Türkiye’de yaşayan halklardan ve inançlardan kadınlara sorduk: “Türkiye’de ve sizin kültürünüzde kadın olmak üzerine neler söylemek istersiniz?” Aysel Gürel Kayaoğlu, Çiğdem Demir, Dilek Odabaş, Esma Bektaş, Fatoş Kaytan, Katrin Nikolau, Kayuş Çalıkman Gavrilof, R. Irmak, Sennur Yılmaz, Sevilay Refika Kadıoğlu ve Sosin Aslan yanıtladı.
Dünya, kadınların omzu üzerinde yükseliyor
Arap Alevi kadın olarak yaşamını sürdürmenin diğer topluluklardan farklı yönleri olsa da çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta erkek egemen bir toplumda yaşıyorum, ne kadar fark edebilir ki.
Arap Alevi kadın olarak yaşamını sürdürmenin pozitif yönleri olduğu gibi negatif yönleri de vardır. Erkek egemenliği maalesef bu kültürde de mevcuttur. Her ne kadar evin idaresi, mali yönetimi kadının elinde olsa da dışarıdan bakıldığında aile reisi aslında erkektir. Kendi ailemi ele alırsam; akraba veya komşulardan herhangi biri bizden bir şey istediği zaman veya bizimle önemli bir konu hakkında konuşulacağı zaman muhatap olarak eşimi almaktadırlar. Bayram, düğün, nişan gibi davetler bizim kültürde erkek ismine olur, kadın ismine olmaz, bu durum benim açımdan rencide edicidir. Her ne kadar çekirdek ailemle ilgili meseleler hakkında eşimle konuşup birlikte ne yapacağımıza karar veriyor olsak da son kararın yine ve çoğunlukla eşimde olması hoşuma giden bir durum değildir.
Üniversiteye giden 2 çocuğum var, onların bakımı, beslemesi, büyütmesi, eğitimi, sorunlarının çözümü anne olarak bana aittir, babanın bu konularda katkısı çok azdır. Evin bütün işleri; temizlikten yemek yapmaya, çamaşır ve bulaşık yıkamaktan ütüye kadar her iş bana düşmektedir. Ayrıca tarla işleriyle de ben ilgileniyorum, tarlada sebze ekileceği zaman, bakımı yapılacağı zaman veya hasat yapılacağı zaman bütün bunlarla ben ilgileniyorum. Zeytin bahçemiz de var, bahçeyle ilgili bütün işlerden de ben sorumluyum. Zeytin toplama zamanı geldiğinde tek başıma bu işi yapamayacağım için birkaç kadın işçi tutup birlikte zeytinleri topluyoruz, zeytinleri topladıktan sonra yağının çıkarılması için sıkım fabrikasına götürmek bana düşüyor. Genellikle sabah fabrikaya giderim, sıram gelene kadar beklerim, zeytin sıkılıp yağı çıkarıldığında yağı alıp eve dönerim, bu da bütün günümü almaktadır.
Çocuklara bakmanın yanı sıra eşime de bakıyorum, o da bir nevi çocuk sayılır zaten. Eşim lokantada aşçı olarak çalışıyor ve kendi işi dışında hiçbir sorumluluğu olmadığını düşünüyor, dolayısıyla yukarıda bahsettiğim bütün yükler benim sırtıma binmektedir. Mali işlere de ben bakıyorum, en azından eşim bu konuda bana güveniyor ve maaşını bana teslim ediyor.
Ailevi meselelerde eşimle eşit söz hakkına sahip olsam da çok önemli meselelerde karar verici eşim olur maalesef. Yukarıda bahsettiğim sorumluluklarım haricinde dışarı çıkıp arkadaşlarımla buluşmak, gezmek, onlarla bir kahve içmek istediğimde veya kendim için alışveriş yapmak, yürüyüşe çıkmak, spor salonuna gitmek veya açık havada spor yapmak ya da hobi olarak bir şeyler yapmak istediğimde hiçbir engelim yoktur, zaten kültürel olarak da böyledir, yani kadının en azından bu konularda serbestliği vardır. Araba ve motosiklet ehliyetim olduğu için doğal olarak alışverişe ben gidiyorum, evin ihtiyaçlarını ben karşılıyorum, resmi dairelerdeki işleri ben hallediyorum.
Dini ritüellere gelince; Arap Alevi toplumunda dini yönden kadınlara hiçbir sorumluluk yüklenmemiştir, dolayısıyla bu konuda da rahatım ve bundan mutluluk duyuyorum. Yılda bir defa kurban kesimimiz olur, yani bir tür dini bayram, orada kadınlar erkekler bir arada çalışır, birlikte işbölümü yapılır, herkes katkı sağlar, çoluk çocuk, konu komşu bir arada olunur, bu da dini bayramlarımızın güzel ve eğlenceli tarafıdır. Kültürümüzde namaz niyaz, oruç, hac gibi yükümlülükler yoktur, ben de hiçbirini yapmam, bana her zaman tutsaklık gibi gelmiştir, bu yönden de şanslı hissediyorum kendimi. Dini yönden bizim buralarda türbeler çoktur, çokça türbe ziyareti olur, isteyen istediği zaman türbeye gider, duasını yapar, kurbanını keser, dileğini diler, ben de bazen türbelere giderim, manevi yönden iyi hissederim ama türbeler için de zorunluluk yoktur bizim kültürde.
Eşimle ilişkime gelince; eşimle her şeyi konuşuruz, paylaşırız, mahrem bir konu olmaz aramızda, kararları genellikle ortak veririz ama daha önce de söylediğim gibi gene de son karar verici eşimdir çoğu zaman.
Evli olduğum için eşimin akrabalarıyla görüşme zorunluluğum var; anlaşamasam, sevmesem de ziyaretlerine gitmek, evlerinde veya tarlalarında iş varsa yardım etmek, bayramlarda ziyaretlerine gitmek, Kurban Bayramı ise onlara yardım etmek, düğün-nişan-cenazelerde yanlarında olmak zorundayım. Bütün bunlar toplumda kadın olmanın sonuçlarıdır, bu açıdan bu kültürde de değişen bir şey yok.
Yani anlayacağınız dünya, kadınların omzu üzerinde yükseliyor ancak bunu erkek yapıyor sanılıyor bu kültürde de…
R. Irmak
52 yaşında, Samandağ/Hatay

Türkiye’de kadın olmak ve Zaza kültüründe kadın olmak
Kadın, hangi coğrafyada ve hangi kimlik içinde şekillenirse şekillensin; aynı direnişi, mücadeleyi ve var olma çabasını taşır. Eğitim hakkı alınan, erken yaşta evlendirilen ve yaşadığı çevrede dışlanan milyonlarca kadın vardır. Birçok ülkede kadınlar, erkekle aynı işi yaptıkları halde daha az ücret almaktadır. Kadına yönelik şiddet küresel bir sorundur; insan ticareti, zorla çalıştırma ve istismar gibi ağır ihlaller çoğunlukla kadını hedef almaktadır.
Türkiye’de kadın olmak; bazen yüksek sesle haykırmak, bazen de suskun bir şekilde direnmek demektir. Hayatın bütün yükünü omuzlayan da, kendini ispatlamaya çalışan da yine kadındır. Toplum kadını tek bir kalıba sığdırmak ister; kadınların nasıl davranması, konuşması, giyinmesi ve hatta hangi mesleği seçmesi konusunda ‘ideal kadın’ modelleri dayatır. Kadınlar tanıdığı erkek tarafından fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddete maruz bırakılmaktadır. Erkek için sıradan sayılan eylemler, kadın için yargılama sebebi olabilmektedir.
