
Anavatan kavramı
Çocukluğum döneminde, köyümde aile ve haçeş* sohbetlerinden hafızamda sabitlenen KHEKUJ** (Anavatan, Türkçe karşılığı eski vatan) kavramı kutsal bir hayal âleminin ifadesi gibiydi. Khekuj (eski vatan) dendiğinde, ulaşılması zor ulu dağlar, vahşi ormanlar, çağlayarak ve büyük kayaları sürükleyerek akan ırmaklar ülkesi idi hayalimde canlanan. Doğup büyüdüğüm ve yaşadığım coğrafyanın dağlarını, ormanlarını ve akarsularını hayalimdeki KHEKUJ coğrafyası ile kıyaslar ve küçümserdim onları.
Çocukluk ve gençlik dönemimde Sovyetler Birliği’nin kapalı rejimi gereği ulaşılmaz olan KHEKUJ daha da gizemli ve muammalar ülkesi idi bizim için. Aynı zamanda, yaşadığımız ülke Türkiye’de de antikomünist politikalar nedeniyle Kafkasya’dan veya Rusya’dan bahsetmek bile tehlikeliydi.
Sovyetler Birliği dağılıp demir kapılar açıldıktan sonra anavatana kavuşma hayal ve heyecanı ile ilk gelenlerdenim. 12 Şubat 1992 günü, Trabzon’dan Karadeniz’in öbür kıyısındaki Soçi/Adler Havaalanı’na indiğimizde, soğuk ve yağmurlu bir kış günüydü.
Kutsal anavatan toprağına ayak basacak olmanın heyecanı ile karmaşık duygular içindeydim. Yola çıkmadan önce hayal ettiğim, kutsal anavatan topağına ayak basarken, secde eder gibi toprağı öpme arzumu gerçekleştirme şansım olmadı. Zira ayak bastığımız Adler Havaalanı terminalinin zemini şiddetli yağmur altında su birikintileri ve çamur deryası halindeydi. Diğer taraftan bizi karşılayan Namıtoka Roza büyük bir telaş içerisinde sağa sola koşturuyor, Krasnodar’a gideceğimiz uçak seferinin iptal edildiğinden şikâyet ederek karayolu vasıtası arıyordu.
Temin edilen bir minibüs ile Soçi’den eyalet merkezi Krasnodar şehrine hareket ederken, Boeing’in Türkiye temsilcisi havacılık sektöründen arkadaşım Münci Metsoy’un arkama taktığı üç Amerikalı da yanımdaydı. Yol boyunca aracın penceresinden etrafı seyrederken, gözlerim hayalimdeki muhteşem Kafkas Dağları’nı arıyordu. Lakin gözüken dağ ve ormanlar gözlerimin aradığından çok farklıydı. Zaten bir süre sonra karanlık bastı, etrafı seyretme imkânı kalmadı.
Krasnodar’a varıp otele yerleştiğimizde gece yarısı olmuştu. Heyecandan olmalı pek uyku tutmadı. Sabah olup ortalık aydınlanırken kalkıp aşağıya indim ve etrafı dolaşmaya başladım. Lakin bulunduğumuz şehrin de dümdüz arazi üzerinde olması şaşırtıcıydı. Gözümün aradığı muhteşem Kafkas Dağları yoktu ortada. Hayal kırıklığı içerisinde otelin civarında dolaşırken, Adigece konuşan birine rastlama ümidi ile, yolda yürüyen insanların konuşmalarına kulak kabartıyordum.
Krasnodar’da bir hafta kaldıktan sonra, geldiğimi haber alan Rodina başkanının gönderdiği oto aracı ile Maykop’a gidişte yol boyunca, ucu bucağı gözükmeyen dümdüz ovada ilerliyorduk. Ancak Maykop’tan Nalçik’e gidiş yolunda sağda uzaktan gözüken bembeyaz karla örtülü Kafkas Sıradağları’nı fark ettiğimde inandım Kafkasya’da olduğuma. Özellikle Maykop’tan Nalçik’e kadar 400 km yolculuk sürecinde uzaktan gözüken iki başlı Elbruz Dağı’nın muhteşem görünüşü her zaman gözümün önüne gelir halen.
