Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

‘Federasyonlaşırken Adige, Abaza, Çeçen, Oset, Dağıstanlı ayrımı yapmıyorduk’

Çocukluk arkadaşım Erdoğan Yılmaz, “Sen de bize katkıda bulunsan, nasıl olsa eskiden gazeteciydin” deyince önce “BİR PORTRE” şeklinde küçük yazılar düşündüm. Bizim işlerde elini taşın altına koyanları yazıp, kayıt altına alıp onore etmeyi amaçladım. İlk olarak Tıj Cemil Ülker’i, ardından da Hatko Sadi Cantürk’ü yazdım. Sonra, Muhittin Ünal neden olmasın diye düşündük. Konuyu Sayın Ünal’a açınca “İstanbul Kitap Fuarı için yoğunum ama ilk defa bir şey istedin, hem Jineps de söz konusu, elimden geleni yapacağım” dedi ve kabul etti. Kendisine bizi kırmadığı için çok teşekkür ediyorum.


Tuncer Kurşun


-Nerede, ne zaman doğdunuz, o zamanın koşulları nasıldı? Çocukluk döneminizi, ortaöğreniminizin bitişine kadar anlatır mısınız?

-Elimizdeki verilere göre, Rus-Kafkas savaşlarının bitiminden 5 yıl kadar önce bugünkü Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti topraklarından göç edip Kayseri- Pınarbaşı ilçesine bağlı Kazancık Köyü’ne yerleşmiş olan Abazaların Aşkharuwa boyuna mensup Agaçe ailesinden Nazım Bey’in 6 çocuğunun en büyüğü olarak doğdum. Nüfus cüzdanıma göre 1946 yılı doğumlu gözüksem de gerçek doğum tarihimin 1944 olduğunu sonradan öğrendim.

O tarihlerde köyümüz ziraat ve hayvancılık konusunda iyi durumdaydı. Aile olarak da orta halli sayılırdık. O günlerde kağnı ile işlerimizi görürken 4-5 yıl sonra onun yerini at arabası aldı. Henüz fenni gübre yoktu ama topraklarımızın verimi iyiydi. Zerun buğdayı ve çavdar ağırlıklı olan ürünümüzün fazlasını satarak köy koşullarının gerektirdiği ihtiyaçlarımızı borçsuz alabiliyorduk.

Çocukluğumuzda dedemizin, anne-baba ile akraba olsun olmasın büyüklerimizin telkinleri doğrultusunda ayıp kavramının gerektirdiği dikkat ve özen içinde ama mutluyduk. Ağzımızdan çıkan çirkin bir sözü duyan ya da bir yanlışımızı gören her büyüğümüzün kulağımızı çekme, uyarma, gerekli görüyorsa bir tokat atma hakkı vardı. Her şeye rağmen kötü bir çocukluk geçirmedik. Özellikle de yaşıtlarımızla oynadığımız özgün oyunların, bilhassa 20’li yaşlarda ve önümüzdeki kuşağın yönetiminde yapmış olduğumuz 6-7 çeşit yarışmanın ne kadar eğitici ve öğretici olduğunu yıllar sonra anlayabildim. Bizden önceki kuşaklar bize karşı üzerlerine düşeni yapmışlardı. Ama kente gidip öğrenime başlayan benim kuşakğım bizden sonraki kuşaklara o görevi yapamadık. Öyle öyle kuşaktan kuşağa aktarma azaldı ve zamanla da yok olmaya yöneldi.


“Öğretmenimiz biz teneffüslerde Abazaca konuşunca bir şekilde öğreniyor ve ceza uyguluyordu”


İlköğrenimimi kendi köyümde bitirdim. Okulu olmayan çevre Abaza köylerinden gelen çocuklarla birlikte 65-70 öğrenci büyük ve tek sınıflı bir salonda okuyorduk. Köy Enstitüsü kökenli ve köylümüz olan eğitmenimiz İsmeyl Mazhar Amca’dan ilk 3 sınıfta çok şey öğrendik. 4. ve 5. sınıflarda Avşar kökenli yeni bir öğretmen gelmiş ve 4.ve 5. sınıf öğrencileri ayrı sınıf olmuştuk. Dersler ile ilgili bir sorunumuz yoktu. Ama Abaza dilinde konuşmamızı yasaklıyordu. Teneffüslerde Abazaca konuşunca bir şekilde öğreniyor ve ceza uyguluyordu. Anadilimizi bilmeyen öğrenci yoktu. Cezalara rağmen çocuk aklımızla karşı koyup konuşmaya devam ettik. Ne yaptıysa bizi vazgeçiremedi.

İlkokulu bitirince ortaokula kaydolmak istiyordum. Ama din adamı olan dedem, torunlarının içinden benim din alanında eğitim görmeme karar vermiş; ancak anne ve babamın bundan haberi yoktu. Okulların açılacağına yakın bir gün dedem beni atının terkisine alarak komşumuz olan Yahyabey Köyü’ne götürdü. 80-85 yaşlarında olan Tevuna Mecit ailesine emanet etti. “Zenile Şemsettin Hoca’ya selamımı söyleyin, torunumu iyi yetiştirsin” talimatı vererek ayrılıp gitti. Mecit Amca ertesi sabah çok zorlansa da beni götürüp hocaya teslim etti. İki yıl olan medresenin eğitim süresini bir yılda tamamladım ve köye döndüm. Ortaokula kayıt yaptırma hazırlığında olduğum bir günde Şemsettin Hoca geldi ve dedemden beni istedi. Yahyabey süreci bitmiş ve Malak Köyü’ne taşınmıştı. Çaresiz ikinci yıl da Malak Köyü’nde Balukoa Şaban Amca’nın evinde kalarak din alanındaki eğitimimi tamamladım. Bu iki köyde Kur’an ve gerekli dini bilgileri öğrenmiş olmanın yanında en büyük kazancım Yahyabey Köyü’nde Kabartaycayı, Malak Köyü’nde Hatukoycayı öğrenmiş olmamdır.

