Diaspora zihinlerinde kimlik inşası yeniden keşifler üzerinden ilerler. Benim deneyimim de hem bu toplulukla temasımın sınırlı hem de ev içi aktarımın zayıf olması gibi sebeplerden Çerkeslik ile ilişkim erken dönemde ve güçlü bir aidiyet ile değil, zamanla daha çok şey öğrendiğim ama hep sınırlı olan türdendi.
Bu sınırlı ilişkimi biraz olsun derinleştirmek için üyesi olan kimseyi öncesinde tanımadığım bir derneğin düzenlediği bir Yılbaşı Gençlik Gecesi etkinliğine katıldım. Bu etkinlikte kış gündönümüne ait pagan dönemden kalma ritüellerin de yaşatıldığı, her ayrıntısıyla düşünülmüş iyi bir gece geçirdim. Mumlarla süslenmiş bir ağaç karşısında dualar ve kışın ruhunu temsil eden bir maskotla Kafkasya’nın unutulan pratiklerini Bahçelievler metrobüse 8 dakika yürüyüş mesafesi uzaklığında tekrar gözlemleme fırsatı bulduk.
Gecenin katılımcılar için siyah ve kırmızı renklerini tercih etmemiz yönünde bir kıyafet kuralı vardı. Günlük hayatımda pek tercih etmediğim bu renkler yerine o gece bej rengi bir elbiseyle gittim etkinliğe. Meğer o salonda renk tercihinden bu denli uzaklaşan tek kişi benmişim.
Eşyamı bırakmak için giyinme odasına yönlendirildiğimde bir salon büyüklüğündeki odanın tamamen kadınlarla dolu olduğunu gördüm. Herkes büyük bir enerjiyle makyaj yapıyor, üstünü değiştirip sohbet ediyordu. Oradaki kadınlara yakındaki AVM’ye gidip hızlıca uygun bir şeyler alıp geleceğimi söyledim ve döndüğümde etkinliğin önemli bir kısmını kaçırıp kaçırmayacağımı sordum. Siyah bir parça almak için AVM’ye gitme niyetimi duyan kızlardan biri, çantasından yedek siyah elbisesini çıkarıp bana uzattı.
Hiç tanımadığın birine kıyafet ödünç vermek için iki kişinin arasında temel bir güven duygusunun oluşmuş olması gerekir ancak elbisenin sahibi adımı bile bilmiyordu fakat aramızda bu güveni tesis eden, adını o an koymakta zorlandığım soyut bir ilişki vardı. Etkinlik süresince bize sunulan diğer her şey ne kadar bu kültürün bilmediğim ritüellerini tanıtsa ve beni etkilese de kadınlarla olan paylaşımlarım gözlemci statüsünden çıkarıp beni daha çok kültürün içinde hissettirdi. Etkinliğin devamında ise Denef ve Özge benimle tanıştılar, etkinliğin sonunda eve Denef ve babası tarafından bırakıldım.
O gecenin sonrasında üzerine uzun uzun düşünme fırsatı buldum. Kültürün, kendi deneyimim özelinde yalnızca ritüeller, semboller ve türevi malzemeler üzerinden aktarıldığı gibi bizzat yaşadığım gündelik temaslar aracılığıyla da çok daha canlı ve samimi bir şekilde bana geçtiğini gördüm. Çünkü belirli ‘performanslar’ veya ‘törenler’ insanı bir özne haline getirmekte yetersiz, aksine kişiyi izleyici konumuna hapsediyor. Diasporada kültürün sadece sergilenen bir şey değil, içine nüfuz edebilen ve yaşanan bir gerçeklik haline girebildiği alanlar sınırlı olabiliyor. Bu karşılaşmaların sınırlı olması kişinin kültürü ile bağını doğal bir akıştan çıkarıp ziyaret edilen donuk hatıralardan ibaret kılma ihtimalini içerisinde taşıyor.
Nira Yuval-Davis, “Cinsiyet ve Millet” kitabında etno-milliyetçi ve fundamentalist bir yaklaşımın kadınlara nasıl kültürün sembolik taşıyıcısı olma rolünü yüklediğinden bahseder. Genel anlamıyla fundamentalizm, anlamı değişen ve dönüşen toplumsal kabullere karşı, “asli” ilkelere geri dönmeyi savunur. Yuval-Davis’in bizlere gösterdiği bu temsiliyet görevini kadınların hayatında mikro ve makro ölçekte gözlemlemek mümkün. Bir kadın mensubu olduğu dini grubu, milliyetini veya soyadını, grup içi ‘yanlış’ kabul edilen belli davranışlarda bulunarak o topluluğun itibarını sarsma potansiyeline sahiptir. O toplumun ahlakı da kültürü de kadınlarının kamusal alan ya da özel hayatı fark etmeksizin görünür seçimleriyle tehdit altındadır. Topluluk kendi sınırlarını tam da bu seçimler üzerinden inşa eder. Bu sınırlar, topluluktaki herhangi bir kadının bedeninin ne kadarını göstermesine izin verileceği veya hangi toplumsal rolleri ne kadar aktif üstlenebileceği gibi farklı kriterlerle belirlenir. Bunun en somut örneklerini baskıcı rejimlerin kadınların örtünme biçimini ve genel yaşam tarzını kural ve kanunlara bağlayışında, diaspora topluluklarında ise topluluk içi evlenme pratiklerinin kontrolünde görebiliriz.
Ancak kadınlara yüklenen bu temsil görevi ve kültürün aktarımını koruyan bu katı sınırların pek bir faydası yoktur; aksine kültürü yaşayan bir paylaşım olmaktan çıkarıp sadece uyulması gereken kurallara hapseder. Oysa kültür; ritüeller ve hiyerarşi içeren formuna rağmen, yatay ilişkilerle ve duyguların paylaşımıyla esneyebilen çok daha dinamik bir olgudur. Benim kültürle olan ilk temaslarım da dil üzerinden tam bu dinamik alanlarda, anneannem Fatma ve onun kız kardeşlerinin düzenli buluşmalarında gerçekleşti. Öğrendiğim ilk kelimeler de onların elinden yediğim yemeklerin ve malzemelerinin isimleriydi.
Bu aktarım yalnızca şefkatli paylaşımları değil sınırlayıcı tavırları da içeriyordu. Topluluğun ayıp olan davranış kodlarını kadınların birbirine aktardığı bir mekanizma yok değildi. Benim deneyimimdeki gibi farklı katmanlar birleşerek diaspora zihinlerinde kimliğe ve kültüre karşı kompleks bir aidiyet oluşturuyor. Bu katmanlı ortak hafıza şehir değiştirip üniversiteye başladığımda tanıştığım Çerkes kadınlarla kurduğum ilişkide epey görünürleşti. Bu kadınlarla aramızdaki bağ, ortak hobilerle veya uzun paylaşımlarla büyüyen klasik bir arkadaşlık tanımına sığmadı. Birbirimizle geçirdiğimiz vakit sınırlı olsa da bir dernek çıkışı beni evime kadar bırakan, elbisesini paylaşan kişiyle aramda oluşan bu anlık yakınlık, aynı duygulanımsal haritanın parçası olmamızın bir sonucu. Diasporada kız kardeşlik birbirinden epey farklı ama ortak hafızalarımızın yarattığı bir güven ağı ile örülmüş spontane dayanışma anları üzerinden kuruluyor.







