Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Küresel çıkarlar – “yerli ve milli” duygular

Dünyayı baştan başa geçen bir popülizm dalgası şirketlerin, sermayenin ve onların siyaset ve devlet alanındaki temsilcilerinin kâr hırslarını ve neoliberal kibri gayet başarılı bir şekilde kamufle ediyor. Bu popülizm farklı ulusal sınırlar içinde farklı tezahürlere bürünse de, esas olarak benzer bir mantık kurgusuyla şekilleniyor. Sermaye ve kâr dairelerine entegre olmuş, sosyal piramidin tepesindeki küçük azınlık ve bu azınlığın yörüngesine girmiş halkla ilişkiler, siyasal iletişim ve medya organları kamuoyunu inşa etmek için her türlü teknolojiyi devreye sokuyorlar. Yapay zekâ teknolojilerini de yedeğe alan çok sofistike manipülasyon ve propaganda teknikleriyle özellikle yaşadığı hayattan mutlu olmayan alt sosyal sınıfların sırtı bütün ülkelerde benzer şekilde sıvazlanıyor: “Ey halkımız! Sen yüce bir ulussun; yüce bir dine ve tarihe sahipsin! Herkes sana hayran! Bütün dünya sana karşı! Güçlü olmalıyız, değerlerimizi korumalıyız. Mülteciler ve eşcinsellerden kurtulmalıyız!”

Kabaca özetlersek, 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış sosyal devletin, o devletin en önemli aktörlerinden biri olan işçi sınıfı hareketinin ve onun ideolojisi erozyona uğradı. Sonrasında merkezi bir toparlanma ve hedef üreten bu hareketin yerini alan parçalı yeni sosyal hareketlerden hiçbiri söz konusu merkeziyeti sağlayamadı. Ancak böyle bir ortamda, sistemde rakipsiz kalan kapitalist aktörlerin elleri aşırı derecede rahatladı. Artık işçi sınıfına da ihtiyacı neredeyse kalmayan ve neredeyse kendi kendine işleyen bir kapitalist sistemden kopmuş çaresiz sınıflar, emek dünyasında kaybettikleri gücü yeni bir tahayyül dünyasında buluyorlar.

Bugün adına “neoliberal” ekonomi politikaları dediğimiz dinamiklerin muhtemel izlerini biraz erken bir “deneme” laboratuvarı olarak Şili’de 1973’teki Pinochet darbesinde görebiliriz. Ama bugünün teorik, pratik ve sembolik temsilcileri ise Ronald Reagan ve Margaret Thatcher oldu. Türkiye’de ise 12 Eylül 1980 darbesi toplumsal ve siyasal ortamın genel “temizliğini” yaptı ve Turgut Özal’a altın tepside sol muhalefeti ezilmiş bir toplum bıraktı.

Sosyal adalet ve kültürel tanınma hakkı talep eden “İslami” kimlikli hareketin AKP olarak iktidara gelmesi bu temizlenen ortam göz önünde tutulduğunda çok anormal bir durum olmadı. Ancak, “toplumsal”ı temsil eden AKP hareketi, 2010’lardan itibaren, özellikle 2013’te Gezi hareketinden sonra, devletin yeni payandasına dönüştü. O tarihten beri, AKP dünyada hâkim eğilimlerin Türkiye adaptörü olarak rol oynuyor; AKP yönetimindeki Türkiye bu yeni küresel neoliberal-popülist dalganın tipik örneklerinden biri olarak tezahür ediyor.

Her döneme adapte olabilen travmatik milliyetçilik

Türkiye Cumhuriyeti, 1923’te kurulduğundan bu yana, Atatürk’ün etrafında üretilmiş olan karizmaya ya da “kutsallık” halesine rağmen, hiçbir zaman toplumun büyük çoğunluğu tarafından gönüllü bir şekilde içselleştirilen bir ulusal kimlik ya da yurttaşlık üretemedi. Ne kadar mükemmel bir model olursa olsun, sunulan modern ulus-devlet ve onun vatandaşlık “kurgusu” otoriter bir şekilde, yukarıdan aşağıya empoze edildi. Empoze edilen kimlik aslında eklektik bir içerik taşıyordu. Yeni Türk milliyetçiliği, bir yanıyla Orta-Asya’da Türklüğün “kültürel kimliğini” arayan, diğer yanda etnik ya da dinsel farklılık gözetmeksizin, “toprak” esasına dayanan ama aynı zamanda kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı ile dinsel bir içerik de üreten bir “milliyetçilik” oldu.