Dedem Mısır’da dini eğitim almamı amaçlıyordu. Ama buna ömrü yetmedi. O yıl harman zamanı aniden hastalandı ve vefat etti. Bunun üzerine Şarkışla ilçesine gidip ortaokula kaydımı yaptırdım. Birinci sınıfı teyzemin ve Kadir Amcamızın yanında kalarak okudum. Orta 2. sınıftan itibaren lise mezuniyetine kadar Kayseri Lisesi’nde okudum. İlk 3-5 yılını 7 nüfuslu ve dar gelirli Ahmet Amcamın iki odadan ibaret kiralık evinde, zor şartlarda kalarak okudum. Lise 2. sınıfın ikinci yarısında amcamlardan ayrılıp Kuşha Burhan ve Karma Fethi’nin kiralık odasına yerleşerek o yılı tamamladım. Son sınıftaysa Nuh Naci Yazgan Öğrenci Yurdu’nda kaldım. Haziran 1964’te edebiyat bölümünün en yüksek notlarını alarak mezun oldum.

İlk yazma deneyimi: “Duygu Damlaları”

Lise 2. sınıfta okurken ikinci dönem başından itibaren hafta sonlarında mahalli bir gazetede önce temizlik işlerinde, kısa süre sonra da mürettiplere yardımcı olarak çalıştım. Gazetenin patronu beni sevmişti, haftada bir yazı yazmak üzere “Duygu Damlaları” adlı küçük bir köşe verdi. O köşede yazmaya başladığım yazılarım patronun hoşuna gidince küçük de olsa verdikleri harçlıklarla masraflarımı karşılamaya başladığım gibi ilk yazma deneyimini de orada edindim.


“Annem 5 çocuğunun geleceğe yönelik sorumluluğunu en büyük evladı olarak bana emanet etti”


Muhittin Ünal

-Lise yıllarının sonuyla yükseköğretim başlangıcınız nasıl oldu? O dönemlerde emek yoğun tarımdan dolayı nasıl oldu da eğitime müsaade edildi? Eğitim hayatınızı ve ardından iş yaşamınızı anlatır mısınız?

-Lise son sınıfa geçtiğim yılın yaz tatilinde Erkilet Havaalanı inşaatında iş bulup çalışırken köyde aniden hastalanan annemi devlet hastanesine getirdiler. 40 gün kadar tedavi gördükten sonra Ankara’ya havale edildi. Ankara Numune Hastanesi’nde refakatçiyle birlikte özel bir odaya yatırıldı. Özel odada yatan hasta için her türlü işlemin paralı olarak yapıldığını bilmiyorduk. Üç ay kadar sonra hastalığının çaresinin olmadığını söylediler. Annemin hastane maliyeti bir anda bizi orta halli bir aile konumundan oldukça uzaklaştırdı. Doktorların son teşhisi, köye götürülüp çocuklarını son kez görmesine yetecek kadardı ve öyle de oldu. Henüz 40 yaşında ve 6 çocuğunu geride bırakarak 19 Kasım 1963 günü hayata veda etti. Annemle son görüşmem ölümünden dört gün önceydi. O görüşmede geride bırakmakta olduğu diğer 5 çocuğunun geleceğe yönelik sorumluluğunu en büyük evladı olarak bana emanet etti. Öngörüsü yüksek bir kadındı. Sahibi olduğumuz az miktardaki arazi ve hayvan varlığımızla büyüdüklerinde diğer 3 erkek kardeşimin geçinemeyeceklerini düşünüyor, o nedenle şimdiden onların okutulmasını zorunlu görüyordu.

Üniversite giriş sınavlarına kadar test deneyimim olmamıştı. Ankara’da sınav başladığında her soruyu sonuca ulaştırmaya çalışırken bir gözlemci beni uyardı “Bilmediklerini atla, sonra dönersin” diye. Öyle yapmaya çalıştım ama önemli zaman kaybım olmuştu. Son sorulara bile tam olarak ulaşamadım. Buna rağmen o zaman yapılabilen 10 tercihimin hepsinde okuyabilecektim. Ama tercih sıralamam yanlıştı. Artık yapacak bir şey yoktu. İlk tercihime kaydımı yaptırdım. Ne var ki Ankara’da kalacak bir yerim yoktu. Sınavlar sırasında evlerinde kaldığım annemin yakınlarının da şartları uygun değildi. Zayıflayan ekonomik durumumuzun sonucu her ay düzenli bir havale alma şansım da olmayınca köye dönüp babama bir tarla sattırmaya karar verdim. Babam önerimi kabul etti ve satın alabilecek kişilere yaptığı öneriye aldığı cevap hep aynıydı: “Tarlaya ihtiyacımız yok ama sırf oğluna yardımcı olmak üzere şu fiyata verirsen alırım.” Fiyat ise rayicin çok çok altındaydı. Öyle olunca satıştan vazgeçtik.

Değişen eğitim planları…

Bu durumu yaşayabileceğimi önceden düşünmüş ve tedbiren eğitim enstitülerinin giriş formunu da doldurup müracaatımı yapmıştım. Benim için tek çözüm yolu devlet adına yatılı okumaktı. Ayrıca annemin vasiyeti de kısa yolla hayata atılmak değil miydi? Dört yıllık bir yükseköğretimi daha sonra da tamamlayabileceğimi düşündüm. Nitekim öyle de oldu. Sonuçta iki yıl Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nde yatılı olarak devlet yardımıyla okuyup 30 Haziran 1966 günü iyi bir dereceyle mezun oldum. O tarihlerde Türkiye’de Devlet Planlama Teşkilatı vardı. Öğretmen yetiştiren okullara öğrenci alırken onların mezun olacağı tarihteki emekli öğretmen sayısını ve artacak ihtiyacı dikkate alıyorlardı. O nedenle bir gün bile açıkta kalmadım. Karabük Demir Çelik Lisesi’ne tayinim çıktı. Kısa zamanda evlilik hazırlıkları ve düğünümüz gerçekleşti. İki kardeşimi de alarak Karabük’e gidip kiraladığımız 45 metrekarelik, iki odalı eve yerleşip göreve başladım. Öğretmen ve yönetici olarak 6,5 yıl görev yaptım. 1,5 yıllık askerlik görevim ile ikinci okulumu da 1972 yılında tamamladım.