Türkiye’nin en acı gerçeklerinden biri de kadın cinayetleridir. Her yıl onlarca kadın; sadece ayrılmak istediği, kendi hayatına dair karar aldığı veya itaat etmediği için öldürülüyor. Kadın cinayetleri sadece bireysel bir öfke patlaması değil, kadını eşit bir insan olarak değil; mal, namus, mülk gibi gören ataerkil zihniyetin sonucudur.
Özgecan Aslan (Mersin’de minibüs şoförü tarafından öldürüldü)…
Emine Bulut (Eski eşi tarafından kızının gözü önünde öldürüldü)…
Gülistan Doku (Munzur Üniversitesi’nde öğrenci; kaybolmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen kendisine ulaşılmadı ve failleri bulunamadı)…
Örneğini çoğaltabileceğimiz kadın cinayetleri, reddedilmeyi kabul etmeyen bir zihniyetin sonucudur.
Eğitim alanında ne kadar ilerleme sağlansa da, kırsal bölgelerde erken yaşta evlilik, okulu bitirmeden terkler bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir.
Yasalar kadını korumak için var. Yasayı uygulamada yaşanan eksiklikler ve ihmaller korumayı yeterli kılmıyor.
Türkiye’de kadın olmak, zorluklara rağmen özgür ve güçlü durabilmektir.
Zaza kültüründe kadın ise kültürel hafızanın merkezinde, sözlü kültürün taşıyıcısı olarak yer alır. O sadece itaat eden değil; direnen, ağıt yakan ve aslında tarihin sözlü arşivini tutan kişidir. Yas tutarken unutmaz, unutturmaz. O ağıtlarda sadece acı değil; hafıza, direniş ve kimlik vardır.
Tarihsel süreçte kırsal bölgelerde yaşam alanı ev, tarla işleri ve hayvancılıkla sınırlanan Zaza kadını, eğitim imkânlarının kısıtlılığı nedeniyle erken yaşta evliliklerle karşılaşmıştır. Ancak günümüzde tablo değişmektedir; artık Zaza kadınları üniversiteye gitmekte, eğitim almakta ve eğitim sahibi olmaktadır. Özellikle Alevi-Zaza inancında kadının cemlerde aktif rol alması, semah dönmesi ve söz sahibi olması, toplumsal kararlardaki gücünün bir göstergesidir.
Dersim’de kadınlar arasında güçlü bir dayanışma geleneği vardır. Dersim’de dağın, suyun, toprağın ve her canlının kutsal sayıldığı bu kültürde kadın, doğa döngüsünün aktif bir parçasıdır. Tarihsel travmalara rağmen Dersim kadını kültürel kimliğini korumayı başarmıştır.
Türkiye’de ve Zaza kültüründe kadın olmak, ataerkil yapı ve sınıfsal baskılara karşı her gün yeniden var olmaktır. Tüm zorluklara rağmen kadınlar; sporda, sanatta, akademide ve sivil toplumda güçlerini göstermeye devam ediyor. Hak arama mücadeleleri ve dayanışma ağları her geçen gün daha da büyüyor.
Maya Angelou’nun dediği gibi: “Bir kadın, mümkün olduğunu bilmeden kendisi için ayağa kalktığında, tüm kadınlar için ayağa kalkmış olur.”
Çiğdem Demir
Haklarını bilen bir kadın…
Türkiye’de kadın olmak çok zor… Her zaman ikinci bir özne, her zaman değersiz kullanılacak bir obje (evde, işte, işyerinde)…
Bizim kültürümüzde (Rum toplumunda) kadın kutsal, anne kutsal… Her alanda söz sahibi, saygın, evin direği. İşyerinde, hele ki kendi işi ise, başarılı, haklarını bilen bir kadın…
Katrin Nikolau
Roman kadınları sadece ayrımcılık bağlamı üzerinden anlatmak eksik kalır
Türkiye’de kadın olmak, çoğu zaman yaşamın her alanında “eşit yurttaşlık” hakkını fiilen kurmaya çalışmak ve bu hak için sürekli bir uğraş ve emek vermek anlamına gelmektedir; çünkü kadınlar olarak hem aile içinde hem iş yaşamında hem de kamusal alanda, geleneksel toplumsal cinsiyet beklentileriyle ve bunların ürettiği görünmez/görünür engellerle sürekli karşılaşma riski altında yaşamayı beraberinde getirir.
Kadından “iyi anne, iyi eş, iyi evlat” gibi rollerin kusursuz biçimde yerine getirilmesi beklenirken, aynı anda eğitim alması, çalışması, ekonomik olarak ayakta durması ve “başarılı” olması da talep edilir; bu çelişki kadınların omzuna çok yönlü bir yük bindirir. Bakım emeğinin (çocuk, yaşlı, hasta bakımı; ev içi düzen) büyük ölçüde kadınların sorumluluğunda kalması, kadınların zamanını ve hareket alanını sınırlar; kariyer planlarını, eğitim sürekliliğini, sosyal hayata katılımı ve hatta sağlık hizmetlerine erişimi bile etkileyebilir. Belirlenen normlar üzerinden her şeyin mükemmel yapılması beklenir ama aynı zamanda o mükemmellik kadınlar için mükemmel adlandırılmaz ve her gün eleştirilen bir çemberin içinde, döngü halinde kendini sorgulayan bir sisteme dönüşür. Kadınların çalışma hayatına katılımında karşılaşılan ayrımcılık, güvencesiz istihdam, ücret eşitsizliği ve cam tavan gibi sorunlar ekonomik bağımsızlığı zorlaştırırken; şiddet, taciz ve güvenlik kaygıları kadınların günlük kararlarını (gece eve dönüş, toplu taşıma kullanımı, sosyal çevre seçimi) doğrudan belirleyebilecek kadar güçlü bir baskı alanı yaratır.
Roman/Rom/Dom kadın olmak ise bu genel tabloya, toplumsal dışlanma ve ayrımcılığın eklenmesiyle daha katmanlı bir deneyime dönüşür. Roman olmak, Roman kadın olmak, Dom kadın olmak, Roman/Dom genç kadın olmak, Roman yaşlı kadın olmak… Birçok alanda kesişimsel ayrımcılık riski altında olan Roman/Dom kadınlar; kadın oldukları için cinsiyet temelli eşitsizliklerle; Roman kimlikleri nedeniyle önyargı ve ayrımcılıkla karşı karşıya kalırlar; buna ek olarak yoksulluk, güvencesiz barınma, düşük eğitim olanakları ve düzensiz gelir gibi yapısal dezavantajlar da sürece eklendiğinde Roman kadınların hayatı oldukça zor bir hale gelir.