Kuşkusuz bu kuruluşun arka planında çok boyutlu siyasal süreçler, gerilimler, çatışmalar ve her şeyden önemlisi süreklilik arz eden güç ilişkileri var. Daha önce bu köşede yer alan yazılarda altı çizildiği gibi, Anadolu, esas olarak derin travmatik bir hafıza taşıyan “duygusal sermayeleri” besleyen bir coğrafya oldu. Kuşkusuz, milliyetçilik, farklı şekillerde “ulus”a ait olmuş olan kesimler için, kendilerinin yorumlayabilecekleri ve içinde oturabilecekleri bir “yuva” oldu. Ancak nüfus mübadeleleri, göçler ve sürgünler ve darbelerle beslenen cemaatleşme ve kutuplaşmalar eşliğinde hep yaralı bir entegrasyon söz konusu oldu.

Toplumsal hareketlerin otoriter devlet yapısını her sorguladığı durumda, devletin içinde farklı milliyetçi fraksiyonlardan oluşan koalisyonların yaptıkları bütün darbeler bu milliyetçiliğin her türlü muhalefete karşı araçsallaşmasını kolaylaştırdı. Toplumun üzerinde asılı olan bu darbeci gelenek sadece askeri bir kurumun değil, son dönemde AKP’nin hukuku kontrol altına alarak yürüttüğü “sivil” siyasetin de kültürü haline geldi.

Bir türlü bitmeyen devlet ve toplum geriliminde, sürekli hüsrana uğrayan bir toplum içinde, bütün cemaatçi yapıların tahayyülünde devleti ele geçirip, kendi damgalarını vurmak yatıyor. Yoğunlaşmış bir “duygusallık” ya da travmalarla bezeli farklı kimliklerin üzerine kurulu Türkiye Cumhuriyeti’nin “duygusal yeniden üretimi” bugüne kadar hiç azalmadı. AKP otoritarizmini/totalitarizmini hazırlayan koşullar da bu inşa sürecinde oluştu. Devletleşmiş AKP (ya da AKP’leşmiş devlet), önceki dönemle benzerlikleri (otoriter/totaliter) ve farklılıklarıyla (dinle soslanmış milliyetçilik), paranoya ve kibir arasında cemaatleşen kesimlerin “duygusal sermayesini” yeniden üretiyor. Bu, bütün neoliberal dünyaya damgasını vuran aşırı sağ ya da popülizm rüzgârıyla titreşim halinde gerçekleşiyor.

“Popülizm”: Küresel iktidar ağının şubesi olarak “yerli ve milli” olmak

Farklı ülkelerin popülizmlerinin hemen hiçbiri, bütün “yerli ve milli” retoriklerine rağmen, küresel kapitalizmle, küresel efendilerle hiçbir sorun yaşamıyor. Ulusun içindeki travmatik duygusal sermayeler gurur aşısıyla sulanırken, Epstein, Musk, Bezos gibi sahip oldukları güçleri her gün artan küçük kaymak tabaka, özenilen bir ideal olarak hayal ediliyor. Gizli veya açık usullerle İsrail’le petrol ticaretini sürdürüyorlar. Popülizmi araçsallaştıran bütün aktörler, küresel ilişkilerini (“business yapıyoruz”) saklayamadıkları zaman aynı şeyi söylüyorlar: “Ulusal çıkarlarımız bunu gerektiriyor…”