Terhisimin sonucu uğradığım Pınarbaşı ilçesinde boş olan Pınarbaşı Lisesi Müdürlüğü ile Kayseri Ticaret Lisesi Müdürlüğü’ne atanmam için eğitim camiasından dostlar harekete geçtiler. Beni Kayseri Milli Eğitim Müdürü’ne götürdüler. Müdür Zeki Bey’di. Zonguldak Milli Eğitim Müdürü iken sicil amirim olmuştu. Beni görünce Pınarbaşı alternatifini devre dışı bırakarak Ortaöğretim Genel Müdürü ile görüşüp lojmanlı olan Kayseri Ticaret Lisesi Müdürlüğü’ne atamamın yapılmasını istedi ve sözünü de aldı. Ankara’ya gidip Ortaöğretim Genel Müdürü Mustafa Yerli’ye uğradım. Genel Müdür tayinimin yapılması talimatını verdi. Kısa süre sonra Personel Daire Başkanı Mehmet Hücemenoğlu bir dosyayla gelip “Efendim bu tayini yapamayız. Çünkü Karabük’te liseden ayırdığımız Yenişehir Ortaokulu’nun yöneticileri, Okul Koruma ve Aile Birliği ile çok sayıda velinin imzasıyla Muhittin Hoca için yazdıkları mektup Bakan Bey tarafından olumlu görüşle havale edildiği için bu tayini eski okuluna yaptık” dedi. Artık yapacak bir şey yoktu. Dönüp Karabük’te, eski okulumda yönetici olarak göreve başladım.

Göreve başladıktan 6 ay kadar sonra Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden bir davet aldım. Mezuniyet derecem nedeniyle maliye-muhasebe bölümüne asistan adayı olarak çağrılıyordum. Ankara’ya gidip bölüm başkanı ve dekan beyle görüştüm. Bir gün düşünmek için izin istedim. Dekan beyin odasından çıkınca önceden tanıdığım, doktora sınavlarını vermiş olup atanmasını bekleyen hemşerim Remzi ile sınavlarda tanıştığım Ömer Beyleri ziyaret edip düşüncelerini almak istedim. Anlaşmışçasına ikisi de aynı cevabı verdiler: “Yıllarca çanta taşımaya meraklıysan kabul et ve gel. Yoksa dışarıda birçok kurum var, git onların birine gir…” Bu cevap beni etkiledi ve gidip dekan bey ile bölüm başkanına teşekkür ederek Karabük’e görevimin başına döndüm.

Türkiye Demir Çelik İşletmeleri’nde müfettişlikle başlayan kariyer…

Çok geçmeden merkezi Karabük’te olan Türkiye Demir Çelik İşletmeleri Genel Müdürlüğü tarafından müfettiş muavinliği giriş sınavı ilanı yapılmıştı. Müracaat edip sınavlara girdim. Kısmet orasıymış. Üç yıl sonra da müfettişlik yeterlik sınavını da vererek müfettiş, başmüfettiş ve Teftiş Kurulu Başkanı olarak çalışıp Temmuz 1995 tarihinde emekli oldum. Müfettişlerin yedi yıl sonra idari görevlere atanması genel bir uygulamaydı. Kurumun üst kademeleri için uygun teklifler de aldım ama kabul etmedim. Zira kurumun Karabük dışında, İskenderun ve Divriği madenleri müesseseleri, Ankara ve İstanbul mümessillikleri ve 36 il merkezinde kurulu demir çelik demir dağıtım depoları vardı. Bu örgüt dağılımı benim işime geliyordu. 1966 yılında başladığım “Çerkeslerin Kurtuluş Savaşı’ndaki rolleri, Çerkes Ethem, Anzavur ve Güney Marmara köylerinin sürgünü” konulu çalışmalarım nedeniyle yöresinde Çerkes köyü bulunan bütün birimlerimize gidip, akşamları veya hafta sonları o köylerdeki olayları yaşamış ve hayatta olan insanlarla buluşup notlar almaya başladım, bu çalışma 20 yıl sürdü.

Çerkes toplumunun örgütlenmelerindeki ilk çalışmalar…

-Çalışma hayatı boyunca nelerden dolayı zorlandınız, kimlerden destek gördünüz? Çerkes toplumu ve örgütlülüğünün ilk yıllarında neler yaşadınız, neler gördünüz, kimlerle ortak hareket ettiniz?

-Çalışma hayatımda hiç zorlanmadım dersem yeridir. Zira çalışkan ve iddialı bir insandım. Gerek öğretmen ve yöneticiliğimde gerekse müfettişliğimde mesleğimi bir silah gibi kullanmadım. Her iki mesleğimde de tüm muhataplarıma karşı insani yönü ağır basan beşeri ilişkiye, şefkate, yardımcı olmaya, sadece ders anlatmaya veya denetlemeye değil, eğitmeye ağırlık veren bir çizgim oldu. İş hayatında olup yardımcı olduğum bir hemşerim dışında beni pişman eden bir olay da yaşamadım.

