Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

‘Ben Can Atalay’ın annesiyim!’

2025’in haziran ayında Bayan Yanı dergisi için İpek Özsüslü’nün önerisiyle Şükran Atalay’la röportaj yapmıştım. Kısa bir süre sonra LeMan’a korkunç bir saldırı gerçekleşti. Sorumlular yargılanmazken Aslı Aydemir’in davası ise hâlâ sürmekte… Jineps 8 Mart için benden yazı istediğinde bu röportajın yer alması gerektiğini düşündüm. Başta Şükran Hanım ve İpek olmak üzere mücadele içerisinde olan bütün kadınlara sonsuz teşekkür ve minnetle… Tekrar dünyanın ilk feminist mizah dergisi Bayan Yanı’nda yazabilmeyi dileyerek…


Setenay Yarıcı


-Merhaba Şükran Hanım, sizi alanlardan ve medyadan sadece Can Atalay’ın annesi olarak biliyoruz. Bize kendinizi tanıtır mısınız?

-Amasya’da doğdum ben, Amasya’da büyüdüm. Faal bir öğrenciydim, münazaralara katıldım. Güzel sesim vardı, lisenin solisti oldum. Üniversite sınavına girdiğim sene sınav soruları çalındı. Marmara Üniversitesi Eğitim Enstitüsü’ydü o zaman. İngilizce bölümüne girdim. Türk Ticaret Bankası’nda çalışmaya başladım. Okula devam mecburiyeti olduğu için tercih yapmak durumunda kaldım. Okulu bıraktım. 74’te eşimle tanıştık, 75’te Çanakkale’de evlendik. Aynı sene Behice Boran başkanlığında Türkiye İşçi Partisi yeniden örgütlendi. Ben 1978 senesinde Kadıköy İlçe’ye üye oldum.

‘76’da Can doğdu. Can doğduğunda ben 20 yaşımdaydım. Kasımpaşa’da oturuyorduk. Can, Çapa Hastanesi’nde doğdu, hesaplarımıza göre erkendi. O gece Aksaray Bulvar Sineması’nda ilk “Hababam Sınıfı”nı seyredip çok gülmüş, Vefa Bozacısı’nda bozamızı içip eve yürümüştük. Kısaca keyifli bir akşamın sabahına geldi Can. 24 Mart 1976 sabahı 7.30’da meraklı gözleriyle bana baktı. Bir buçuk sene sonra Göztepe’ye taşındık. Sonra 12 Eylül geldi.

-Eşinizle çıktığınız bir programda 12 Eylül şartlarında çok güzel bir çocuk yetiştirdiğinizden bahsettiniz. O iklimde anne olmak nasıldı, Can Atalay’ı nasıl yetiştirdiniz? Tüm bu yaşadıklarınız sizce onun kişiliğini, hayattaki tercihlerini nasıl etkiledi?

-Tabii, babası Amasya’da TİP il başkanlığı yapmıştı. Ondan dolayı aranıyordu, tefrik oldu. Askere gitti. Askerlik uzun sürdü, hastalandı askerde. Daha doğrusu, 12 Eylül şartlarında… Türk Ticaret Bankası’nda çalışıyordum o zaman. Can, bankanın yuvasına gitti. Türkiye’nin en büyük üçüncü bankasıydı. Sarı sendikacılar, kötü yöneticiler yediler bitirdiler bankayı. En sonunda devleti yönetenlerin parmağı girdi. Ama yuvanın çok iyi bir eğitim kadrosu vardı. Can çok mutluydu ve orada sivrilmeye başladı. Folklor oynar, en başta; tiyatrosunda en başta… Sema öğretmeni vardı, çok iyi bir kadıncağızdı. Çok genç yaşta, erkek şiddetinden vefat etti. Can için “Empati yaparak düşünüyor” derdi. Kucaklayıcı, sevgi dolu bir çocuktu… Sonra yine semtimizdeki Faik Reşit Unat İlkokulu, Özel Anakent Lisesi, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Eğitim hayatını Anadolu yakasında tamamladı. O bakımdan şanslıydı. Anakent Lisesi’ndeki tüm yıllarında burs aldı. “Biz de zaten bu parayı harcayacaktık” diye düşünerek, dili gelişsin diye onu yazları hep yurtdışına gönderdik. Dünyaya bakışına da çok etkisi oldu diye düşünürüm hep.