Roman mahallelerinde ise kadınlar, aile içi düzenin ve topluluk bağlarının merkezinde yer alır; çocukların gündelik ihtiyaçları, akrabalık ilişkilerinin sürdürülmesi, komşuluk dayanışmasının örgütlenmesi ve kriz anlarında “tampon” rolü sıklıkla kadınların omuzlarındadır. Bu durum, bir yandan Roman kadınların topluluk içinde güçlü sosyal sermayeye ve etkili ilişki ağlarına sahip olmasını sağlarken; diğer yandan kamusal alana, eğitime ve ücretli istihdama katılımı sınırlayabilecek faktörler olabiliyor. Özellikle erken yaşta evlilikler ve erken annelik, kız çocuklarının eğitimden kopmasına ve yaşamlarının çok erken “yetişkin sorumlulukları” ile şekillenmesine yol açabilir; bu da kadınların haklara erişimini (sağlık, istihdam, sosyal destek mekanizmaları) uzun vadede zayıflatır. Kayıt dışı ve güvencesiz işlerde çalışma hem ekonomik kırılganlığı artırır hem de sosyal güvence eksikliği nedeniyle kadınları sağlık ve yaşlılık döneminde daha savunmasız bırakır. Ayrıca Roman kadınlar kamu hizmetlerine erişimde, kurumlarda önyargılı tutumlarla karşılaşabildiklerinde “kendini sürekli ispat etme” ve “damgalanma” duygusu yaşayabilir; bu da hizmetlere başvurma motivasyonunu düşürerek bir kısırdöngü yaratabilir. Ek olarak, tüm bunların suçlusu gibi aktarılan Roman kadınlar birçok suçlayıcı tavrın hedefinde olur. Yapısal eşitsizliklerin ve kamusal politikaların rolü görünmez kılınırken, sorumluluğun bireyselleştirilmesi Roman kadınları yaşadıkları koşulların tek failiymiş gibi gösteren ayrımcı söylemleri beslemektedir. Bu nedenle failin doğru işaretlenmesi oldukça önemlidir.
Tabii bununla birlikte Roman kadınları sadece ayrımcılık bağlamı üzerinden anlatmak eksik kalır; çünkü Roman kadınlar aynı zamanda kültürün taşıyıcısı, dayanışmanın kurucusu ve dönüşümün potansiyel liderleridir. Müzik, sözlü kültür, aile içi bilgi aktarımı, topluluk dayanışması ve mahalle içi arabuluculuk gibi alanlarda kadınların rolü çok belirgindir.
Doğru şekilde desteklendiğinde; yani,
• Ayrımcılıkla mücadele eden, hak temelli ve kültürel hassasiyeti olan yerel politikalar;
• Kız çocuklarının eğitimde kalmasını güçlendiren önlemler;
• Kadınların güvenli istihdam ve mesleki becerilere erişimini artıran programlar;
• Üreme sağlığı ve psikososyal destek hizmetleri;
• Yerel yönetimlerin kapsayıcı sosyal hizmet mekanizmalarıyla…
Roman kadınlar hem kendi yaşamlarında hem de topluluklarında güçlü bir dönüşüm etkisi yaratabilir.
Fatoş Kaytan
Kökler ve kanatlar
Artık insanca yaşayabilmek için hayatı zorlaştıran pek çok katman var. Kadın olmak, Hemşinli bir kadın olmak, küçük bir yerde yaşamak, görünür olmak… Bunların her biri tek başına bir deneyim; bir araya geldiklerinde ise daha karmaşık bir hal alıyor.
Kadın olmak geçmişte çok daha büyük dezavantajlar barındırıyordu. Babaannelerimizin, anneannelerimizin hikâyelerinde bunu açıkça görüyoruz. Ancak yaşanan zorlukları yalnızca Hemşinli olmakla açıklamak doğru değil. Asıl mesele çoğu zaman coğrafyadan çok zihniyetle, küçük yerin dar çerçevesiyle ve toplumsal kabullerle ilgiliydi.
Hemşinli olmak tek başına bir yük değil. Memleketime ve aileme baktığımda, hep okuyan, kendini geliştiren ve özgür düşünen insanlar gördüm. Bu yüzden kimliğin kendisi değil, o kimliğin nasıl yaşandığı belirleyici oluyor. Kültür, ya insanı besler ya da sınırlar. Eğer kültür, bireyin alanını daraltan bir gözetim mekanizmasına dönüşürse, o zaman zorlayıcı hale gelir.
Küçük bir yerde yaşamak bu noktada ayrı bir katman oluşturur. Sokakta seni tanıyan insanların, senin hayatın hakkında söz söyleme hakkını kendilerinde görmesi; attığın her adımın görünür olması… Sürekli izleniyormuş gibi yaşamak insanı yorar. Birey olmak ile topluluğun parçası olmak arasındaki denge burada hassaslaşır.
Oysa kalabalık bir aileye, bir topluluğa ait olmak her zaman kötü değildir. İnsan bazen dayanışmaya, köklere ve bir arada olmaya ihtiyaç duyar. Asıl mesele sınırların çizilmesidir. Sınırlar olduğunda hem aidiyet hem özgürlük bir arada var olabilir. Sınırlar çizildiğinde hayat daha yaşanabilir olur.
Bugün ise mesele yalnızca küçük yerle sınırlı değil. İnternetle birlikte yeni bir görünürlük alanı oluştu. Artık insanlar hiç tanımadıkları kişilere bile nefret kusabiliyor. Sürekli negatif bir dili kendilerinde hak görüyorlar. Bu durum, kadınların aldığı kararları, yapmak istediklerini ve varoluş biçimlerini daha da zorlaştırıyor.
Bu yüzden önümüze çıkan engeller yalnızca kadın olmakla ya da belirli bir kimliğe sahip olmakla ilgili değil; insan olmanın kırılganlığıyla ilgili. Ancak kadın olduğumuzda bu kırılganlık daha görünür, daha hedef haline geliyor.
Belki de bütün bu katmanların içinde en önemli olan şey şu: Sınır koyabilmek. Kimliğimizi inkâr etmeden, aidiyetimizi kaybetmeden, kendi alanımızı koruyabilmek. Çünkü insanca yaşamak, tam da bu dengeyi kurabilmekten geçiyor.
Son olarak “Hemşin Kadını” başlığına şunları ekleyebilirim: Coğrafyanın getirdiği kültür, kadına düşen işgücünün ağırlığı, tarladaki alın teri ve evin içindeki ekonomiyi yönetip idare etmesi… Ancak bütün bu emeğe rağmen söz sahibi olurken ikinci planda kalması.
Geçmişe kıyasla elbette değişti; annelerimizin zamanındaki gibi değil artık. Fakat bu değişimin mimarı yine o tarlada ezilen Hemşin kadınıdır. Çünkü kendisine verilmeyen toprak hakkı, “Toprak erkeğindir, bölünemez” anlayışı ve Hemşin annesinin “Kızım gittiği yerde ezilmesin, okusun, çaya muhtaç olmasın” düşüncesi bu değişimin başlangıcı olmuştur.
Bugün kadınlar bu hakkı talep ediyor. Ancak zihniyet bütünüyle değişmiş değildir; hak erkeğe ait görülürken kadına çoğu zaman ihtiyaç kadar verilmektedir. Oysa inatçılığıyla meşhur Hemşin kadını, var olduğu bu küçük coğrafyada hem bedeniyle hem de güçlü ruhuyla çok şey başarmıştır ve başarmaya da devam edecektir.