Kendi birikimim ve çalışkanlığım dışında hiç kimsenin desteğine ihtiyacım olmadı. Zira hak etmediğim bir makama veya göreve talebim olmadı. Dost, arkadaş ve kendi toplumum içinden birilerinin ihtiyacı için nazım geçecek makamlara, yöneticilere (Örneğin Karabük ve İskenderun Demir Çelik fabrikalarında ve Divriği Maden İşletmeleri’nde) işe girmek isteyen ve yeterliliği olan çok sayıda hemşerim için ricada bulunduğum olmuştur.

Çerkes toplumunun örgütlerindeki ilk dönemime gelince… 1985 yılına kadar herhangi bir dernekte üyeliğim olmadı. Alan araştırmaları sırasında hemşerilerime ulaşabilmek bakımından, teftişe gittiğim kentte, varsa Kafkas kültür derneği vasıtasıyla Çerkes köylerine ve aradığım kişilere ulaşmak üzere onlardan yararlandım. 1966’dan beri devam eden çalışmam daha çok “Türkiye Kurtuluş Savaşı tarihinde Çerkeslerin yeri” konusuna yönelikti. O konuda birikimli olmama karşılık Çerkes kültürü alanında yapılmakta olan çalışmalara oldukça yabancıydım. 1985 yılında Karabük’ten Ankara’ya taşınınca memurlara yasak olmasına rağmen hemen Ankara Kafkas Kültür Derneği’ne üye oldum. Ankara Çerkes Kültür Derneği’nin bugünkü binasının yapılması amacıyla eski binanın yıkılması sürecinde çalışmalara Ankara’da isem katıldım. 1989 yılında Ortadoğu, Avrupa ve Kafkasya’dan katılımlı olarak gerçekleştirilen “Çerkes Sürgünü’nün 125. Yılı” konferanslarında konuşmacı olarak görev aldım.

KAFDER’in kuruluşu öncesinde yapılan KAF-KUR çalışmalarını izledim. O çalışmalar sırasında ve 1991 yılında Nalçik’te gerçekleştirilen DÇB’nin kuruluşuna KAF-KUR delegesi olarak katıldım. O yıllarda Kafkas kültür dergilerinde araştırma alanımla ilgili yazılar yazmaya başladım. Kayseri, Sivas, İstanbul Bağlarbaşı (İKKD) ve Abhaz Kültür Derneği’nde davetli olarak Kurtuluş Savaşı ile ilgili çalışmalarım konusunda konferanslar verdim. 1993 yılında KAFDER’in kurucu üyeleri arasında yer aldım. O yıllarda Ankara Derneği’nde yönetimde olan arkadaşların hepsi “Dönüşçü” akımın öncülüğünü yapmaya çalışan birikimli insanlardı. Benim ise o konularda bir birikimim yoktu. Yeni yeni bir şeyler öğrenmeye, geçmişte yayımlanmış olan dergi koleksiyonlarından eksikliğimi tamamlamaya çalıştım. Ancak konularla ilgili eğitim sürecinin içinde bulunup sorumluklar üstlenerek yetişmediğim için eksik tarafım oldukça çoktu.

-Emekli olduktan sonra sizi dernek ve federasyon oluşumlarında hep en önde gördük. İşinizi, uğraşlarınızı, hobilerinizi ve hatta ailenizi bile ihmal edip sürekli toplumun örgütlülüğü için çalışma içinde oldunuz, bunları anlatır mısınız?

-Temmuz 1995 tarihinde zoraki emekli olunca Ankara’da “Gima Gökdelen” olarak bilinen, Kızılay’ın tam merkezindeki binada, dayızadelerimin fabrikası DEMAŞ Kablo’nun temsilciliğini yapmak üzere rahmetli Daryal Çeviker arkadaşımla bir ofis açtık. Ankara’daki kablo ihalelerini takip ediyor, DEMAŞ adına teklif veriyorduk. İşlerimiz iyi gidiyordu. Ondan daha önemlisi, bizim için iyi bir meşguliyetti. Rahmetli Süleyman Yançatarol da Aile Kurumu Başkanlığı’nda daire başkanı iken kızağa alınmıştı. Her gün bir kucak gazeteyle gelirdi. Sohbet edip toplumsal sorunlarımızı tartışırdık. İşte o günlerde ikinci kitabım olan “Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü” Cem Yayınları’ndan çıkmış ve numune olarak da birkaç kitap göndermişlerdi. Rahmetli Süleyman kitabın birini kaptığı gibi çıkıp gitti.

Ertesi gün akşama doğru geldi. 24 saatte kitabı okuyup bitirmişti. Gözleri şişmişti ve oldukça heyecanlıydı. Ankara Kafkas Kültür Derneği’nden Türkiye’de mevcut derneklerin adreslerini de beraber getirmişti. Telefonun başına geçip 25’ten fazla dernekle görüştü. O kitaptan en az 30 ile 50 arasında alınmasını ve dernek tabanında okunmasının sağlanmasını istedi. Yayınevi yetkilileri, 5 bin adet basılan I. basımdan (Yayınevi bilgim dışında, aynı basım numarasını değiştirmeden iki kez daha basımını yapmıştı) telif hakkım olan 500 kitabımı gönderdikten sonra “Derneklerden istenen talepleri karşılayayım mı?” diye sormaya başladı. Hepsine kefil olduk. 1.000 adet civarında kitap derneklere ulaştı ama yarısından fazlası borcunu ödemeyi unuttu. Onu da ödemek bana kaldı.

Can Dündar ve Türkân Şoray ile kitap fuarında tanışma…

Ancak toplumun tabanına rahmetli Süleyman’ın hedeflediği önbilgi ulaşmıştı. O nedenledir ki, o yıl İstanbul Tepebaşı Kitap Fuarı’nda, iki kitabımın imza gününde derneklerimizin de duyuruları sonucunda bilfiil gelen hemşerilerimin yoğun ilgisi sayesinde ikinci kitabım en çok satan 10 kitap sırlamasında 8. sırada yer aldı. O imza günü Can Dündar “Aynalar” belgeselinin çekimini yarıda bırakarak benimle aynı stantta kitap imzalayacağı için hemşerimiz Türkân Şoray Hanım’ı da beraber getirmişti. “Sevdiğim iki Çerkesi tanıştırmak bana nasip oldu” diye takılarak bizi tanıştırdı. Ailesinin geçmişi hakkındaki bildiği şeyleri not ettim. Daha sonra dedesi ve ailesi hakkında araştırmalar yapıp kendisine gönderdim. 3. Uzunyayla Şenliği’ne getirip toplumla tanıştırmak istedim ama son anda yaşadığı bir rahatsızlık buna engel oldu.