Kafkasya’nın, batıda Karadeniz ve Azak Denizi’nden doğuda Hazar Denizi’ne kadar coğrafi yapılarını görüp tanıdıktan sonra, anavatan coğrafyasının Kafkas Dağları’ndan ibaret olmadığını, sıradağ silsilesinden kuzeye doğru uzanan geniş yaylalar, platolar ve vadilerden oluşan büyük bir coğrafya olduğunu fark ettiğimde, coğrafya bilgimin ne kadar eksik olduğunu düşündüm. Anavatan coğrafyası hakkındaki coğrafya bilgimin, köyde haçeş** sohbetlerinde anlatılanlarla sınırlı olduğunu anladım.
Anavatanı cazip yapan, fiziki coğrafyasından başka, bizim için önemli olan tarihi arka planı ve insan ilişkileri olduğunu belirtmeliyim. Çerkes halkının binlerce yıllık anavatanı olduğu bilinen Kafkasya topraklarında halen görülen tarihi izler ve pek azının ulaştırılabildiği Adigey Milli Müzesi’ndeki objeler çok şeyi anlatıyor. Rus Çarlığı tarafından işgal tamamlandıktan sonra bölgeyi görüp inceleyen Çar 2. Aleksandr, “Bu toprakları ele geçirmek için yüzlerce yıl savaştık, çok kan döktük ve çok para harcadık. Ama ele geçirdiğimiz bu zengin topraklar kayıplarımızı kısa zamanda geri verecektir” demiş.
Ancak dedikleri pek gerçekleşmedi. Başka bölgelerden getirip yerleştirdikleri Ruslar ve diğer Hıristiyan halklar uzun yıllar bu topraklara uyum sağlayamadılar. Bu topraklar da onları benimsemedi aslında. Aradan geçen 161 yıla rağmen halen kendisini yabancı hisseden Ruslara rastlamak mümkün.
Büyük soykırım savaşları ve sürgünden sonra Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasına dağıtılan, bugün ise dünyanın her tarafında dağınık yaşayan Kafkas halklarının, yerleşik anavatan sevgisini ve özlemini biliyoruz. Aynı zamanda Kafkas insanının evine, yurduna, vatanına bağlılığını bütün dünya biliyor. Anavatanda ve diasporada Çerkes köyleri ve evlerinin diğerlerinden farkı açıkça görülüyor.
Artık yerleşik hale geldiğim anavatanda, fırsat buldukça gezip dolaştığım ormanlar, yaylalar ve vadilerin insan yaşamı için ne kadar elverişli ve zenginliklerle dolu olduğunu fark ediyorum. Atalarımın binlerce yıllık vatanı olan bu topraklarda kurdukları ve bize de eksilerek intikal eden yüksek medeniyeti, xabze düzenini ve yaşam tarzını hayal etmeye çalışıyorum.
Sovyet rejiminin çöküşü ile demir kapıların açılması üzerine dönüş yapıp geldiğim anavatanda karşılaştığım insan ilişkilerinden de bahsetmek gerekirse, akraba ve soydaşlarımız genelde heyecanla ve çok sıcak karşılarken, gelişimizi anlamsız bulan, soğuk karşılayanlara da rastlıyordum. Birinci tipler dönüş yapanların azlığından şikâyetle sitem ederken, resmi ideoloji ve tarih öğretilerinin etkisinde kalan ikinci tipler, bizim atalarımızın vatanı terk ederek ihanet ettiklerini düşünüyorlardı.
Günümüz koşullarında, biz Çerkesler ve Kafkasyalılar varlığımızı geleceğe taşımak istiyorsak, anavatanda var olmak ve diasporada güçlü olmak zorundayız. Bazı zorluklar ve risklere karşın, anavatana dönüş bir sorumluluk, çalışma ve üretme kapasitesi olan gençler için ise gelecek vaat eden bir fırsattır.
*Adigelerde misafir odası
**Anavatan, Türkçe karşılığı eski vatan