Sennur Yılmaz

Ermeni kadını, tarihsel süreçte yalnızca entelektüel bir figür değildir
Türkiye Ermeni toplumu, 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı modernleşmesinin en dinamik unsurlarından biri olmuş, özellikle kadınlar, kadın hakları ve özgürleşmesi çabalarının yanı sıra tıp, plastik sanatlar ve yayıncılık gibi alanlarda öncü bir rol üstlenmiştir.1862 yılında Elbis Gesaratsyan’ın ilk kadın dergisi Gitar ile başlattığı entelektüel uyanışın ve Maryam Şahinyan (fotografçı) gibi isimlerin sanat alanındaki öncülüğünün yanı sıra aynı zamanda ulusal bir koruyucu ve direniş öznesi olarak konumlanmıştır. 19. yüzyılın ortalarında İstanbul’da kadın haklarını kurumsallaştıran ilk yayın organlarını hayata geçiren bu irade, devlet baskısı, zorunlu göçler ve çatışma dönemlerinde hayatta kalma stratejilerinin başaktörü olmuştur. Bugün Ermeni toplumu günümüzde tarihsel bir paradoksun içinde “topyekûn bir durgunluk” evresine girmiştir. Son yüzyılda yaşanan sistematik sarsıntılar, toplumun kültürel üretim kapasitesini zayıflatmış, “yozlaşma” ve “asimilasyon” gibi iki temel yapısal sorun içinde kıvranmaktadır.
Ermeni kadını, tarihsel süreçte yalnızca entelektüel bir figür değildir. Erkek nüfusun tasfiye edildiği kriz anlarında, Ermeni kadını aile ve ulus yapısının koruyuculuğunu üstlenerek toplumsal sürekliliği sağlamıştır. Ancak bu tarihsel “fidayi” (Ermeni direnişçi) ruhu, günümüzde yerini daha dar bir alana, kilise ve vakıf odaklı hiyerarşik yapılara bırakmıştır.
Türkiye’nin özgürlükçü düşünceye ve kadın özgürleşmesine yönelik sistemli muhalefeti, Ermeni toplumu özelinde tarihsel bir travmanın (1915 ve sonrası) sürekliliği şeklinde tezahür etmektedir. Devlet aygıtının uyguladığı baskı mekanizmaları, toplumun reflekslerini “huzuru muhafaza etme” içgüdüsüne hapsetmiştir. Bu durum, toplumun yönetim organları olan Patrikhane ve vakıf yönetimlerinin iktidar yanlısı bir çizgiye savrulmasına neden olmuştur. “Uyum içinde yaşama” stratejisi adı altında verilen tavizler, toplumun demokratik taleplerini köreltmiş ve kurumsal bir “boyun eğmişlik” kültürünü yerleşik hale getirmiştir.
Günümüz Türkiye Ermeni toplumunda hâkim olan temel endişe, maddi refahın korunması ve kurulu düzenin bozulmamasıdır. “Konuşma ki huzurumuz kaçmasın” mottosuyla özetlenebilecek bu yaklaşım, aslında bir “huzur paradoksu” yaratmaktadır. Toplum, başına gelen hak ihlallerine ve sistemsel şiddete karşı sessiz kalarak elde ettiği maddi refahın, aslında varoluşsal bir kaybı perdelediğini fark edememektedir. Siyasi katılımın din adamları ve Patrikhane çevresindeki dar bir “toplumsal hareket” faaliyetine indirgenmesi, Ermeni kadınını da bu pasif yapının bir parçası haline getirmiştir. Tarihin öncü kadını, bugün dini hiyerarşinin sınırları içinde sembolik rollerle yetinmek durumunda bırakılmıştır. Ancak tüm bu karamsar atmosfere rağmen, mevcut statükonun dışında ses çıkaran, endişelerini dile getiren ve toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde hareket eden genç kadın kuşağı, sisli bir gökyüzündeki son umut parıltılarını temsil etmektedir. Toplumun yeniden “özne” olabilmesi, bu genç iradenin tarihsel mirasla kuracağı bağa ve “huzur” uğruna feda edilen hakların yeniden talep edilmesine bağlıdır.
Kayuş Çalıkman Gavrilof
“Buralarda kadınlar olsun ama bizim koltuğumuza göz dikmesinler” diyorlar
Öncelikle içinde doğduğum toplumsal zeminde bir Alevi kadın olarak karşılaştığım olgular, pratikler, Sünni bir kültürden gelen kadının yaşadıkları ile hem benzerlikleri hem de farklılıkları barındırıyor.
Alevi inancında çokça dillendirilen “insan” odaklılık, kadın-erkek eşitliği gibi konuların tarihsel öğretilerden bugünlere kadar gelen, aktarılan kültürde yer aldığını biliyoruz. Ancak Alevi topluluğunda pratikte yaşananlar tarihsel olarak aktarılan inançla örtüşmüyor. Aile içinde kadının yeri, kız ve erkek çocuklarının yetiştirilme biçimi, fırsat eşitsizlikleri devasa bir sorun olarak ortada duruyor. Eğitimde, söz hakkında, geleceğini belirleme konularında son derece geleneksel hatta baskılayıcı bir tutum bile görülebiliyor.
Bu olgular daha çok Alevilerin büyük kentlere göç etmeden önce, daha içe kapalı bir topluluk olduğu dönemlerde yaşanan pratikler olsa da hâlâ belli biçimlerde eşitsizlikleri barındırmaya devam ediyor.
Büyük kentlere göçlerin hızla artması sonrasında kadınların baskılanmasının biraz daha esnetildiğini görüyoruz. Ekonomik şartlar nedeniyle iş hayatında olma gereksiniminin kadınları daha güçlü kıldığı, aile içinde daha fazla söz sahibi olduğu görülüyor. Aleviler kendi memleketlerinde inanç ritüellerini örtük, “sır” olarak yaşarlarken büyük kentlerde Alevilerin değişen konjonktürde siyasallaşmaları ile bir topluluk olarak özgüvenlerinin biraz daha arttığı ve kadın kimliğinin de daha görünür bir boyut aldığı görülüyor.
Alevi topluluğunda kadın temsiliyetinin STK’larda, partilerde, sendikalarda eskiye oranla arttığı görülse de liderlik veya yönetici olarak hâlâ çok sıkı erkek hegemonyası duvarı ile karşı karşıya olduğu gerçeği var. Alevilik içinde de erkekler bu alanı kadınlara kaptırmak istemiyor ve örtük olarak şunu istiyorlar; buralarda kadınlar olsun ama bizim koltuğumuza göz dikmesinler, diyorlar.
Bu bakımdan Aleviliğin cinsiyetçilikten muaf olduğunu söyleyemeyiz. Nihayetinde bu topraklardaki kadim inançlardan gelen Aleviliğin, bugüne kadar evrilerek gelen farklı inançlardan ve dinlerden, ideolojilerden, toplumsal yapılanmalardan etkilenmemesi mümkün değil. Bu etkilenmeler arasında elbette erkek egemenliği de vardı.
Alevilik inancında kadın ve erkeğin “eşit” olduğu varsayılır. Bu inançta olan hiç kimse bunu reddedemezken, aynı zamanda kadın-erkek “eşitliği” kabulü, eşitsizliğin üzerini örtmeye neden olan birçok pratiği de barındırır. Bu durum doğallıkla erkekler açısından eşitsizliği sürdürmeye elverişli hale geliyor.
Bütün bunların değişmesi için erkeklerin ürettiği sözlerin uygulayıcısı olmak yerine kendi tarihlerinin peşine düşerek kendi sözlerinin üreticisi olup sözlerini hayata geçirmeleri gerekiyor. Bu da ancak farkındalıkla ve mücadeleyle mümkün.