KAFDER’den KAFFED’e

KAFDER kurulalı üç yıl olmuştu ama şube sayısı henüz 14 adetti. Özellikle mülkü olan dernekler haklı olarak bağımsız hüviyetlerinden vazgeçip şubeleşmekten çekiniyorlardı. Bir taraftan Birleşik Kafkasya Konseyi Derneği de resmen kurulmuştu. Bu iki derneği birleştirmek amacıyla bir hayli uğraş verdim. Rahmetli Süleyman, bir gün hiç haber vermeden birkaç büyüğümüzü getirip geldi. “Sadece bir yıl için KAFDER’in başkanlığını üstlenmeni istiyoruz. Senin toplum tabanında bilinirliğin bir hayli yüksektir. Şubeleşmede tereddütlü derneklerin şubeleşmesinde önemli bir katkın olacağına inanıyoruz” diye ısrarla öneride bulundular. Bu önerinin yapıldığı tarihlerde YÖK Denetleme Kurulu Başkanı ve yardımcısı hemşerilerim Başkan Aytekin Bey ile yardımcısı Ahmet Bey kitabımı okudukları için “Kırıkkale Üniversitesi’nde Devrim Tarihi Kürsüsü’ne asistan alınacak. Şartlar sana uygun, hatta tercih için artıların var, öğretmen kökenli oluşun da çok önemli bir faktör, gel müracaat et” diye öneride bulundular, görüşüp prensipte mutabık kaldık. Bu durumu engel olarak gösterip olumlu bir cevap vermemeye çalıştım. Bu görüşme kısa zamanda duyulmuş olmalı ki, bir akşam ofisten çıkmak üzereyken Orman İşletmeleri Genel Müdürü Osman Çelik, Saim Tuç ve İhsan Sabri Bulur birlikte geldiler. Bu saygın ağabeylerimiz KAFDER başkanlığını kabul edip etmediğimi sordular.

Ben de “Henüz cevap vermedim. Şayet KONSEY ile KAFDER’i birleştirme konusunda siz de katkı yapabilecekseniz ve bunu birlikte başarabileceksek bu görevi kabul eder, akademisyenlik imkânını bir süre ertelerim” cevabını verdim. Gelenlerden biri Osman Ağabey olunca iki derneği birleştirmek için umutlanmıştım. Çünkü yaşlısının ayrı dernekte, gencinin başka dernekte olması geleneksel eğitimimize göre doğru değildi. Gençler, büyüklerinin davranışlarını, sorun çözüşlerini, sıkıntılı anlarda tecrübeye dayalı karar ve davranışlarını ve gerektiğinde uyarılarını yaşayarak farkında olmadan eğitilirdi. Bu bakımdan birleşmenin taraftarıydım. O nedenle tarihi çok yaklaşan KAFDER başkanlığı önerisini kabul ettim. Ancak Osman Ağabeylerden bir ses çıkmayınca onları bir akşam aynı binadaki bir restoranda iftara davet ettim. Birlikte iftarımızı yapıp ofise çıktığımızda konsey yönetimini ikna edemediklerini ifade ettiler. Artık dönüş yoktu. Öylelikle 1996 Kasım ayında, hiç de gönüllüsü olmadığım, içeride çalışarak yetişmediğim KAFDER genel başkanlığını bir yıl için kabul etmiş oldum. 9 yıl sonra sağlık bahanesiyle ayrılabildim.


“2003 yılı 3 Temmuz günü KAFFED’i 21 derneğin katılımıyla resmen kurduk”


DÇB kurulurken Türkiye adına kurucu olarak KAF-KUR delegasyonu katılmış ve geçici bir statüde üye yapılmıştı. KAFDER kurulunca genel kurul kararlarıyla müracaat edilmiş olmasına rağmen geçici statüsü değiştirilememişti. Zira Türkiye dernekler mevzuatımıza göre yurtdışı üyelik için Bakanlar Kurulu kararı gerekiyordu. Bunun için de dosya hazırlayıp İçişleri Bakanlığı’na vermeme rağmen yurtdışı üye olabilmemiz için gereken kararnamenin imzalanması yarıda kalmıştı.

Rahmetli Bülent Ecevit’in başbakanlığı sırasındaki hükümet üyesi Kemal Derviş’in ortaya koyduğu reform çalışmaları sırasında İzmir milletvekilimiz ve değerli dostum Rahmi Sezgin kanalıyla Medeni Kanun’la ilgili çalışmaları yapan komisyona ulaştık. Federasyonlaşma ile yurtdışı kuruluşlara üye olabilmenin önündeki engellerin kaldırılması konusunda görüşümüzü anlattık. Onlar zaten bu konuyu öngörmüşler ve tasarılarına da almışlardı. Yasa çıkar çıkmaz bölge bölge Türkiye’yi dolaşarak federasyonlaşmış olmanın yararları hakkında dernekleri bilgilendirdik. Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nda iki kez, Bağlarbaşı derneğinde bir kez olmak üzere üç kez İstanbul’da her görüşteki insanın, her görüşten dernek sorumlusunun katıldığı, saatler süren açık görüşmeler yaptık (O görüşmelere ait detaylı notlarım arşivimdedir).