Ortaokulda da çok faaldi, Türkçe, İngilizce tiyatro oyunlarında oynadı. Öykü yarışmasında birinci olduğunu tesadüf eşim okula gittiği için öğrendik. Duygusaldı Can. Okuldaki başarısını ve şikâyetini de söylemezdi. Mesela birisi öldüğünde en çok o ağlardı. Yani tanımadığı kimse de olsa… ‘94’te üniversiteye başladı. Çok okurdu Can. Şimdi geri döneceğim… 12 Eylül döneminde, babamız askerdeyken, anneanne, dede ve teyze bize sahip çıkmaya geldiler. Çünkü o dönem Sirkeci’de bankada çalıştığım için Can’ın okul çıkışlarına yetişemiyordum.



“Takip ettiği Aladağ davasında, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir tarikat ceza aldı”



Ben çocukken de Hayat Mecmuası, Hürriyet gazetesi girerdi evimize. O zaman için bunlar çok büyük bir şey. Üniversiteye ilk başladığı zaman panel yapıyorlar ve saldırı oluyor. Hatta bir keresinde, okula yeni başlayan birini Can’ı vursun diye azmettiriyorlar, bir bıçak elinde çocuğun… Sonra diğeri kaçıyor, çocuk ağlıyor, ağladığına üzülüp sürekli gittikleri kafeye götürüyorlar… Kesinlikle şiddet istemeyen bir çocuktu. Babanın birazcık sesi yükselse onun eteklerine yapışır, benimki yükselse benim eteklerime…

Neticede, üniversitede zor yıllar geçti. Mezun oldu, tabii biraz uzadı okul. Önce özel bir büroda çalıştı, sonra NTV’de ustası Fikret İlkiz ile çalıştı. Daha sonra Mimarlar Odası ve toplu davalar… Takip ettiği Aladağ davasında, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir tarikat ceza aldı. Ama yattılar mı… Bir sürü arkadaşımız çocuklarını engelledi ve uzak tuttu. Bir kısmının çocukları da çok tepkisel oldu: “Siz siyasetle uğraşmışsınız, beni ihmal etmişsiniz.” Bunu da gördük. Biz hem hiçbir şey saklamadan hem de 12 Eylül’ü çok hissettirmeden onu büyüttük.



“Evet, biz yurtdışına çıkmasını söyledik. Çünkü gidişat bizi endişelendirdi tabii. Ama ‘Yok’ dedi. Şunu da söyledi: ‘Bir suçumuz yok ki gidelim.’ İkinci söylediği şey de; ‘Arkadaşlarımı bırakıp gidemem’ oldu”



-Avukatlık pratiğinden Can Atalay’ın ne kadar çalışkan bir avukat olduğunu biliyoruz. Çok önemli davalarda işçi ailelerinin, mağdur ailelerin yanında karşılıksız yer aldı. Farklı bir kariyer izleyip, bu meslekten çok ciddi paralar kazanabilirdi ya da sizin daha önce röportajlarınızda belirttiğiniz gibi yurtdışına gidebilirdi. Neden böyle bir tercihte bulunmadı?

-Yurtdışına kovsanız gitmez. İnsanlar hedeflediği şeyleri yapıyor, biliyorsun. Parayı hedeflersen, paraya ulaşıyorsun. Can için para hiçbir zaman amaç olmadı. Çok büyük istekleri de olmadı. Özel okulda okudu ama marka takıntısı yoktu mesela.

Hiçbir zaman “Bana şunu neden almıyorsunuz?” demedi. Ben ona zorla ehliyet aldırdım. Neden? Ailede şoför benim, bana yardımcı olsun bir yere giderken diye. Sahibi Amasyalı olan bir sürücü kursuna yazdırdım. “Gitmesem olur mu?” dedi. Yani, öyle arabam olsun, evim olsun diye bir amacı yok. Onun derdi başka; okusun, gezsin… Çok güzel gezdi, dünyayı gezdi. Bir tek Uzakdoğu’ya gitmedi galiba. Oraya sıra gelmişti, içeri girdi.