Esma Bektaş

Hem özel hem kamusal yaşamda benimsediğimiz kimliklerimiz tüm alanlarda güvence altına alınmalı
Türkiye’de kadın olmayı tek bir deneyim üzerinden ele almak mümkün değil. Kadın olmayı pek çok farklı biçim, mekân, kültür bağlamında tartışabiliriz. Geleneksel (normatif) kadınlık, eğitimli kadın, meslek sahibi kadın, feminist kadın biçimlerinin yanı sıra mekân olarak ev, sokak, işyeri, üniversite, toplu taşıma (özel ve kamusal alanlar) gibi mekânlar (hatta bazen beden de mekân olarak ele alınıyor) ya da daha makro bir perspektifle Doğu-Batı kültürü bağlamında kadın deneyimini ele almak mümkün. Bu nedenle şunu kolaylıkla söyleyebiliriz; tüm kadınlık biçimlerinin her biri farklı mekânsal ve kültürel bağlamlarda şekilleniyor.
Bu mekân, kültür ve biçimlerin içerdiği anlamlar Türkiye özelinde kadın olmaya içkin anlamlardır. Kadınlar, toplumun pek çok alanında ikincil bir statü sahibi, ezilen, üstü açık veya kapalı bir şekilde baskılanandır ve ataerkil bir toplumda kamusal alanlar için birer tehdit unsurudur. Tüm bu biçim, kültür ve mekânları tek tek ele almak elbette mümkün değil. Bu sebeple Türkiye’de kadın olmak ve kendi kültürümde yani Kürt kadını olmak meselesini kamusal alanda görünürlük üzerinden ele alacağım. Görünürlük ve kadın olmanın önemli bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum.
Tarihsel olarak baktığımızda görünürlük ve kadınlık arasında ters bir orantı vardır. Kamusallık erkeklerle özdeş olduğu için bu alanda kadınlara pek rastlanmaz. Tarihsel olarak kamusalda görünür olmasını beklenen kadınlar, genellikle birinin annesi, eşi, cariyesi olan yani bir erkek üzerinden bilebildiğimiz ve bu bilginin kendisinin pek de iyi olmadığı, statüsü yüksek kadınlardır. Sanılanın aksine bu kadınların kamusal mekân kullanımı neredeyse hiç yoktur. Kamusal yaşama katılamayan bu kadınlar genellikle yaptırdıkları camiler, çeşmeler, hastaneler gibi yapılar üzerinden kamusala kendini açıyorlardı. Statü sahibi kadınlar, yapılar üzerinden kamusal alanda görünür olurken; “sıradan” kadınların böyle bir şansı da yoktu. “Sıradan” kadınların statü sahibi kadınlara oranla kamusal mekânları görece daha fazla kullandığı biliniyor. Bu durum; kamusallık ve görünürlüğün ters ve derin bir ilişkisini göstermesi açısından kıymetlidir.
Günümüze gelirsek; Türkiye’de bir kadın olarak gelenekselin aksine her gün kamusal alana çıkmanız, bu alanı kullanmanız cinsiyetinize ilişkin algıların, rollerin, beklentilerin ve toplumsal konumumuzun değiştiği anlamına gelmiyor.
Kadının verili rolleri, biyolojisine içerimli olduğu düşünülen özel alanla ilişkilendirilmesi, kamusal alandaki konumunda belirleyici rol oynuyor. Üstelik hem özel alan hem de kamusal alan kadınlar için güvenli yerler değildir. Çünkü bu alanlar ataerkiyle ve onun iktidar ilişkileriyle örülüdür. Kadın olarak kamusal alanda yaşadığınız olumsuz pek çok şeyin sorumluluğu sizlere yükleniyor. Bu durum kadınların gece eve giderken hızlı yürümeleriyle, takip edilip edilmediğini sürekli kontrol etmeleriyle, otobüs beklerken birinin tacizine maruz kalmalarıyla ve daha sayamayacağımız bir dolu olumsuz deneyimle somutlaşıyor. Mümkün olduğunca dikkat çekmeyecek şekilde hareket etmeye, kendinizi korumak için görünmemeye çalışıyorsunuz. Ataerkiye özgü kabul edilen kamusal alanda erkekler, kadın olmanız nedeniyle bedeniniz, yaşamınız ve kapladığınız alan üzerinde söz sahibi olduğunu varsayıyor. Bu nedenle kamusallık, sürekli her hareketinizi kontrol ettiğiniz ve her koşulda kendinizi korumaya çalıştığınız mekânlara dönüşüyor. Türkiye’de kamusal alanların kadınlar için güvenli mekânlara dönüştürülmesi gerekiyor.
Mekânların geleneksel cinsiyet rollerine göre belirlenmesi durumu Kürt kadınları için de geçerli. Kürt kadınları toplumsal yapıdaki geleneksel rollerin dayatmasının yanı sıra devletin resmi politikalarıyla, yasalarıyla ve/veya dini saiklerle bastırılan, hayatın birçok alanında engellenen ve fırsat eşitliğinden yararlanamayan kadınlardır. Kürt kadınının sorunları da diğer bütün kadınların sorunlarından farklı değil elbette. Türkiye’de kadın kimliği başlı başına tüm alanlarda dezavantajlıyken buna bir de sürekli “bölücü”, “hain”, “terörist” gibi yaftalanmalara maruz bırakılan Kürt kimliğinin eklenmesiyle, kadın ve Kürt kadın kimliklerinin kesişmesiyle daha da derinleştirilmiş dezavantajlı bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Kadınların kamusal alanda yaşadıkları sorunlar ve güvencesizlik ülkedeki diğer tüm kadınlarla ortak paydada buluştursa da Kürt kadınları kamusal alanda farklı sorunlarla da mücadele ediyorlar. Bunlardan en genel anlamıyla öne çıkanlar; 1) ataerkil sistem (devletin yanı sıra geleneksel rollere ilişkin beklentilerle mücadele); 2) kimliğini, dilini ve kültürünü yaşatmak. İlkinde bütün kadınlarla ortak mücadele yürütürken; ikincisinde ise kadınlara karşı da mücadele etmek durumunda kalabilir/kalıyor. Türkiye’deki tüm kadınlar ortak kaygı ve endişeleri paylaşırken; Kürt kadınları aynı zamanda kimlikleri, kültürleri, dilleri için de kaygı ve endişe duymaktadırlar. Kamusal alanda yaşanan sorunlardan yukarıda belirtilenlere ek olarak Kürt kimliğinden dolayı alanın kendisi daha da güvencesiz hale geliyor. Kadın ve Kürt kimliğinin kesişmesiyle bu güvencesizlik bazen şiddet boyutuna da varıyor.
Yazıyı bitirirken… Hem özel hem kamusal yaşamda benimsediğimiz kimliklerimiz tüm alanlarda güvence altına alınmalı.
Tüm kimliklerimizle, tüm kadınlarla yan yana gelip ataerkiye ve onun biz kadınlara biçtiği alanları güvenli, eşit, ortak mekânlara dönüştürene kadar birlikte mücadele etmemiz gerekir. Çünkü biz kadınların bir tane mücadele nesnesi var. O da; devlet ve onun temsil ettiği ataerki. Buna karşı ortak mücadeleyi örgütlemeliyiz.
