Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Cesarettir güzel olan…

Halamın neşeyle getirdiği bisiklet, balkonda bir süre yattıktan sonra güpegündüz balkona tırmanan hırsızların hedefi oldu. Bisiklet çalınmadı ama hırsızlar aşağıya atmaya çalıştıklarında öyle zarar gördü ki bir daha iflah da olmadı.

Beni ziyadesiyle üzen bu olay babaannemde sevinç yarattı. Bir kızın bisiklet kullanması fikri zihninde o kadar büyümüştü ki kendiliğinden yasak koyamasa da gerçekçi bir itiraz bulamıyordu. Hırsızlar, onun yerine çözdüler sorunu.

Daha sonra eve gelen patenler o kadar şanslı değildi. Babaannem buna itiraz edecek nedeni aramakta çok zorlanmadı: “Bu çocuk düz yolda yürüyemiyor, bunların tepesinde maazallah…” diyerek patenleri ortadan kaldırdı.

Babaannemin sporla ciddi dertleri olduğunu düşündüğüm o sıralarda, karşı apartmanımızda oturan, okullarda gönüllü halk oyunları dersi veren ve Kayserili bir Kabardey olan Kâmil Bey’le konuşması sayesinde sorunun ne olduğunu anladım. Muhtemel bir yaralanma halinde vücudumda oluşabilecek hasar, bir Çerkes kızına uygun muydu?

Ben, “Çerkes kızlarının” porselenden yapıldığını düşünürken, başka bir gelişme daha yaşandı. Dedem, sınıftaki arkadaş seçimlerimi sorgulamaya başladı: “Neden hep kızlarla arkadaşlık ediyorsun, erkeklerle de konuş. Biz seni bir ordu içine girsen dimdik olacağın şekilde yetiştirdik, bizim kızlarımız mert olur.”

Dedemin tarifine göre, Çerkes kızları çeliktendi. Kafam giderek karışıyordu.

Asıl büyük karmaşa ise amcam beni atış poligonuna götürdüğünde yaşandı. Ne olursa olsun zarif ve sakin olmamı bekliyordu. Elimde silahla “zarif bir şekilde” atış yapmanın zorlayıcılığı bir yana, bunun gereğini de bir süre anlamadım. Sürekli kitap okunan bir evde büyürken silahlara nasıl bir ilgim olabilirdi? Amcam, “kültürel bir merak” diye üstünkörü geçse de Çerkes kızlarının kültürleri yüzünden yapmak zorunda kaldığı şeyler giderek sıkıcı bir liste halini almaya başlamıştı.

Liseye geldiğimde, sakin, uzun boylu, yüzünde ve dizlerinde yara izi olmayan, spora gitmeyen ama atış talimine giden ve antimilitarizme inanmaya başlayan bir Çerkes kızı olarak yaşamaya alışmıştım. Çerkes kızı olmak kolaydı, yaralanmayacak, erkeklerle konuşurken özgüvenli davranacak, kimseyle gereğinden fazla yüz göz olmadan yaşayacaktım.

Buna karşılık, bedensel bütünlüğün korunmasına ilişkin kıstaslar beni sıkmaya başlamıştı. Bir sivilce ya da fazladan bir kilo ya da talihsiz bir kaza nasıl bir sorun yaratabilirdi?

Yavaş yavaş dünya çevremde şekillenirken, Çerkes kızı olmakla arama engeller girmeye başladı. Eskisi gibi yarasız beresiz olmak da hedeflerimi vurmak da ilgimi çekmiyordu ama başka bir şeyle ilgilenmeye başlamıştım: Hayat.

Sakınan göze batan çöp misali, üniversiteye geçtiğimde o güne kadar geçirmediğim büyüklükte bir afet geçirdim ve o itinayla korunan, tek bir iz kalmasın diye kantaron yağlarıyla ovulan vücudum pek çok yerinden hasar aldı. Bu olay, aile tarihimize büyük bir felaket olarak geçti.

Çerkes kızları da yaralanır

Irvin Cemil Schick tespitini yapmasaydı, babaannemin şekilciliği benim dünyamda bir yer bulur muydu bilmiyorum. Schick, “Çerkes Güzeli” eserinde, Kafkasyalı kadınların şeffaf sayılacak kadar beyaz olduğunu ve köle pazarlarında ne kadar makbul sayıldığını anlatıyor. Bizimkiler Kafkasya’dan soykırımdan önce ayrılsa da düşünce dünyalarında beyazlık, pürüzsüzlük gibi kavramların yaşadığı aşikâr.

Üstelik, buna bir de bitimsiz âdetler ekleniyor. Çekirdek ailemizde kızların ve gelinlerin sesi çıkıyordu ama sessizliğin yüceltildiği aileler uzağımızda değildi. Dedem sayesinde ailenin kadınları eşitlikçi büyüse de yargılayıcı kriterlerden kaçamadılar.