KAFDER artık 4’ü faal olmayan 36 şubeliydi. Şubelerimiz dışında bizimle diyalog içinde olan 20’den fazla dernek vardı. Bir ayrım yapmadan tüm derneklere çağrılarda bulunup Başkanlar Kurulu toplantılarımızı 48-55 arasında dernek yetkilisinin katılımıyla genel merkezimizde detaylı olarak sık sık yaptık. Federasyonlaşmada temel ilkeleri ve hedefleri belirleyip NART dergisinde yayımladık. Ayrıca tüm derneklere de tebliğ ettik. İki yıla yakın hazırlık görüşmeleri, tüzük çalışmaları ve değerlendirilmeleri sürdü. Sonuçta 2003 yılı 3 Temmuz günü KAFFED’i 21 derneğin katılımıyla resmen kurduk. O yılın sonunda üye sayımız 34 derneğe, ertesi yılın sonunda 50 derneğe ulaşmıştı. Daha sonraki katılımlarla bu sayı 60’ı aşmıştı.


“Temel amacımız; dağınık ve parçalı durumdaki tüm derneklerimizi merkezi bir çatı altında toplayıp; siyasette, ekonomide, kültürel ve sosyal alanda ve gençlerimizin iyi eğitim almasında dayanışma içinde olan güçlü bir yapı oluşturmaktı”

Federasyonlaşırken temel amacımız; dağınık ve parçalı durumdaki tüm derneklerimizi merkezi bir çatı altında toplayıp; siyasette, ekonomide, kültürel ve sosyal alanda ve gençlerimizin iyi eğitim almasında dayanışma içinde olan güçlü bir yapı oluşturmaktı. Adige, Abaza, Çeçen, Oset, Dağıstanlı ayrımı yapmıyorduk. Zira merkezi yapının içinde her birinin ayrı ayrı uzman komisyonlarını oluşturma imkânımız vardı. Federasyon olarak toplumumuzun sorun yaşadığı bazı bölgelerde düzenleyeceğimiz etkin ve geniş katılımlı bilimsel konferanslar ve festival organizasyonlarıyla oralardaki hemşerilerimize sahipsiz olmadıkları mesajını vermeyi ön planda tuttuk. Nitekim önemli sorunu olan dört kentte yoğun katılımlı dört bölgesel festival ile o sorunların amaçladığımız şekilde neticelenmesinde etkili olduk.

NART dergisinin abone sayısını 3.500’ler düzeyine çıkardığımız gibi yeni kitaplar yayımlamaya başladık. Televizyonlar ve basılı medya ile iyi ilişkiler kurarak sorunlarımızı genele anlatmaya başladık. Rahmetli Çetin Öner arkadaşımın gayretleriyle TRT’de Seynan Levent Hanım’ın “Akşama Doğru” adlı programında, 1997-2002 arasında beş yıl sürgün konulu programlar yaptığımız gibi 6-7 değişik kanalda da programlar yapma imkânı bulduk. Mahalli olarak konuşulan dillerin öğretilmesine dair 2002 yılı başlarında yayımlanan ilk resmi yönetmeliğin uygulama imkânı olmayan maddelerinin değiştirilmesini sağlama amaçlı olarak eski bir eğitimci olmam nedeniyle özel bir çalışmayla hazırladığım gerekçeli yazıyla sonuç aldık. Yöntemi ve içeriği amacımıza tam olarak uygun olmasa da TRT’de Çerkesçe yayınların yapılmasında örgütlülüğümüzün büyük payı oldu. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’ndaki üyeliğimiz ve İnsan Hakları Raporu’na vermiş olduğumuz desteğin önemi zamanla daha iyi anlaşılacaktır.

2004 yılı sonlarında Adigey Cumhuriyeti’nin Krasnodar Eyaleti’ne bağlanma söylentilerinin yoğunlaştığı tarihlerde federasyon üyesi derneklerimiz yanında diasporadaki başka ülkelerden derneklerin de katılımıyla hazırlayıp Vladimir Putin, Boris Grizlov, Sergey Lavrov gibi Rusya Federasyonu’nun en tepe noktadaki yöneticilerine gönderdiğimiz dosyaların içindeki çok imzalı 44 mektubu içeren dosyayı 6 ay sonra Vladimir Putin’in Adigey Cumhuriyeti Başkanı Hazret Şovmen’e teslim ederken söylediği sözlerden de anlaşılacağı üzere dosyamız oldukça etkili olmuştu.

Peş peşe birer ay arayla ikişer gün süren eğitim seminerlerimize 53 dernek başkanı katıldı. Değişik konuların işlendiği bu seminerlerle dernek başkanlarımızın donanımlarını artırmayı sağladık. İl ve ilçelerdeki insan hakları komisyonlarında birer temsilcimizin üye olarak görev almasının önemini kavrattık. Bazı derneklerimiz hemen uygulamaya geçip başarılı oldular. Anadillerde açılacak kurslar için otel kapatarak 30 günde (Adigece 25, Abhaz-Abazaca 15) dil öğreticisi 40 kişi yetiştirip geri gönderdik. Tarihimizde ilk olarak ve resmen Maykop’ta 1.500 adet alfabe basılmasını sağlayıp, resmi makamlar aracılığıyla getirtip (Resmi makamların denetimleri ve başkaca nedenlerle 1.500 kitap bize ancak 880 olarak ulaşabilmişti) kurs açacak derneklere dağıttık. Ayrım yapmaksızın tüm derneklerin tabanında görev yapan gençlerimizi üç yıl aynı tarihlerde buluşturup, kendi seçtikleri gençlerin yönetiminde sorunlarımızı bire bir tartışmalarını sağlayıp sunularını ve kararlarını olduğu gibi kitaplaştırdık. Üye derneklerimizin tabanından gelen gençler için “İnsan Hakları” semineri düzenleyip onları o alanda bilgilendirdik. AB Gençlik Ajansı uzmanlarıyla tanıştırıp gençlere yönelik imkân ve yöntemler konusunda yol göstermelerini sağladık. Üst üste üç yıl gençlik tatil programları organize ettik. Bu tatil programlarında otel ile anlaşmaya koyduğumuz özel maddeyle tahsisini sağladığımız salonda gençler (akşamları eğlencelere katılmak yerine) bir arada sorunlarımızın ve çözüm önerilerinin gündemini kendi istedikleri gibi oluşturup tartışılmasını özgürce yaptılar. 1999 yılında yaşanan Gölcük-Düzce-Sakarya büyük depremlerinde gençlerimizle birlikte gerçekleştirdiğimiz inanılmaz çalışmalara 2000 yılı başında kurduğumuz KAFDAV’ın eklenmesiyle 236 depremzede öğrenciye üniversitelerden mezun oluncaya kadar küçük de olsa burs verdik. Ne yazık ki onlardan geriye dönüş yapıp vakfımıza üye olan genç sayısı sadece üç kişidir.


