Zeynep Deniz Aslan
Anadili tartışmasını 2026 Türkiye’sinde yapmam zor ve hatta sonuçsuz olacaksa da kendi deneyimimi yok saymak istemiyorum.
Bugün buraya yazma fırsatını bulmuşken köklerime dair yaptığım en büyük hamlemi paylaşmak isterim. Anadilimi anlamaya, hatta az da olsa konuşabilmeye başladım.
Fakat tabii ki tartışma konusu bu değil; konu, bunu nasıl başardığım.
Ya da nasıl başaramadığım…
70’lerde İstanbul’a göçen bir Oset annenin kızı olarak, annemin muntazam konuştuğu Türkçeyi ilkokulda öğrendiğini duyduğumda çok şaşırmıştım. Bana bu, o aklımla hem çok egzotik hem de pek havalı gelmişti sanırım. Çünkü hayatımda çocuk yaştan itibaren bir anadili bilinci yoktu. Bir dil konuşulduğunun farkındaydım fakat bu dilin ne olduğunu veya neden var olduğunu bilecek yaşta ve akılda değildim sanırım. Bu bilinç, ailelerimiz için özellikle 80 darbesinden sonra tehlikeli, hatta ölümcül bir hal almış; belki 20 sene boyunca zaten kapalı olan kültürümüzün iyice içine kapanmasına ve bir yandan da toplumsal alanda başlayan bir asimilasyonun zincirine katkı sağlamıştı. Türkçeyi daha 5-10 yıl önce öğrenen çocuklara devlet eliyle aşılanan bu korkuyu, bu şiddeti tamamen anlamakla birlikte bugün, 2026 yılında geldiğimiz noktada söylemeliyim ki korkunun anadiline faydası yokmuş.
M. İnanç Özekmekçi ve H. Birsen Hekimoğlu’nun 2018’de 18-35 yaş aralığındaki 227 Çerkes genciyle yaptığı “Kayseri’de Yaşayan Çerkes Gençlerinin Kimlik-Siyaset Algısı” başlıklı anket sonucunda edindikleri verilere bakılırsa, anne-babası Çerkes olan gençler, anne-babalarının dil yeterliliği sorulduğunda %89,9 oranında “İkisi de çok iyi düzeyde” derken, kendilerinin dile hâkimiyeti sorusuna %32,6 oranında “Kendimi rahat ifade edecek düzeyde konuşuyorum” cevabını vermiş.
Bu araştırmanın üzerinden geçen 8 senede “anadilinde kendini ifade etme” oranının dramatik bir şekilde düştüğü konusunda hemfikirizdir bence. Bunun sebebi sadece toplumsal baskı olsaydı hiçbir dil kendini muhafaza edemezdi, değil mi?
Ailelerimizin konu her açıldığında anadildeki yetersizliğimizden şikâyetçi gibi görünmelerine rağmen içten içe doğrusunu bildiklerini düşünüyorum. Kültürün, gençleri ve çocukları ve bilhassa genç kızları “aile işlerinden” dışlayan yapısıyla dilin korku veren toplumsal politikaları birleşince bu pratikten mecburen vazgeçilmiş olabilir. Fakat dili yaşatmak ve konuşmak için hâlâ bir alan vardı. Şehir sokaklarında artık konuşulamayan dilin yurdu evler, mutfaklar, salonlar oldu. Ailenin tüm büyüklerinin dili konuştuğu evlerde yeni çocuklar doğdu; fakat ne oldu da bu evlerde doğan çocuklar anadillerini öğrenemedi?
Bizler, o evlerde doğan çocuklar olarak, aile meseleleri, sıkıntılı durumlar ve kötü haberler gibi olayların gerçekleştiğini ailelerimiz anadilinde konuşmaya başladığında anlar olduk. İçeriğini bir türlü çözemediğimiz ama takip ederken de mahrem bir şey dinliyormuşçasına utandığımız bu konuşmalarla dilimizi öğrenmemiz mümkün olmadı.
Dilimiz bizlere gizliliğin, bilmememiz gerekenlerin bir getirisi olarak kodlandı. Düşününce; anadilimiz sokakta zaten yasaklı alanken evde de o hale gelmiş.
Herhalde jenerasyonumdan kimse, evde bilinmesi istenmeyen konuşmaların Türkçe yapıldığını hatırladığını ya da anlattıklarımın gerçekdışı olduğunu söylemeyecektir. Henüz bu hafta sonu tanıştığım Şapsığ bir arkadaşıma konudan bahsettiğimde beni biraz zalim bir yaklaşımım olduğuna ikna etmeye çalıştı, fakat anılarımızın neredeyse bire bir örtüştüğünü gördüğünde diyecek çok bir şey kalmamıştı.
Üzülerek ekleyeceğim bir konu da çocuklarının aksanları ve konuşmalarıyla dalga geçen aileler. Buna dair bilimsel bir çalışmam falan yok; ancak bunu okuyanların ne dediğimi anladıklarını da çok iyi biliyorum. Hâlâ çevremde, ailelerinin başta olmak üzere bizlerin yanında anadillerini konuşmaya çekinen, hata yapacağına inandığı için susan insanlar olduğunu biliyorum. Bu da bana yeterince şey anlatıyor. Böyle bir mükemmeliyetçiliğe diaspora olarak lüksümüz olduğunu sanmıyorum. Neredeyse her iki senede bir “Vatandaş Türkçe konuş!” zamanlarına geri döndüğümüz gündemlerin oluşturulduğu bir ülkede, anadilini muhafaza etme çabasını veren tüm akranlarımla gurur duyuyorum.
Böylece kendime geliyorum… Osetçe konuşan bir anneanneyle büyüdüğüm için, Osetya’ya gidip çat pat konuşmaya başladığımda herkes aksanımı övdü, dilimin çok iyi döndüğünü söyledi. Buna biraz canım sıkıldı; dönen dil zaten benim anadilimdi. Çünkü 25 yılda kendi anadilime dair edinemediğim özgüveni bir ayda edinip konuşmaya başlamıştım. Eh, haliyle can sıkıcı ama insan gurur da duyuyor. Belki dili çok az konuşuyorum ama artık anadili masasına oturdum. Bu da bana şimdilik yetiyor.
Ben böyleysem diasporamızın gençleri de böyledir diye düşünerek içimi döktüm açıkçası. Kültürü eleştirmek, ailelerimizi yargılamak değil, görmezden geldiklerimizi dillendirmek istedim. Belki artık iş işten geçti, dönülmesi çok zor bir noktadayız dillerimiz konusunda; fakat böyle bir fırsat varken çuvaldızı uzatmak istedim. İğne zaten bizim ellerimizde kalacaktır.