Bu küresel bütünün bir parçası olarak Türkiye’nin yöneticileri, “Asrın liderinin öncülüğünde Türkiye yüzyılı” olarak tanımlanan 21. yüzyılın ilk soykırımını yaşayan Filistin için “sessiz ama yoğun diplomasi trafiği” yürüttüklerini söylüyorlar. Yeryüzünden silinmiş Gazze topraklarının “yeniden inşası” için ABD’nin güdümündeki bir sözde “Barış koalisyonu”na dahil oluyor. Türkiye, en yetkili ağızlardan, “Trump’ın Gazze’de akan kanın durması ve ateşkesin sağlanması için gösterdiği çabayı takdir ettiğini” söylüyor. ABD güdümündeki İslamcı görünümlü yeni Suriye’yle derin ilişkiler sürdürüp, Ortadoğu pastasından pay almak istiyor; tarafsızlık görünümü altında İran’a karşı, İsrail ve ABD ile hizalanıyor. Venezuela’dan alenen kaçırılan Devlet Başkanı Maduro için sessiz kalmayı tercih ediyor.

Devletlerin ve ordularının “koçbaşı” rolü oynadığı küresel kapitalizmin Ortadoğu hamleleri için Türkiye’nin önemli bir basamak olduğu anlaşılıyor. Ancak Türkiye (muhtemelen popülizmle kimliklenen başka toplumlarla birlikte) merkezi bir planın yerel (ulusal) uygulama alanı olarak şekilleniyor. Biraz komplo teorisine girme riskini göze alarak, “post-truth” çağında, Türkiye, 2. Trump döneminde ABD’de liberal demokratik kurumları ve hukuku erozyona uğratma yönünde atılan adımlar için adeta ilk denemelerin yapıldığı bir laboratuvar gibi görünüyor.

Bu çerçevede içerisi ve dışarısı ya da küresel ekonomi politikalarının gerekleri ve popülist duygu politikaları arasında inşa olan “milliyetçi denge” çok önemli bir işlevi yerine getiriyor.

Merkezileşmiş, tek adama indirgenmiş bir iktidar altında, denetlemesi ve güçler ayrılığı kalmamış bir devlet ve siyaset ilişkisi içinde hukuk devreden çıkıyor ya da sadece şirketlerin, Ankara’da saraya yakın çıkar çevrelerinin “aracı” haline geliyor. “Acele kamulaştırma” gibi bir teknikle tarım alanları, “Çevre Değerlendirme – ÇED” raporlarına gerek görülmeden maden şirketlerine peşkeş çekiliyor. Devlete sırtlarını dayayan şirketler adeta yabancı toprakları “sömürgeleştiren” beyaz adam misali, kâr elde edeceği her türlü toprağa, gerektiğinde tarihsel sit alanlarına el koyuyor. Ve devlet, geçen yüzyıldan kalma “azgelişmiş bir modernizmin” türevi olan, ekosistemi, çevreyi, tarımı ve hayvancılığı talan eden kalkınmacı bir ideolojiyle, vatandaşından bağımsız mutlak bir güç olmaya çalışıyor.

Yönetici elitler, üretilen ve çeşitli ülkelere satılan askeri teknolojilerle (İHA, SİHA vb.), işbirliği yapılan uluslararası silah şirketleriyle, Ortadoğu ve hatta daha geniş bir bölgede bir güç inşa etmeye çalışıyorlar. Bu imaj sayesinde, toplumun kendine güvensiz, travmatik ve cemaatçi kesimleri, kaybettikleri gücü yeniden kazanabileceklerine (“Making Turkey Great Again”) dair bir duygusal tatmin yaşıyor.

Cumhuriyet’in kurulduğu 1920’li yıllardan itibaren, Kemalizmin çağdaş yurttaşlık politikaları karşısında savunmaya çekilmiş olan, kendilerini aşağılanmış hisseden geleneksel kesimlerin biriktirdikleri hınç, AKP sayesinde bir tür intikam fırsatını buluyor. Vatandaş kurma çabalarında ve milliyetçilikte Kemalist gelenekle sürekliliği bariz olan devletle bütünleşmiş kesimler, gücün sağladığı “itibar” sayesinde, aşağılanmış ruhlarını “iyileştiriyorlar”.

Devletin resmi televizyonları başta olmak üzere, AKP’nin kontrol altında tuttuğu özel televizyon kanallarının hemen hepsinde adeta bir seferberlik halinde yayımlanan diziler vasıtasıyla, geçmiş bugünden yazılıyor. Mafyatik ve de ülkücü bir tetikçiyi kahraman ilan eden sinema filmleriyle Orwell’in “1984”ünde olduğu gibi, hakikat yeniden kurgulanıyor.