Sosin Aslan
Pomak ol(ama)mak ve kadın olmak üzerine dağınık düşünceler
Pomak olmak üzerine yaşamımda zaman zaman düşündüğüm -hatta bir ara bir Pomak e-mail grubuna katılarak “Acaba içimde bir yerlerde uyuyan bir Pomaklık var mıdır?” diye kendimi ciddi şekilde yokladığım- dönemler oldu. Pomaklıktan bağımsız olarak kadın olmak üzerine ise çok daha fazla düşündüm; düşünmekle kalmadım, çok okudum ve az da olsa yazdım. Neredeyse 20 yıldır kendimi (sosyalist) feminist olarak tanımlıyorum, uzun süre feminist eylemlere katıldım ve feminist bir akademisyen olarak uzunca bir süredir toplumsal cinsiyet dersi veriyorum.
Dolayısıyla Pomaklığın aksine kadın olmak (ve tabii ki annelik) bilinci, beni ben yapan öznel bir kimlik alanı olmakla kalmayıp; hayatı, toplumu ve insanı onun üzerinden okuduğum, düşündüğüm ve hissettiğim bir entelektüel alan, ama daha önemlisi bir ezilen mücadelesi olarak gördüğüm politik bir alan olageldi.
Jineps’ten bir arkadaşım bana “Pomak kadın” olma deneyimi üzerine yazıp yazamayacağımı sorunca ilk anda afalladığımı itiraf etmeliyim. Çünkü fark ettim ki “Pomaklığı” ve “kadınlığı” bugüne kadar hep ayrı ayrı düşünmüşüm. Bunun neden böyle olduğunu kendime sorduğumda, aklıma, Pomaklığın benim hayatımda hep geri planda kalmış olması geliyor. Üzülerek kabul etmeliyim ki Pomaklık benim kişisel kimliğimde hiçbir zaman damgasını vuran bir aidiyet olmadı; daha çok, sanki bende egzotik bir yan varmış gibi duran silik bir iz olarak kaldı.
Yine de geriye dönüp baktığımda, Pomaklığın, adını koyamadığım ama gündelik hayatın dokusuna sinmiş bir yerden beni biçimlendirdiğini bugün daha net görebiliyorum.
Bu yazıda “Pomak kadın” ol(ama)mayı, çocukluğumdan kalan izler üzerinden ve kesişimsellik kavramının açtığı imkânla düşünmeye çalışacağım. Kesişimsellikten kastım, kadınlık, etnisite, sınıf ve din gibi farklı toplumsal konumların insanların hayatında birbirinden bağımsız değil, iç içe geçerek deneyimlenmesi. Çünkü benim deneyimimde Pomak kadınlığı, etnisite ile sınıfın ve dinin birbirine eklemlendiği bir yerde anlam kazanıyor.
—–
Ben, ablam ve erkek kardeşim kuzenlerimizle birlikte Türkiye’de doğan ikinci kuşak Pomaklarız. Hem annemin hem babamın ebeveynleri bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Güney Makedonya’dan gelmişler. Evde büyükler kendi aralarında Pomakça, bizimle Türkçe konuşurlardı. Pomakça konuşmamız için özellikle teşvik edildiğimizi de, özellikle engellendiğimizi de hatırlamıyorum.
Geriye dönüp baktığımda Pomaklıkla ilgili beni en çok üzen meselenin dil olduğunu düşünüyorum. “Anlar ama konuşamaz” kuşağındanım. Biz yine iyiydik; bazı kuzenlerim ne anlar ne konuşabilirdi. Bugün “daha fazla Pomak” olmayı kaçırılmış bir fırsat gibi hissetmemin merkezinde tam da bu dil kopuşu duruyor.
Belki de Pomak kadınlığı benim kuşağımda tam da böyle bir yerden şekilleniyordu: Yüksek sesle sahiplenilmeyen ama gündelik hayatın sınıfsal ve kültürel dokusuna sinmiş bir etnisite deneyimi.
—-
Ailem ve tanıdığım pek çok Pomak geleneksel olarak dindardı. Annem ve babam ölene kadar beş vakit namazı hiç bırakmadılar. Ramazan orucu ve dini bayram hazırlıkları hayatın doğal parçasıydı. Bize dinle ilgili yaptırılan en önemli şey Kur’an okumayı öğrenmemizdi.
İlginç olan şuydu; kız çocukları için neredeyse zorunluluk denecek bu pratik erkek çocuklar için geçerli değildi. Bu durum, dindarlığın Pomak topluluğunda da kadın bedeni ve kadın terbiyesi üzerinden kurulduğunu erken yaşta sezmemin ilk örneklerinden biriydi.
Çocukluğumun o kasaba havasını bugün hatırladığımda, dini pratiklerin masumiyetinden çok, eğitimsizlikle iç içe geçmiş hurafelerin yarattığı o bedensel disiplin hissi aklıma geliyor. Bir yere sağ ayakla girmek, sağa yatmak… Kendimi ateist olarak tanımladığım yıllarda bile sol ayakla içeri girdiğimde duyduğum huzursuzluk, bu disiplinin bedene nasıl kazındığını gösteriyordu.
—-
Pomakların büyük çoğunluğu -en azından benim çevremdekiler- çiftçiydi. Babam küçük bir rençberdi. Çocukluğumun yazları bizim deyişimizle “kırda”, yani tarlada geçerdi.
Bugün geriye baktığımda Pomak kadınlığının en ayırt edici yanlarından birinin tam burada ortaya çıktığını düşünüyorum. Annem ve çevremdeki pek çok Pomak kadın, feminizmde “çifte mesai” denen durumu son derece ağır biçimde yaşıyordu. Yazın tarlada çalışan annem, eve geldiğinde ikinci mesaisine başlardı, yani ev işlerine. Üstelik Pomak mutfağının zahmetli hamur işleri bu mesaiyi daha da ağırlaştırırdı. Annemin sülalede börekleriyle nam salmış bir kadın olduğunu bugünkü feminist bilincimle düşündüğümde, bu maharetin aynı zamanda onun yükünü nasıl artırmış olduğunu daha iyi görebiliyorum.
Pomak evlerinin kadınların görünmez emeğine dayandığını ve pek çok Pomak kadının fiilen ücretsiz tarım işçisi olarak çalıştığını gözden kaçırmamak gerekir. Bu yönüyle Pomak kadınlığı, yalnızca ev içi emekle tanımlanan bir kadınlık değil; tarla ile mutfak, çocuk bakımı vb. arasında bölünmüş, bedensel olarak ağırlaşmış bir kadınlık deneyimi olarak beliriyordu.
Kadının görünmeyen emeği Pomak evlerindeki patriyarkanın sadece bir yüzüydü. Diğer önemli bir yüzü kız ve erkek çocuklarının yetiştirilme biçimleriydi. Kız çocukları daha en baştan çeyiz yapacakları ve günü geldiğinde evlendirilecekleri varsayımıyla büyütülürdü. Bu yüzden kızların eğitimi çoğu zaman tali görülürdü. Benim derslerimde başarılı olmama rağmen yüksek eğitim için desteklenmemem -ama çok şükür ki kösteklenmemem de- bu cinsiyetçi ideolojinin bir sonucuydu. Bütün bunlar, çocukluğumda Pomak kadınlığının hem yoğun bir emek rejimi hem de erken yaşta kurulan cinsiyetçi hayat senaryoları içinde şekillendiğini bana açıkça gösteriyor.
