K’areşey Selçuk
Üniversite öğrenciliğim, 12 Eylül darbesinden kısa bir süre önce başlayıp sonrasında devam ettiği için dernek deneyimim lise son sınıfta Ankara Derneği’nde başladı. Sonrasında dernekler de kapatıldığı için önce İstanbul’da üniversite öğrencilerinin bir araya getirilmesi, bugün bile bizim kuşak tarafından sempatiyle anılan İstanbul Üniversitesi’ndeki o “Perşembe Buluşmaları”, ardından 19 Mayıs Heybeliada gezileri… Mezun olup Kayseri’ye döndüğüm yıllarda oradaki gençlik ve üniversite öğrencileriyle kurulacak derneğin nüvelerinin İstanbul’da edinilen deneyimin de ışığıyla oluşturulması çabaları… Tüm bunlar kimliğimin şekillenmesinde önemli kilometre taşlarıydı.
İstanbul’a dönüp profesyonel iş yaşamının başlamasıyla yeniden dernekler ve vakıf gündeme geldi ve bu süreçlerde çoğunlukla sadece katılımcı ve benimsediğim konularda aktif destek vermekle yetinen, yönetici veya bir grubun temsilcisi olmaktan mümkün oldukça uzak duran, kişisel-grupsal egosunu mümkün olduğunca kontrol altında tutan biri olmaya çalıştım.
Bu özet girizgâhı son 20 yıl iş koşulları nedeniyle, biraz da iradi olarak geride durarak uzaktan gözlemlemeye çalıştığım kitle ve STK’larımızdaki değişim ve dönüşüme bakışımı oluşturan arka plan bilgisini verebilmek için yaptım.
Kimilerince çok keskin, kimilerince de çok nahif ve yumuşak kabul edilse de; toplumumuzun özellikle kente son 40-50 yıl içerisinde gelen ve yerleşen ancak duygu, düşünce, ilişki, yaşam tarzı anlamında halen nerede olduğunu tam olarak belirleyemeyen, egoları çok güçlü ve bu egonun bireysel, grupsal ve coğrafi olarak sürekli arka planda çalışmasına rağmen farklı göstermeye çalışmamızdan kaynaklı ikili kimlik sorunu üreten yüzleşemediğimiz yönünün tüm ilişkilerimizde belirleyici olmaya devam ettiğini düşünüyorum.
Bizden bir önceki kuşak, benden büyük aile fertlerimin de mensubu olduğu, üniversite okumak için toplu olarak kente gelen ilk kuşak diyebileceğim 68 kuşağını “kentli Çerkes kültürü”nün yeniden üretilmesini başlatabilecek kuşak olarak görüyorum. Bu kuşağa yönelik eleştirim ise bir arada oldukları ortamlarda kentli Çerkes kültürünü oluşturma çabası içerisine girmek yerine köylü değerleri kent ilişkilerinde politik sosla süsleyerek yaşatmaya çalışmaları oldu. Bir yanıyla kentte köyü yaşatan bu kuşak mensuplarından bazıları maalesef köylerine döndüklerinde de içinden çıktıkları köy ve köydekilere üstenci bakan, kendini anlamsız, yapay farklılaştırma çabalarıyla toplum tarafından alay konusu haline gelen olumsuz örnekler oldular.