Evet, biz yurtdışına çıkmasını söyledik. Çünkü gidişat bizi endişelendirdi tabii. Ama “Yok” dedi. Şunu da söyledi: “Bir suçumuz yok ki gidelim.” İkinci söylediği şey de; “Arkadaşlarımı bırakıp gidemem” oldu.



“Hediye almayı çok güzel becerir. Şurada asılı güller var ya, teyzesi kurutmayı becerdi. Onları cezaevinden gönderdi. Biz beraber büyüdük onunla”



-Sanıyorum Gezi’ye geldik… Gezi Davası kararının ardından birçok kent suçu işlendi. Hatta artık Kanal İstanbul’u konuşuyoruz. O günden bugüne toplumsal muhalefetin yeterince tepki verdiğini düşünüyor musunuz?

-Düşünmüyorum. Ben, kendi adıma, Gezi Davası’nda yeterli tepki verilseydi bugüne gelmezdik diye düşünüyorum. Hukukçular “delilsiz suç” olarak tarif etti, “Türkiye’de bir ilk” dediler. Hukuk katledildi, hâlâ katlediliyor. Sokaktan ses gelmeyince tepkiler çok cılız kaldı. Gezi’ye neden bu kadar kızıyorlar? Gezi’nin örgütlü bir şey olmadığını biliyorlar.

Benim ofisim İstiklal Caddesi’ndeydi, evimiz de Gümüşsuyu’ndaydı. Can’ın Gezi’de olmasının sebebi elbette ki düşüncesi. Her kademesinde bulunmasının sebebi ise evinin orada olması. Mesela çadırları yaktıkları gece telefonla aradılar; daha yeni banyoya girip yatmıştı. Aranınca, vicdanlı bir insan olarak, bir avukat olarak, nasıl gitmeyeceksin? Ofis penceremizden seyrettik, ne olduğunu anlayamadık. Kimse anlayamadı. Gezi şöyle bir şeydi: Herkes itirazını alıp gelmişti, herkese bir yerinden dokunmuştu. Yürüyerek mahalle bakkalına gittim; Fenerbahçe atkılı, 14-15 yaşlarında çocuklar… “Çocuğum, sakın yukarı çıkmayın, çok fena gaz atıyorlar” dedim. “Biz maçlardan alışkınız, teyze…” dediler. Birisi maçta gazlandığına bozulmuş, oraya çıkıyor. Öyle örgütlü, hükümeti devirmeye yönelik bir şey yok. Gezi, toplumsal bir hareket olduğu için bu kadar tepki gösteriyorlar.

Cebir ve şiddet… Nerede cebir ve şiddet? Sapan mı yakalamışlar? Eğer biri şiddete bulaşıyorsa, yakalayın. Ateş düştüğü yeri yakıyor, biliyor musunuz? Bunu hep söylemişimdir. Diğer insanlar evlerine çekildikleri zaman, herkes kendi derdiyle baş başa kalıyor. Buna şükretmek mi denir, ne denir… “Sağlığı yerinde olsun…” diyorum. Mesela Gülsüm’e (Elvan) söylemişimdir: “Ben senden şanslıyım” diye. Annemin bir lafı vardı: “Taş altında olmasın da dağ arkasında olsun.” Çünkü dağ arkasında olanı görmeye umudun var. Kötülük bir gün değil, tez günde bitecek inşallah…

-Sizce Hatay halkı neden yüzünü görmediği, sadece medyadan ya da sosyal medyadan takip ettiği Can Atalay’ı vekil olarak seçti?

-Bayramlarda, ilk gün gelir: “Anne, ben tatile gideceğim.” İyi, tamam; gitsin. Meğer tatile diye Soma’ya gidiyormuş. Can davayı takip ediyor ama davayı takip ederken de oradakilerle bağ kurmuş. Somalı kadınlar beni görünce, “Bize abi oldu, kardeş oldu, çocuklarımıza baba oldu” dediler. Her türlü dokunmuş insanlara. Seçim çalışmalarına Somalı madenciler gitti, Gülsüm Elvan ve Emsal Atakan gitti. İnsanlar onu gördü orada. Hatay halkı, “İnsanın yaptıkları, yapacaklarının garantisidir” diye düşündü. Çok büyük bir felaket yaşadılar.

