarafından hazırlanan raporda ilginç değerlendirmeler bulunmaktadır. Anadilleri Türkçeden başka olan ve küçük topluluklar halinde yaşayan Müslüman yurttaşlar konusunda şu çarpıcı tespitler yapılmaktadır: “Bunlardan köylerde cemaatler halinde yaşayanlar şunlardır: Muhtelif vilayetlere dağılmış yüz bin kadar Çerkes, Karadeniz sahillerimizin doğu şimalinde altmış beş bin kadar Laz, muhtelif yerlerde elli bin kadar Gürcü, yirmi beş bin kadar Arnavut, yirmi beş bin kadar Boşnak ve otuz beş bin Pomak. Ancak bunlar şehir ve kasabalardaki gibi Türk camiası içinde dağılmış olmayıp, köylerde toplu halde yaşayarak dil ve geleneklerini muhafaza ve idame etmektedirler. Bunun için asimilasyonları ötekilerden çok güç yürümekte ve devletin zayıf zamanlarında bunlar daima bir tehlike teşkil etmektedirler. Mütareke devrinin Aznavur hadisesi ile diğer kavmi ayaklanmalar bunun acı misallerini teşkil etmektedir. Milli birliği bozan bu durumun ortadan kalkması için bu cemaatlerin Türklüğe temsilleri lazımdır. Bunların temsili için -münferit Müslim gayri Türk yurttaşlar hakkında alınması istenilen tedbirlerle beraber- yapılacak şeylerin en mühimi, bilhassa hudutlarda bulunan Lazların içerilere alınması ve bütün bu kavimler nerede olursa olsunlar bunların toplu olan köylerinin dağıtılması, bunun mümkün olmadığı yerlerde ve hallerde en verimli ve en zengin köylerden başlayarak buralara en az yüzde elli nispetinde Türk yerleştirmek ve buralarda okullar tesis ederek planlı bir şekilde bunları Türkleştirmek.”63 1944 yılında hazırlanan bu raporun gereklerinin Düzce’de, Çerkes ve Abazalarının yaşadığı köylerde uygulanıp uygulanmadığını bilmiyoruz. Özellikle 1970’li yıllara gelindiğinde kuruluşunda sadece Çerkeslerin yaşadığı köylerin büyük bir kısmında nüfus çoğunluğu kaybedilmiş ve köyler diğer unsurlarla karışmıştır.

14 Haziran 1934’te Mecburi İskân Kanunu kabul edildi. Kanunun en önemli maddesi 2. Madde idi: “Dâhiliye Vekilliği’nce yapılıp, icra vekilleri heyetince tasdik olunacak haritaya göre, Türkiye, iskân mıntıkaları bakımından üç nevi mıntıkaya ayrılır. 1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusun tekâsüfü (yoğunlaşması) istenilen yerlerdir. 2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan yerlerdir. 3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri ile boşaltılması istenilen ve iskân ve ikamete yasak edilen yerlerdir.” Bahsedilen mıntıkaların nereler olduğu 1935 yılı Dâhiliye Vekilliği Nüfus Umum Müdürlüğü raporunda belirtildi: “Bir numaralı mıntıka Erzincan, Malatya, Gaziantep vilayetleri, Kars Vilayetinin Iğdır, Tuzluca, Kağızman, Sarıkamış kazalarını, Erzurum Vilayetinin Hınıs, Pasinler, Çat, Tercan kazalarını, Sivas Vilayetinin Zara, Hafik, Kangal, Gürün, Divriği kazalarını, Maraş Vilayetinin Elbistan ve Göksun Kazalarını, Kayseri Vilayetinin Pınarbaşı kazasını ihtiva etmektedir.” Raporda bir numaralı mıntıkada yer alan Maraş-Göksun ve Kayseri-Pınarbaşı kazaları Çerkeslerin yoğun olarak yerleşmiş olduğu mıntıkalardır. Düzce ise coğrafi olarak daha batıda olduğu ve 1900’lü yılların başından beri yoğun olarak Orta ve Doğu Karadeniz’den göç alan bir yerleşim yeri olduğu için bu listeye girmemiş olabilir.64 Bu yasayla Türkiye Cumhuriyeti içinde bulunan bir milyon civarındaki göçerler ile yurtdışından mülteci olarak gelenlerin iskânının belirli kıstalar gözetilerek sağlanması amaç edinilmiştir.