Benim kuşağım ise çoğunlukla genel politik yapı içerisinde bulunduğu konumlamaya göre ulusal kimliğini tanımlamaya çalıştı. Bu, kimliği yerine göre politik kimliğine alan açmak için kullanma, yerine göre de bu mensubiyeti üzerinden toplum içerisinde kendine pozisyon oluşturmak, alan açmak için kişisel kaygı ve/veya beklentilerle kullanma eğilimi olarak ortaya çıktı. Bunun istisnası sayılabilecek, tamamen kimlik esaslı kaygılarla hareket eden fedakârlar ve/veya var olma ve var kalma kaygısıyla yerine göre etnik kimlik siyasetine yönelme eğiliminde olanlarımız da vardı, halen de var. Ama bizim kuşağımız da kentli bir kimlik oluşturma çabasına girmediği gibi bir önceki kuşaktan aldığı mirası devam ettirme, sonrasında da ya biraz yıkıcı toksik unsur olarak o meşhur egolarıyla var olma ya da toplumdan adeta uzaklaşma durumunda kaldı. Aramızda kültürü yeniden üreten, yetkin olduğu alanda mütevazı çabalarıyla içerisinde bulunduğumuz ülke ve yerine göre dünyaya sorunlarımızı, durumumuzu ve çözüm önerilerimizi, beklentilerimizi anlatma yolunda bireysel olarak çok çaba ve zaman gerektiren fedakârlıklarla çokça mesafe alan fedakârlarımız da oldu ama en çok eleştirilenler de onlar oldu galiba.
Kimilerimiz de pratik ihtiyaçları öne alarak kurdukları yapılara ve içerisinde bulundukları yapılarda toplumumuzun potansiyelinin yükseltilmesine katkı sağlama çabasını ekonomik olarak destekleme, iş yaratma, alan açma çabasına girdiler ama bu grup da genel olarak bulundukları konuma gelmeleri çoğunlukla bireysel çabalarının sonucu olmasına karşın toplumda sanki ödenmesi gereken bir borcu tam olarak ödemiyorlar“mış” gibi yaftalanmalarından, alan açtıkları ve/veya destek olmaya çalıştıkları tarafından suiistimal edildiklerinden şikâyetçi olarak uzaklaşmaya başladılar.
Şu an kentte yaşayan sayımızın kırsalda yaşayandan çok daha fazla olduğu düşünüldüğünde oturup üzerinde tartışılması gereken, bana göre, kendimizi nasıl yeniden üreteceğimiz ve sürdüreceğimiz olmalı. STK’larımızda ve toplumda bizi bir araya getiren kimlik ve bu kimliğe yönelik yok olma endişesi, yaşadığımız ülke ve anavatanımızda hak taleplerimiz, beklentilerimiz olmasına rağmen benden önceki kuşak ve benim kuşağımın yaptığını yapmaya devam ediyoruz endişesi oluştu bende. Halen kimlik endişesiyle bir araya gelirken konuşmadığımız ama bu kimliğimizin önüne koyduğumuz genel, konjonktürel politik, dini, sosyal, mikro etnik ve coğrafi aidiyet kaygılarımızı esas alan taktik ve stratejiler geliştiriyor ve bunların görülmediğini, saklayabildiğimizi düşünerek adeta kendimizi kandırıyoruz. Kendi kuşağım adına bu arka plan bariyerlerini tartışmadan ve açıkça konuşup bir yere bağlamadan bir sonuca ulaşabileceğimizi düşünmüyorum doğrusu. Beni umutlandıran, görüştüğüm kentte yetişen kuşağın büyük ölçüde bu bariyerlere takılmadığını görmem ve daha nitelikli, odaklı birliktelikler kurmaları. Burada da giderek azalan bir katılımcı sayısı endişelendirmeye devam ediyor.
Acaba diyorum, ayrıştığımız konuları değil birleştiğimiz noktaları öne alarak bir araya gelebilir miyiz? Bir arada ortak üretimlerde bulunabilir ve bir araya gelmemizi sağlayan asgarimiz olan “Kimlik Kaygımız” ve “Hak Taleplerimiz”i birlikte seslendirebilir miyiz? Birbirimizi dönüştürme veya ötekileştirme yerine dinleyerek, anlayarak ve farklılıklarımızın yarattığı zenginliğin farkına vararak çoğalabilir, çoğaltabilir miyiz? Bunu yaparken eleştirilerimizi huzurda, övgüleri ise gıyapta dile getirmeyi hatırlayabilir, böylece ilişkilerimizi şeffaf ve sürdürülebilir kılarak bir arada üretmenin tadına varabilir miyiz? Bir sürü “Acaba!” işte…