İlk kez Erkan Baş özgürlük yürüyüşü yaptığı zaman gittim, gördüm Hatay’ı. Nasıl bir sevgi ve ilgi! Can, keşke gidebilseydi… Çıkarsa yine yüzünü göremeyeceğiz muhtemelen ama o ilk zamanlarda çok daha fazla ihtiyaçları vardı. İlk konteyner kenti TİP kurmuş orada. O yüzden oy verdiler. Can’a, “Bizim meselelerimizle bire bir, amasız, fakatsız, menfaatsiz uğraşacak” diye oy verdiler. Hatay’da iki gün kaldım, o sevgiyi gördüm ve yaşadım. Seçim çalışmalarına ben katılmadım; kazanacağını biliyordum. Hani hisseder ya anneler…

-Anneler hisseder demişken, daha önceki röportajlarınızda sokakta, her yerde Can Atalay’ın annesi olduğunuzu insanların tepkilerini ölçmek için söylediğinizi belirtmiş ve hiç kötü tepki almadığınızı söylemiştiniz. Aldığınız iyi tepkiler nasıl, biraz daha açar mısınız?

-Tavırları değişiyor insanların. Geçtiğimiz 5 Mayıs’ta Taksim’de düştüm, kolumu kırdım. Divan Oteli’nin önünde 20-25 dakika ambulans bekledim. Bana “Kimi arayalım?” diye soruyorlar. Hangi hastaneye yatıracaklar, ona göre insanları arayıp haber vereyim diye düşünüyorum. Bir yandan da iç çekiyorum: Şimdi Can olsa, Can’ı arardım diye…

Eşimi arasam, evimizden yetişebilmesi mümkün değil. En sonunda bir anda, “Ben Can Atalay’ın annesiyim!” dedim. Bir anda Divan Oteli’nin elemanları geldi, biri elimi tuttu. Sonra ambulansa bindirdiler. Ambulansta da doktor, “Hiç merak etmeyin, ben de sizin bir oğlunuzum” dedi. Hastanede de Can’ın annesi olduğumu öğrenen birisi, bana sevgilisinin yurtdışında Can için yaptıkları eylemin fotoğrafını gösterdi. Hiç onaylamayan yok mudur? Öyle birisi varsa bile gelip bana söyleyemedi. Çünkü yaptıkları o kadar açık ve sarih ki… Bilmiyorum, Can başka bir sesti… Evet, hiçbir kötü tepkiyle karşılaşmadım. “Hatay Günleri”nde komşularımla eylem yaptık; hafta arasıydı, 30-35 kişiydik. Onların teklifiydi. Şimdi diyorlar ki: Can çıkınca biri dokuz tane meze yapacak, biri et getirecek… Hatta biri miting yapmayı teklif etti. Sonra bir panel yaptık, 500 kişi geldi.

Şükran Atalay ve Setenay Yarıcı (ayakta)

-Bu süreçte sizi ve eşinizi mücadele içerisinde, “Adalet Nöbetleri”nde hep dimdik, dinç ve genç görüyoruz. Bize anne-babalığın hiç bitmeyen bir görev olduğunu hatırlatıyorsunuz. Oğlunuz tutuklandıktan sonra gündelik hayatınızda neler değişti? Bu koşullarda anne olmak nasıl?

-Ben hep şunu söylüyorum, bir evlat anne-babayı seçemez ama biz evladı isteyerek dünyaya getiriyoruz. O yüzden, ölümümüze kadar desteklemek durumundayız. Neticede bizim yetiştirdiğimiz çocuk. Biz de nedeniz bir anlamda. Uzak tutsak belki böyle olmayacaktı. Güzel şeyler değil… Haftada bir gün Silivri’ye gidiyorsun. Ortada fol yok, yumurta yok… Birileri sevmiyor, birileri istemiyor diye. Böyle kirli bir şey yok.