İskân Kanunu çıkmadan önce yapılan müzakereler kapsamında, 27 Mayıs 1934 tarihine ait 189 sıra no’lu ve 1/335 numaralı iskân kanunu lâyihası ve iskân muvakkat encümeni mazbatası incelendiğinde o dönemin halet-i ruhiyesini gösteren önemli değerlendirmeler vardır.65

1930’lu yıllarda, yapılan nüfus sayımları sırasında Türkçeden başka dillerde soyadlarına rastlanması soyadları için kanun çıkarılması gereğini ortaya çıkardı. 1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanunu’nun Millet Meclisi’ndeki görüşmelerinde, ulusal kimliğin ana işaretlerinden sayılabilecek bir niteliği olan soyadlarının Türklüğün bir göstergesi olması lüzumu vurgulanmış ve kanun yabancı ırka gönderme yapan soyadlarının kullanımını yasaklamıştır. Kanundan bir süre sonra yürürlüğe sokulan ‘Soyadı Nizamnamesi’ ile de yeni alınacak soyadlarının mutlaka Türkçeden devşirme olması öngörüldü. Soyadının kişinin farklı bir etnik gruptan olduğunu hatırlatıcı niteliği olmasının ve bunun yaratacağı yabancılaşma duygusunun bu kanunla zayıflatılmasının amaçlanması olasıdır. O dönem alınan Düzce’de alınan bazı soyadlarında özellikle Adige ve Abaza sülale isimlerinden devşirilmiş olanlarına rastlamak mümkündür. Örneğin Hathı – Hatı, Hıdzetl – Hızel, Hatukuay – Hatkoy, Guser – Güsar, Taymez – Taymaz, Ğuçetl – Güçetil, Kabba – Kap, Bğane – Bağan, Kanoko – Kanık, Dığun – Doğan, Mamış – Ermemiş, Agırba – Ağırbay, Kazuk – Kazok, Horelh – Horol, Palba – Pala, Beygua – Büyüka, Ajiba – Ciba, Kilba – Kilbahri, Şave – Sav, Şhağum – Şağam, Thağuşe – Tavus, Thağın – Tahan, K’eç’ı – Geçalp, Atseko – Asuk, Huvaj – Huvaz, Ğunay – Güney, Azubek – Özbek, Atanba – Atan, Darınba – Derinbay, Çatanaa – Çatan, Tsıba – Seba, Şaguc – Şakuç, Hantuğ – Tuğhan, Ayuzba – Özbay vb.

(Devam edecek)

***

49 Fuat Dündar, Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, İstanbul, 2000, s 67.

50 Fuat Dündar, a.g.e, s 156, 161, 177, 186, 198, 207, 218. – Sayımda etnik ve dini yapının anlaşılmasına yarayacak 3 soru sorulmuştu: anadil, tabiyet ve din. Kesin sayım sonuçları 1929 yılında açıklandığında 11.777.814 kişinin anadilinin Türkçe olduğu görüldü. 1.184.446 kişinin anadili Kürtçe olmak üzere, anadili Türkçe dışında bir dil olanların sayısı 1.870.465’tir.