“Bir Abazanın KAFFED başkanlığında işi ne diye söyleyip yazanlar oldu”

-Aslen Abaza olmanıza rağmen Çerkes derneği ve federasyon kurucusu olduğunuz ortada. Bu konuda eleştirildiniz mi ya da kendiniz de zaman zaman çelişki içinde oldunuz mu?

-Evet, Abazayım, aynı zamanda Adigeyim, aynı zamanda Çerkesim, aynı zamanda Kuzey Kafkasyalıyım. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin Abaza-Çerkes asıllı bir vatandaşıyım. Hepsi de benim kimliğimdir. Bizden önceki kuşaklar halklarımız arasında bir ayrım yapmadılar. Çerkes şemsiyesi altında, bir arada birbirlerine tutundukları için asimilasyona direnerek bizleri yetiştirdiler. 1990’lı yıllara kadar Kafkas kültür derneklerimizde bir ayrım olmadı ve o sayede tümünü değilse bile kültürel değerlerimizin önemli bölümünü koruyup yeni kuşaklara aktarabildiler. Bugüne kadar tümüyle asimile olup kaybolmadıksa bunu parçalanmadan bir arada durulabilmiş olmamıza borçluyuz. Anavatanımızda Ruslarca uygulanan “parçala, böl ve yönet” politikasının sonuçları ortadadır. Diasporadaki gidişatı uzaktan izlerken zaman zaman kaygı duymadığımı söyleyemem.

“Bir Abazanın KAFFED başkanlığında işi ne?” diye söyleyip yazanlar oldu. Ama hiç umurumda olmadı. Eleştirmekten kolay bir şey yok, mesele toplum yararına bir şeyler yapmaktır. Ayrıca Adige=Çerkes söylemleriyle ilgili gıyabımda (sosyal medyayı kullanmadığımdan haberim olmadan) hakaret içeren ifadelerle yazanlar da olmuş. Neyin ne olduğunu bilmeden, araştırmaya gerek görmeden hakaret eden kişi veya kişilere destek verenler de olmuş. Yüzlerce insan da onlara gereken cevapları vermiş. Bunları sonradan öğreniyorum. Hakaret içermediği müddetçe eleştiri başımın üstüne. Bizim toplumsal nezaket kurallarımız arasında hakaretin, iftiranın yeri yoktur. Buna tevessül etmek kişilik ifade eder. Bundan dolayı kendi kendime çelişki yaşadığım söylenemez. Çizgim bellidir. Halen başında bulunduğum ve sorularınızın arasında yer almadığı için detay bilgi vermeyi gereksiz gördüğüm KAFDAV’da yapılmakta olan çalışmalarda da Kuzey Kafkas halkları arasında bir ayrım yapılmıyor olması sanırım yeterli bir örnektir.

-Çok iyi bir yazarlık yaptığınızı biliyoruz, ki bazı kitaplarınız da Türk Tarih Kurumu yayınları arasında duruyor. Bunca zaman sonunda kendi muhasebenizi yaptığınızda önünüze nasıl bir bilanço çıkıyor? Memnuniyetler, pişmanlıklar, olanaksızlıklardan dolayı geri kaldığınız projeler var mı?

-Yazar olarak nitelemenizi şahsen doğru bulmuyorum. Tarih kitaplarındaki “Hain” ve “Çerkes” kavramlarının birlikte kullanılmasının sebep olduğu toplumsal hassasiyetimiz ile ilgili olarak belirli konuları araştırma zorunluluğu duyarak yapmış olduğum çalışmalardaki bulgularımı toplum tabanına ulaştırmak üzere kâğıda dökmüş bir amatörüm. Yazarlık çok daha farklı bir şeydir. Birkaç kitap yazmış olmayı yazarlık olarak görmüyorum.

Geriye dönüp baktığımda iyi niyetimin istismarı sonucu ve bana ders olan 2-3 haksız ve asılsız itham ve iftirayla da karşılaştım. Doğrunun geç de olsa ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Bunlarda da öyle oldu. Bunun dışında yaptıklarımdan pişman değilim. Sadece daha iyi, daha yararlı şeyleri yapabilir miydim diye düşündüğümü ve kendimi sorguladığımı inkâr edemem. İlaveten bir pişmanlık ifadesi değil ama zaman zaman “İçinden gelmediğim Kafkas kültür dernekçiliğinin içinde sorumluluk üstlenme yerine araştırmalarıma devamı ve akademik alanı tercih etseydim toplumuma daha mı yararlı olabilirdim” diye düşündüğüm olmamış değildir.

Olanaksızlıklar nedeniyle yapamadıklarıma ait sorunuza gelince; yazabileceğim veya söyleyebileceğim o kadar çok şey var ki, bu tür bir söyleşinin boyutunu aşar. O nedenle de örnek olması için sadece birkaç tanesini yazmakla yetineceğim.