Sonuç yerine
Benim kuşağımda Pomaklık deneyimi en iyi “gönüllü asimilasyon” kavramıyla açıklanabilir gibi geliyor. Sosyal psikoloji yüksek lisansı yaptığım yıllarda anneme “Anne, biliyor musun biz Türk değiliz” dediğimde verdiği tepki hâlâ aklımda: “Bu nasıl laf? Biz gâvur muyuz?” Kendimizi asıl olarak Müslümanlıkla tanımlayışımız zaten bir etnik kimlik bilincinin yeşermesine izin vermemişti.
İkinci kuşak Pomak kızlarının büyük bölümü ailelerinin onlar için öngördüğü yolu izleyerek evlendi; çoğu ya ev kadını oldu ya da vasıfsız işlerde çalıştı. Aynı dönemde Pomaklar arasında grup içi evlilikler de giderek azaldı. Dil zaten zayıflamıştı; aktarılabilecek kültürel birikim de kuşaktan kuşağa inceliyordu. Bu nedenle üçüncü kuşağa gelindiğinde, etnik köken ya da kültürel aidiyet bakımından belirgin bir “Pomaklık”tan söz etmek giderek güçleşti.
Çocukluğumdan kalan izlere baktığımda, Pomak kadınlık deneyiminin hiçbir zaman yalnızca etnisite ile toplumsal cinsiyetin kesişiminde kurulmadığını görüyorum; bu iki konumsallığa her zaman din ve toplumsal sınıf da eşlik ediyordu. Bu anlamda Pomak kadınlar, özellikle alt sınıftan Pomak olmayan kadınlarla büyük ölçüde benzer hayatlar yaşadılar. Ancak onları özgül kılan, kadınlıklarını çoğu zaman farkına varmadan dinin ve sınıfsal konumlarının rengine bürünmüş bir etnisite içinde deneyimlemeleriydi.
Aysel Gürel Kayaoğlu

Karadeniz kadınının tam anlaşılamayan saklı bir hakikati…
Türkiye’de kadın olmak efor gerektiren bir yaşam biçimi…:-)
Maça eksi sayı ile başlamak gibi. Önce çalışıp çabalayıp eksileri tamamlamak, sonra da yaşam mücadelesini mümkün mertebe eşit koşullarda vermeye çalışmak.
Türkiye’de kadın olarak önce kendi varlığının değerini anlama, sonra gerçekleştirmeyi öğrenme, varlığını ortaya koyma, yok sayıldığında yeniden yeniden varlığının altını çizme çabası.
Laz kültüründe kadın; coğrafik farklılıklar dışında bu ülkede aynı kaderi yaşayan kadın. Doğu Karadeniz coğrafyasında peşinden gittiğimiz geleneksel yaşam biçimlerinin izlerinde güçlü bir birey/sembol/karakter olarak karşımıza çıkıyor. Lazcadaki “oxorca: kadın” kelimesi adeta “oxori: ev” ve “nca: ağaç, direk” kelimelerinin birleşimlerinden oluşmuş. Evin direği manasında yorumlanabilir. Ve üstelik sadece evin değil, sürdürülebilir yaşamın gerekleri açısından da “yaşamın direği” diyebiliriz. Tarlada, hayvanların bakımında, barınmada, korunmada, kadın her alanda aktif. Hatta gurbete giden erkeklerin yerine evin tüm iradesi kadında…
Tüm bunlara rağmen, geçmişten günümüze güçlü ataerkil yapının kabul gören genel hâkimiyeti nedeniyle gündelik yaşamın her alanında cismen var olmasına rağmen ismen var olamayan Laz kadınlarının hayatları zorlu koşullar altında sürmekte. Dışarıdan son derece güçlü ve zorlu koşullarla baş edebilir görünse de bir yandan toplumsal baskı, diğer yandan emek-yoğun çalışma sürecinin içinde yer almaları ile söz söyleme ve karar alma haklarını yeterince kullanamamakta.
Bir zamanlar anadilleri (Lazca) ve toprakla kurdukları ilişkinin gücünü, değişen tarım biçimleri (çay) ve yaşam biçimleri sonucunda eril iradenin karar mekanizmalarına uyum sağlamış yaşamları sürmekte. Bu durum, dışarıdan gövdeli, iddialı ve güçlü sesleri ile varlığı gözüken Karadeniz kadınının tam anlaşılamayan saklı bir hakikati…
Kendi deneyimimden de ek olarak; Karadeniz’de, bir kadın işinsanı/aktivist/sanatçı olarak çalışmanın ve projeler uygulamanın dahi zorlayıcı tarafları var. Bazı siyasi iradeler, bazı yerel yönetimler, iş dünyası, hatta eril yaklaşımlarının farkında olmayan kadınlar… Kadınlarla erkeklerin iş dünyasında birlikte çalışma pratikleri, eşit koşullarda var olma deneyimleri oldukça az. Bu sebeple alanda hangi görüşten olursa olsun dışlayıcı ve üstelik bu durumu inkârcı politikaları ve davranışları sergilemekteler.
Sevilay Refika Kadıoğlu
Tanımlanmak değil, özne olmak
Bu ülkede kadın olmak, bazen bir eksilme haberini beklemek gibi.
Bazen gece yarısı çalan telefonun sesine irkilmek.
Bazen “yaşamak istiyoruz” demenin bile politik olduğu bir yerde nefes almaya çalışmak.
2026’da Türkiye’de kadın olmak hâlâ mücadele demek.
Ve bu mücadele yalnızca erkek şiddetine karşı değil; eşitsizliği yeniden üreten bir sisteme karşı.
Bir Alevi kadın olarak bu mücadeleyi iki katmanlı yaşıyorum.
Hem kadın olduğum için eşitlik istiyorum.
Hem Alevi olduğum için eşit yurttaşlık.
Alevilikte “can” kavramı vardır. Ama yalnızca insan için değil. Yerdeki karıncadan gökteki turnaya kadar her canlı için eşitlik demek bu. Bu öğretide hiyerarşi reddedilir. Cem meydanında kadın ve erkek cemal cemale gelir. Eşitliğin, bir olma halinin en güzel sembollerindendir bu hal. O nedenle de tarih boyu hedef alınmış, değiştirilmeye çalışılmıştır. Maalesef çoğu ölçüde tahribata uğradığı noktalar da var ama o başka bir yazının konusu olarak kalsın şimdilik.
Fakat semboller tek başına yetmez.
Hayatın içinde eşit değilsek, öğretinin gücü eksik kalır.
Alevi kurumlarında kadın temsiliyeti hâlâ sınırlı. Yönetimlerde erkek çoğunluğu sürüyor. Kadınlar emeği taşıyor, yolu yürütüyor, dayanışmayı büyütüyor; ama karar mekanizmalarında aynı ağırlıkta değiller. Eğer “yol kadındır” diyorsak, bu söz cem meydanından yönetim kurullarına kadar hayat bulmalı. İç eleştiri inancı zayıflatmaz; inancı hayata yaklaştırır. Bu anlayışla özümüzü dara çekmeye her zaman rıza göstermeliyiz. Kadınların yılları, yolları, sınırları aşan mücadelesi kazanımları beraberinde getiriyor ve bu durum, umudun diri olmasının en temel dayanak noktası; onun hakkını tabii ki teslim etmek gerekir.