Oysa, bugünden bakınca, tarihin bu kadar acıyla savurduğu bir coğrafyanın ancak kadınların dirayeti sayesinde direnebildiğini görmek işten değil. Ağıtlara kadar sinen, bebeklerinin ardından denize atlayan anneler, köyünü kanının son damlasına kadar savunan kadınlar, köle olarak satıldıkları yerlerde varlıklarını unutmamak için mücadele eden genç kızlar… Çerkes kadınları kâğıt gibi bembeyaz ciltleri, dik duruşları ve incecik silüetleri dışında asıl bu hikâyelerle hatırlanmayı hak etmiyor mu?

Seçtiğim meslek sayesinde bu konuda düşünmeye devam ettim ve meslekte kendime kerteriz olarak aldığım bir isim, düşüncelerimi toparlamayı kolaylaştırdı: Anna Politkovskaya. Kır saçlarıyla makbul güzellik normlarının dışında duran bu kadın, öleceğini bile bile gazetecilik yapmakta ısrar edenler arasındaydı. Üstelik bunun için Kafkasya’yı; acıları ve kadınları görmezden gelmenin normal olduğu bir coğrafyayı seçmişti.

Otopsi raporuna göre, öldürücü darbe başına gelmişti. Putin’in doğum gününde, 2006 Ekim’inin 7’sinde, bir apartmanın asansöründe dört kurşunla öldürüldü. Daha önce, Beslan’a giderken uçakta yediği yemekten de “zehirlenmiş”, bu saldırıdan nasılsa kurtulmuştu.

Çeçenya’daki savaş suçlarını yazarken tereddüt etmeyen Politzkovskaya, kadınların dramlarına da bakıyordu. Çeçenya’da ölmeden hemen önce, yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“5 Ağustos 2006’da, Çeçenya’da kendi halinde bir köy olan Kurçaloy’un küçük merkezi meydanında, kadınlardan oluşan bir kalabalığın ortasında duruyordum. Çeçenya’da benim yaşımdaki pek çok kadın tarafından tercih edilen tarzda, başı tamamen örtmeyen ancak bütünüyle de açıkta bırakmayan şekilde katlanmış ve bağlanmış bir başörtüsü takıyordum. Bu önlem tanınmamam için gerekliydi ve tanınmam durumunda neler olacağını hiç kimse bilemezdi.”

Onu koruyan da Çeçenya’nın kadınlarıydı:

“Olanları gazetemde yorum yapmaksızın, ayrıntılar konusunda hiçbir hata olmamasına çok büyük özen göstererek yazdım. Çeçenya’ya, gazetenin makalenin yayımladığı sayısıyla tam olarak aynı zamanda vardım. Kalabalıktaki kadınlar beni gizlemeye çalıştılar; çünkü Kadirov’un adamlarının orada bulunduğumu bilmeleri durumunda beni oracıkta vuracağından emindiler. Bana Kadirov’un alenen beni öldürmeye yemin etmiş olduğunu hatırlattılar. Gerçekten de Kadirov, hükümetinin bir toplantısı sırasında artık sabrının taştığını ve Politkovskaya’nın ölüme mahkûm edilmiş bir kadın olduğunu söylemiş. Bana bunu hükümet üyeleri anlattılar.”

Politkovskaya’nın kadınlar tarafından korunması tesadüf değil. Pek çok savaş suçunun yanında, 2000’de Rus Albay Yuri Budanov’un 18 yaşındaki Çeçen kızı Elza Kungayeva’ya tecavüz ettikten sonra öldürmesini de o takip etmişti.

***



“Kafkasya’nın kadınlarını tanımlayacak bir şey varsa, o da her koşulda ortaya çıkan kararlılıkları ve cesaretleridir”



Çerkes kadınları gerçekten de söylendiği kadar güzeldir belki. Bütün bir ırkı kim tarafından ne zaman oluşturulduğu bilinmeyen kriterlere sıkıştırmak ne kadar sağlıklıysa, bu sonuç da bu kadar sağlıklı. Buna karşın, Kafkasya’nın kadınlarını tanımlayacak bir şey varsa, o da her koşulda ortaya çıkan kararlılıkları ve cesaretleridir.

Bir Çerkes kadını olarak, cesaretimle anılmak isterim. Bir sürü kritere, engellemeye, şablona rağmen, kimliğimizi kaybetmeden, kimliğimize sıkışmadan ve kimliğimizin sınırlarını belirlemeye çalışarak yaşamak, beyaz bir cildin, dik bir duruşun ve asil bir salınmanın ötesine geçmek, gerçek bir saygıyı hak ediyor.

Tıpkı 1919 yılında Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti’ni kuran soydaşım kadınlar gibi. Tıpkı hikâyelerimizi yazmaya çalışan Anna Politkovskaya gibi, tıpkı hikâyesi yazıldığı için unutulmayan Elza Kungayeva gibi ve tıpkı hikâyeleri yazılamadığı için artık hatırlanmayan nice Çerkes kadını gibi…

Yazarın Diğer Yazıları

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img