“Birileri rahat etsin diye birilerini şeytanlaştırmak istiyorlar ama bunu da yapamadılar”



Birileri rahat etsin diye birilerini şeytanlaştırmak istiyorlar ama bunu da yapamadılar. Can ve diğer çocuklar özelinde böyle bir şey yapamadılar. Kaldırması zor, kolay bir süreç değil. Neyse ki birikimli, okuyan insanlar. Ben hasta oldum mesela. Tansiyon görmemiştim, tansiyon hastası oldum. Anksiyete hastası oldum. Üç günlük dünyada, birileri kendi düzenini sürdürecek diye senin iyi yetişmiş, insancıl, pırıl pırıl evladını alıyor, içeri koyuyor. Ne gerek var? O orada, biz de burada cezaevindeyiz. Bekliyoruz… Ama neyi bekliyoruz, onu da bilmiyoruz.

Bunun haricinde, cezaevinde her şey para. Ev gibi masraf var. Özelleşmiş bir yer orası. Sanki biz istedik, gittik. Elektrik parası, yemek parası… Her şey para. İlk girdiklerinde televizyon, bulaşık makinesi alacaksın… Mektup atacaksın, tanesi 100 lira. Can gibi bir adamı düşün, çok mektup geliyormuş. AVM var orada. Başka bir yerden çamaşır almayın diyorlar. Her şeyimiz özelleşmiş.

-Oğlunuzla en çok ne yapmayı özlediniz?

-O kadar yorgundu ki… Gelir, üç gün kalır. Şurada uyurken başını kaldırıp, “Anne, ne yiyeceğiz akşam?” deyişini özledim. Dinleniyor şimdi… El ele tutuşup denize girmeyi özledim mesela, birlikte zaman geçirmeyi özledim. Birlikte tatile gitmeyi özledim. En son o sene, tatile gideceğiz; “Baban sana ait” dedim. Çünkü eşim, gittiğimiz yerde diyalize giriyor. “Tamam anne” dedi, gitti…



Can Atalay
Can Atalay kimdir?

1976’da İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Sosyal Haklar Derneği’nin kuruluşunda yer aldı. NTV’nin hukuk biriminde çalıştıktan sonra Mimarlar Odası’nın avukatlığını üstlendi. Mimarlar Odası’nın avukatı olarak Validebağ’ı savundu, Gezi’de Taksim Dayanışması’nın avukatlığını yaptı. Kendisi gibi tutuklu avukat Selçuk Kozağaçlı ile Soma, Ermenek, Aladağ Yurt Yangını, Çorlu Tren Kazası, Hendek Havai Fişek Fabrikası gibi çok önemli toplumsal davalarda karşılıksız olarak işçi ailelerin, mağdur ailelerin yanında oldu.

Avukatlığını yaptığı Gezi Davası’nın daha sonra sanığı oldu. 2015’te beraat kararı verilmiş olan Gezi Davası’nın 2019’da tekrar açılmasının ardından 2022’de hakkında 18 yıl hapis cezası kararı verildi. 2023 genel seçimlerinde, Türkiye İşçi Partisi’nden Hatay milletvekili seçildi. Milletvekilliği yapabileceğine dair AYM 2 kez karar vermiş olmasına rağmen vekilliğinin düşürülmesi, Türkiye siyasi tarihine anayasa krizi olarak geçti. Silivri Cezaevi’nde siyasi rehinedir.



 

Yazarın Diğer Yazıları

Uzmanlar, kız kaçırma vakalarını yorumladı

Sohum’da yaşayan bir kişi, 4 Şubat’ta Cigerda Köyü’ndeki okuldan 13 yaşındaki bir kız öğrenciyi kaçırarak evine götürdü ve kızın akrabalarına niyetinin evlenmek olduğu haberini...

Kadınların siyasi rolü

Suriye Kültür Bakanlığı tarafından 5-17 Şubat tarihleri arasında düzenlenen “Şam Uluslararası Kitap Fuarı” kapsamında “Suriye’de Siyasi Katılım… Suriyeli Kadınlar için Aktif Bir Role Doğru”...

Yoksulluğun kadın hali

Güneydoğu Belediyeler Birliği, Diyarbakır’da kadınların yaşadığı derin yoksulluğu tespit etmek ve yaşanan eksikliklere çözüm bulmak adına “Yoksulluğun Kadın Hali: Diyarbakır’da Eşitsizliğin Haritası” adıyla bir...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img