Devlet politikaları ise eşitsizliği başka bir düzlemde büyütüyor.
Bugün inanç alanını düzenleyen Diyanet İşleri Başkanlığı, Sünni İslam merkezli yapısıyla kamusal alanı belirliyor. Yıllardır verilen fetvalar ve yapılan açıklamalar, kadının yaşamına sınır çizen, rol tarif eden bir dili ve anlayışı besledi. Oysa devletin görevi kadına nasıl yaşayacağını söylemek değildir. Devletin görevi kadını korumaktır. Onun yaşam hakkını, beden bütünlüğünü, özgürlüğünü, eşitliğini güvence altına almaktır.
Alevilik ise hâlâ eşit yurttaşlık temelinde tanınmıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile Aleviliği bir inanç olarak değil, kültürel bir unsur olarak ele alan bir çerçeve yeniden yapılandırıldı.
Cemevlerinin hukuki statüsünün tanınmaması yalnızca sembolik bir mesele değil; eşit yurttaşlığın açık bir ihlali. Tanınmamak, görünmez kılınmanın kurumsallaşması demek. Ve görünmez kılınan her kimlikte ilk kırılan kadınlardır.
Çünkü inkâr siyaseti ile patriyarka aynı mantıkla çalışır: Tanımlayan merkezde kalır, tanımlanan ise edilgenleştirilir. Alevilik “kültürel unsur” olarak tanımlanırken öznesi elinden alınır; kadın “aile” içinde tanımlanırken kamusal özne olmaktan çıkarılır.
Tanımlanmak, ama özne olamamak… Patriyarka ile inkârın kesiştiği yer tam da burasıdır.
Kadınlar için bunun anlamı açık:
İnanç alanında eşit tanınmamak, kamusal alanda tam görünür olamamak demektir. Cemevleri yalnızca ibadet mekânı değildir; yaşam alanıdır, dayanışma alanıdır. Hukuki eşitsizlik, kadınların kamusal sözünü de daraltır. Öte yandan bu kurumlar aracılığıyla tanınmayan ama tanımlanan Alevilik inancı, bilinçli bir politika olarak özünden koparılıyor. Özden kopan inançla kadının inançtaki, toplumdaki, hayattaki, ailedeki yeri de yeniden tanımlanıyor.
Eğitim alanında zorunlu din dersleri sürüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen bir dönüşüm gerçekleşmedi. “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile dini referansların güçlendirilmesi, laik ve bilimsel eğitimin zeminini neredeyse yok etmeye varıyor. Bu daralma en çok kız çocuklarını etkiliyor. Eğitimden kopuş, ekonomik bağımlılık, toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretilmesi, şiddet döngüsü… Zincir böyle başlıyor.
Anadili meselesine gelince…
Kürtçe, Zazaca (Kırmancki), Arapça konuşan Alevi kadınlar dili taşıyan hafızadır. Anadilinde eğitim hakkının tanınmaması yalnızca pedagojik bir eksiklik değil; kültürel aktarımın zayıflatılmasıdır. Kadın, dilini kamusal alanda konuşamazsa kendini kamusal alanda tam ifade edemez. Kadın dili taşıyamazsa hafıza zayıflar. Hafıza zayıflarsa kimlik savunmasız kalır. Dil susturulduğunda kadın da susturulur.
“Aile Yılı” söylemi ise kadını yeniden aile içine tanımlar. Geleneksel olanın, “normal” denenin dışında kalan cinsel yönelimlerini ve cinsiyet kimliklerini tamamen yok sayar. Oysa devletin görevi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini körükleyen sınırlar çizmek değil; öncelikle yaşam hakkını ve temel insan haklarını korumaktır. Kadın istihdam oranındaki düşüklük, bakım yükünün büyük ölçüde kadınların omuzlarında olması, sosyal hayatta var olamama, toplumsal cinsiyet rollerinin dayatılması, şiddetin her türlüsünün yeniden yeniden üretilmesine olanak sağlıyor…
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı bu ülkenin kadınlarına verilmiş ağır bir mesajdı. 6284 sayılı kanunun uygulanmasındaki eksiklikler, cezasızlık algısı, erkek şiddetini cesaretlendiren bir ortam yaratıyor. Bir günde 5 kadının öldürüldüğü haberini paylaşmak zorunda kaldığımız ülkemizde şiddet münferit değil; sistematik bir sorundur.
Bir de hafıza var.
Dersim’den Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a tarihler boyu uzanan katliamlar silsilesi… Bu yazıyı yazarken Sivas’ta katledilen 33 can’dan biri olan 22 yaşındaki halk ozanı Hasret Gültekin’in ardından yıllarca adalet arayan hayat arkadaşı Yeter Gültekin’in Hakk’a yürüdüğünü öğrendim. Babasını hiç göremeyen oğlu Roni’yi büyütürken adalet mücadelesinden hiç vazgeçmeyerek, zulme boyun eğmeyerek bir sembol haline geldi Yeter Abla… Yeter Gültekin’in direnci yalnızca bir eşin yasını değil; bir toplumun vicdanını temsil etti, bir toplumun hafızasını diri tuttu.
O, Hasret’ine kavuştu; mücadelesi ve göz nuru Roni bize emanet kaldı… Devr-i daim olsun…
Kadınlar yas tuttu.
Ama susmadı.
Hakikat dedi.
Adalet dedi.
Bir yandan da bölgesel savaşlar. Suriye’de Alevilere, Kürtlere, Dürzilere yönelik katliama varan saldırılar, çatışmalı bölgelerde kadınların yaşadığı türlü türlü şiddet… Tarih boyunca savaş ganimeti olarak görülen kadınların yaşadığı acıları daha da katmerli hale getiriyor. Militarizm güçlendikçe kadınların hayatı daha kırılgan hale geliyor. Kadınların sesine yine en önce, en güçlü sesi kadınlar veriyor. Tecrübeyle sınanan bazı gerçekler var ki keşke hiç olmasa ama burada da yaşayarak gördük: Kadın kadının yurdu olmaya devam ediyor, hem de tüm sınırlara rağmen. Yolları ve sınırları inancı, direnci, cesaretiyle aşarak…
Ve en zor zamanlarda bile geri çekilmeyerek…
Kadınların yükselen sesi bize şunu gösterdi: Haklar mücadeleyle kazanılır. Dayanışmayla korunur.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla yan yana durmak.
Alevi, Sünni, Hıristiyan, Kürt, Türk, Ermeni, Çerkes, Süryani…
İşçi, memur, ev kadını, akademisyen, yerli, göçmen…
Kimliklerimizi silmeden ama birbirimizi yalnız bırakmadan.
Kadın özgürlüğü için.
Şiddetsiz bir yaşam için.
Eşit yurttaşlık için.
İnanç özgürlüğü için.
Laiklik için.
Barış ve demokrasi için…
8 Mart’ı bu yüzden bir kutlama değil, bir söz yenileme günü olarak karşılıyoruz.
İnancımızı eşitlikten, hafızamızı adaletten, mücadelemizi dayanışmadan ayırmadan…
Cem meydanından kamusal hayata, evden sokağa, geçmişten yarına uzanan o yolu birlikte yürümeye devam ederek.
Çünkü biz biliyoruz:
Yol uzun olabilir, ama kadın yürürse yol olur.
Dilek Odabaş