51 Fuat Dündar, a.g.e, s 216.

52 Fuat Dündar, a.g.e, s. 50, 51.

53 Rıfat N. Bali, a.g.e., s. 134, 135, 136.

54 Gülçiçek Günel Tekin, a.g.e., s. 82.

55 Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Cemil Koçak, Başbakanlık arşivinde yaptığı çalışmada, 1925-1927 yılları arasında gayrimüslimler hakkında Türklüğe hakaret etmekten dolayı açılan dava sayısının 62, Müslümanlara açılan dava sayısının 43 olduğunu tespit etmiştir. Aynı şekilde 1929-1932 yılları arasında Müslümanlara açılan dava sayısı 279’dur. Haklarında dava açılan Müslümanlar ‘Arap, Arnavut, Afgani, Dağıstanlı, Kürt, Bağdatlı, Acem, Çingene, Kıpti, Abaza, Laz, Kosovalı, Giritli, Bulgar, İranlı, Çerkez, Romen göçmeni, dönme’ gibi sıfatlarla anılan ‘gayri-Türk’ unsurlardır. Cumhuriyet arşivlerinde yapmış olduğumuz araştırmada; 15.05.1927 tarihli Düzceli İbrahim ve arkadaşları ile 14.12.1927 tarihli Çilimlili İslam’a karşı açılan Türklüğe hakaret davası gözükmektedir.

56 Araştırmacı yazar Hapiy Cevdet Yıldız görüşme notu, Aralık 2010.

57 Ahmet Yıldız, a.g.e, s. 289. – Nevzat Onaran, Türk Nüfus Mühendisliği (1914-1940), Kor Kitap, Ekim 2017 İstanbul, s. 404. – Bu politikanın ortak noktaları arasında şu hususlar bulunmalıydı:

Yabancı lehçelerle konuşan köylerin isim ve nüfuslarının belirlenmesi;

Bu tür köylerin küçük olanlarını civardaki Türk köylerine dağıtmak;

Yabancı lehçeli olanların köy ve mahalle kurmalarını önlemek;

Yabancı lehçelilerin bulundukları yerlerdeki memurları, mutlaka o yabancı lehçeyi konuşmayan Türklerden seçmek; Türkçe konuşmanın ve som Türklüğe mensup olmanın sadece şerefli değil aynı zamanda karlı bir iş olduğunu göstermek;

Şehir ve köylerde dil cemiyetleri teşkil ederek yalnız Türkçeyi konuşturmak;

Türklüğe aykırı olan yabancı hissin zararını ve fenalığını anlatmak;

Türk kızlarını Türkçe konuşmayan Türklerle evlenmeye özendirmek;

Yabancı lehçeyle konuşanların kıyafetlerini, şarkılarını, oyunlarını, düğün ve diğer geleneklerini kötü göstermek, bu kişilerin ailelerinin isim ve lakaplarını Türkçeleştirmek, onları hiçbir zaman Boşnak, Tatar, Çerkes, Laz, Kürt, Abaza, Gürcü, Türkmen, Pomak vs. diye adlandırmamak;

Köylerin o lehçedeki isimlerini değiştirmek ve evlerinde ve aralarında Türkçe konuşmaya zorlayarak onlara yürekten Türküm dedirtmek. Özetle, dillerini, adetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türkün tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir.

58 Guşıps İnternet Sitesi, “Çerkesce konuşmalarına mani olunmakta”, http://www.gusips.net/news/2616-cerkesce-konusmalarina-mani-olunmakta.html, Erişim: 12.04.2013

59 Peyami Safa, “Hadiseler Arasında – İkiden Biri”, Cumhuriyet Gazetesi, 01.06.1937, s. 3.

60 Peyami Safa, “Hadiseler Arasında – Kanunsuz Olmaz!”, Cumhuriyet Gazetesi, 22.12.1936, s. 3.

61 Tuncay Ercan Sepetçioğlu, “Türkiye’de Ana Dili Türkçe Olmayan Göçmen Topluluklara Yaklaşımlara Dair Bir Örnek: Girit Göçmenleri”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Yıl 2010, Sayı: 20-21, s. 90, 91.

62 Nevzat Onaran, Türk Nüfus Mühendisliği (1914-1940), Kor Kitap, Ekim 2017 İstanbul, s. 512, 513

63 Faik Bulut, Kürt Sorununa Çözüm Arayışları, Ozan Yayıncılık, 1998, s. 181.

64 Nevzat Onaran, Türk Nüfus Mühendisliği (1914-1940), Kor Kitap, Ekim 2017 İstanbul, s. 287, 288.

65 4. Dönem T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Cilt 23, 3. İçtima, Toplantı Tarihi 07/06/1934 Perşembe, 189 sıra nolu 1/335 numaralı iskân kanunu lâyihası ve iskân muvakkat encümeni mazbatası, s. 11.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here