Bütün bu yeniden endoktrinasyon ve manipülasyon çabaları içinde Cumhurbaşkanlığı’na bağlı İletişim Başkanlığı’nın rolünün altını çizmek gerekiyor. 2018’de kurulan ve o zamandan bu yana bütçesi 15 kat artan bu kurumun işleyişi, “itibar” için hiçbir masraftan kaçınılmayacağına işaret ediyor.

Propaganda için bu masrafın yapılması “mantıklı” bir neden taşıyor. Çünkü örneğin, bir yandan Kürt siyasal hareketi PKK ile “barış” (ya da “terörsüz Türkiye”) müzakereleri yürütülürken, aynı anda Güneydoğu Bölgesi’nde Kürt nüfusun yaşadığı şehirlerdeki seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak, yerlerine kayyım atanmasının görülmemesini sağlamak gerekiyor.

Siyasetten uzak tutulmaya çalışılan toplumun üzeri total bir propagandayla kaplanmaya çalışılırken, resmi söylemlerden ya da medyadan ve dizilerden akan hamaset dolu söylem, vatan-millet için şiddeti kutsallaştırıyor ve ölümü sıradanlaştırıyor. Derinleşen sosyal yarılmaya, yoksulluğa ya da çöken ve bir kâr alanına dönüşen sağlık sistemine dair en küçük bir reform yapılmazken, “ailenin kutsallığı” üzerine kampanyalar yürütülüyor. Umutsuz gençlerin çaresizlikleri, uyuşturucunun yaygınlaşması, sokaklarda küçük yaştaki çocuklardan oluşan çeteler ve uluorta işlenen cinayetler, kadın cinayetleri gibi örneklerde somut bir şekilde hissedilebildiği gibi, Türkiye dünya çapında yapılan araştırmalarda en mutsuz ülkeler sıralamasında birinci sıraya yerleşiyor.

Bu süreçte, yukarıda değindiğimiz gibi, hukuk, bir yandan sermayenin yurt topraklarını (mesela maden işletmek için) işgal etmesi için bir aracı kuvvet anlamı taşıyor. Ama aynı zamanda toplumsal hareketlerin sesinin çıkmaması için de bir silah olarak kullanılıyor. Hükümet kendisine karşı muhalefetin en somut hale geldiği Gezi direnişini unutamıyor; bir daha benzer bir olayın gerçekleşmemesi için Gezi’yi desteklediği iddiasıyla Osman Kavala’yı ya da Kürt siyasetinden yükselip, çok daha geniş kesimlerin potansiyel lideri olabilme kapasitesi taşıyan Selahattin Demirtaş’ı, başka bir alternatif olarak yükselen İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu yıllardır hapiste tutuyor. Ve daha pek çok hukukçu, gazeteci, siyasetçi, belediye başkanı tutuklanmaya devam ediyor; medya organlarına para ve kapatma cezaları veriliyor. Askıya alınan hukuk şartlarında, devlet karşısında bireyler yalnızlaşıyor.

Bitmeyen kutsallıklar; yok olmayan direnç

Bugünkü baskı döneminde, 1980’lerle birlikte tahrip edilen sosyal devletin tabutunun çivileri çakılıyor. AKP, üst sosyal sınıfları çıkar ağlarıyla; alt sosyal sınıfları ise popülist yardım politikaları ile kendine bağlamaya devam ediyor. Türkiye’nin dört bir yanında işçilerin irili ufaklı direnişleri birtakım küçük tirajlı sol gazeteler dışında kamuoyunda yankı bulamıyor. Ancak bütün bu baskıya rağmen, AKP güdümündeki devlet, muhalefeti bitiremiyor. Seçimler için yapılan kamuoyu yoklamalarında AKP ikinci parti olmaktan kurtulamıyor. 24 yıldır iktidar olan, muhafazakâr bir din yorumunu milliyetçilikle harmanlama çabasında olan bu partinin tabanı artık değişiyor.