*KAFDER Genel Başkanı iken Emek metro istasyonun tam karşısında 80 çocuk kapasiteli mükemmel bir kreş ve anaokulunun oldukça uygun koşullarda tarafımıza devri konusunda öngörüşme yapmış ve anlaşmıştık. Durumu Ankara şubesinin kayıtlı üyelerine tebliğ edip süreli bir de anket formu gönderdik. Ancak 17 kişi cevap verdiği için vazgeçmek zorunda kaldık. Anadil, spor ve müzik saatlerinde ücretsiz ders verecek öğretmenlerimiz de hazırken, gelecekte geliştirme potansiyeli olan ve çocuklarımızın eğitimi için çok önemli adımı birlikte atamamaktan,

*Federasyonu kurduğumuzun ikinci yılında; 60 derneğin yapacağı küçük fedakârlıklarla KAFFED’i kendisine ait bir mekâna kavuşturamamaktan,

*Boris Akbaş DÇB Genel Başkanı iken anadilde yayın amaçlı olarak Çerkesk kentinde kurulu bir yerel televizyonu DÇB adına devralmak üzere 1998 yılı sonuna doğru pazarlık yapmıştık. Nalçik’te işadamlarımızla yapmış olduğumuz toplantıda 180 bin ABD Doları kadar taahhüt de almıştım. Kanal E’nin sahibi hemşerimiz Şizemuk Hakan Bey ile anlaşarak teknik müdürünü Çerkesk’e gönderip Türkiye ve Ortadoğu’ya yayınlarının ulaşabilmesi için gereken yükseltici adedi, yeri ve maliyeti konusunda teknik ve mali bir rapor da hazırlatmıştım. Toplam maliyeti 550 bin ABD Doları olacaktı. Amerika’dan Ankara’ya gelmiş ve zamanında zengin bir Çerkes ailenin vârisi olmuş Habeşistan asıllı bir halı tüccarının da eksik parayı tamamlaması için anlaşmıştık. Tek isteği DÇB Kongresi’ne katılmaktı. Bize vizesi verilemiyordu. Mutlaka Amerika’daki dernekler vizeyi alabileceklerdi. Boris Akbaş kanalıyla Amerika’ya da bildirdik. Neden oldu hâlâ bilmiyorum. Onu beraber getirmediler veya getirmek istemediler. Tüm emeklerimiz boşa gitti. O tarihi fırsatı değerlendirememekten,

*Mevcut arşivini içerecek büyüklükte KAFDAV Araştırma Kütüphanesi (İki yıldır resmen Ankara Özel İhtisas Kütüphanesi statüsündedir) ile objeleri hazır olan Kafkas Kültür Müzesi için yan yana her biri en az 300 metrekarelik iki büyük daireyi mülk olarak sağlayamamış olmaktan,

*KAFDAV arşivlerini dijitalleştirip daha geniş kitlelerin istifadesine sunmak için gereken mali imkâna sahip olamamaktan hep üzüntü duymuşumdur.

-DÇB ve anavatan ilişkileri konusunda neler söylersiniz?

-DÇB’nin 1991 yılında kurucuları arasında yer aldım. 1997’den 2005 yılı sonuna kadar da ilişkili olduğum bir yapıdır. Kurulduğundan itibaren ilk 10 yılda güzel çalışmalar başlatıldı ve önemli mesafeler de kat edildi. Ancak 2000 yılından sonra yerel cumhuriyetlerimizin anayasalarında var olan önemli bazı maddelerin merkezileştirilmesiyle beraber kısıtlamalar başladı. 2000 yılında göreve başlayan Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Parlamento Başkanı Nahuş Zavurbiy’nin dönemlerinde kısıtlamalara rağmen nispeten iyi bir mücadele verildi. Ondan sonraki dönemlerde kademeli olarak zayıflama ve faaliyetlerinin sınırlandırıldığı yıllar yaşandı ve halen de yaşanıyor. Dilerim o kısıtlı dönemler sona erer ve ilk yıllarında başlattığı ve yarım kalan çalışmalarını muhalif görüşleri nedeniyle hiç kimseyi dışlamadan (Rodinalar hariç) tamamlama imkânına kavuşsunlar.

Anavatana bugüne kadar 21 kez gitmişim. Yaş artık 81’i aşmış durumda, sağlığım el verdiği sürece ve fırsat buldukça gitmeyi, ilişkilerimi devam ettirmeyi elbette isterim. Kısmet, bakalım gelecek neyi gösterir…

-Bizim sormadığımız ancak sizin altını çizmek istediğiniz bir konu veya konular var mı?

-Cevaplarım yeterince uzun oldu. Yazılacak, söylenecek çok şey var ama bu kadarla yetinelim. Selamlar, sevgiler.

-Sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ediyoruz.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Bir portre: Sadi Cantürk

Tuncer Kurşun 1944 yılında Kahramanmaraş, Göksun, Tahirbey Köyü’nde dünyaya gelen Hatko Sadi Cantürk, ilköğrenimini Göksun’da, ortaöğrenimini İskenderun’da, liseyi de Kayseri Endüstri Meslek Lisesi’nde tamamladıktan sonra...

‘Farklı görüş ve inanışlarda olmak, toplumumuzu ayrıştırıp birbirinden uzaklaştırmamalıdır’

Mersin Kafkas Kültür Yardımlaşma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Ateşalp ile hem üç dönemdir yönetim kurulu başkanı olarak sürdürdüğü dernek çalışmaları, hedefleri, planları üzerine...

Bir portre: Tıj Cemil Ülker

Adigey Cumhuriyeti’ndeki “Tıj İlkay Haçeşi”ne ismini veren merhum İlkay Ülker’in babası, yaşayan thamadelerimizden Cemil Ülker, 1940 yılında Konya’nın Sarayönü ilçesi Ertuğrul Köyü’nde dünyaya geldi. İlköğrenimini...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img