AKP’yi artık “İslami ya da İslamcı hareket” ile ilişkili görmek mümkün görünmüyor. Otoriter modernist bir devlete karşı, geleneksel kesimlerin kültürel sermayelerinde güçlü bir yer tutan dinsel değerler etrafında buluşan ama aynı zamanda “entelektüel İslamcı” bir ideolojiyle dilini kuran, “özgürleştirici bir sosyal hareket” olarak İslamcı hareket artık yok. Partiyi terk eden İslamcı entelektüel düşüncenin ve bireylerin yerini devleti ve sermayeyi kutsallaştıran, milliyetçi jargon dışında alternatif üretemeyen sert bir muhafazakârlık aldı. Partinin içinde kalan, iktidarın tadını almış aparatçikler küresel ve bölgesel neoliberal kapitalist politikaların taşıyıcılarına dönüşüyorlar.

Esas olarak Milli Eğitim Bakanlığı kanalıyla “dindar nesil yetiştirmek” üzere atılan, ancak devlete sadık yurttaşlar inşa etmeye yönelen bütün adımlar kuşkusuz bazı şartlarda, bir ölçüde “işe yarıyor”. Ancak genel bir eğilim olarak, Kemalizmle özdeşleşen CHP’nin “tek parti” olduğu 1940’lı yıllarda başına gelen AKP’nin de başına geliyor. Hayatın dayattığı toplumsal şartlar, iktidar çevrelerinde dini söylem altında söz konusu olan bütün yolsuzluk ve ahlaksızlıkların neredeyse naklen yayımlandığı bir ortamda, dindarlaşmak bir yana, agnostik, deist ya da ateist gençlerin oranı giderek artıyor. Çok yönlü yasak, karartma ve sansüre rağmen, kapitalizmi besleyen küreselin çoğul imkânları muhalefeti ve alternatif düşünce ve yaşam tarzlarını da besliyor. “İki devlet – tek millet” deyişinde sembolleşen “kardeş” Azerbaycan’ın petrolü Türkiye üzerinden İsrail’e giderken, İsrail gemilerini limanlara sokmayan İtalyan, İspanyol ya da Yunan işçileri, Avrupa’da İsrail’e karşı en sert ve net pozisyonu alan Pedro Sánchez Türkiye’de kahramanlaşıyor; viral olan videolarda Sánchez “İslam ümmetinin yeni lideri” olarak ilan ediliyor! Gazze’ye insani yardım götüren Sumud filosunu örgütleyen uluslararası figürler (İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, Brezilyalı aktivist Thiago Avila vb.) Müslüman çevrelerde yabancı Hıristiyan imajı hakkında radikal değişimlere neden oluyor (“bizimkiler onların tırnağı bile olamazlar!”).

Dinin kutsallığı AKP’nin tekelinden çıkarken, Kemalizm ya da Atatürk ortaya çıkan kutsallık boşluğunu yeniden dolduruyor. Kadın hareketi, çevreci hareket gibi yeni sosyal hareketlerin bir merkez yaratma potansiyelindeki güçsüzlüğüne bağlı olarak, Atatürk yenilenmiş güçlü bir kutsal dilin inşasına dahil oluyor. Bitmeyen ve her duruma adapte olan milliyetçiliğin alternatif bir versiyonu olarak, ortalama bir muhalefet aracına dönüşüyor. Atatürk, her durumda bilinmeyenden, kontrol edilemeyen güçlerden sürekli korkan, güvensiz insanların kutsal cemaat ihtiyacına denk gelirken, aynı zamanda, totaliter gücünü artırmış bir rejim karşısında, bilinçli veya bilinçsiz olarak, adalet ve özgürlük için taktiksel bir direniş kaynağına dönüşüyor.

Not: Bu yazı, Yunanistan’da Ta Nea gazetesinin uluslararası ekinde nisan ayında yayımlanacak olan bir yazının daha kısa bir versiyonudur.

Ferhat Kentel
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

Yazarın Diğer Yazıları

“Uçarken” çocuklarını aşağı döken Türkiye’den senaryolar

Türkiye uçarken… Türkiye yüzyılı maarif modeliyle yetiştirilen çocuklar ve gençler, uçarken konacak yer bulamazken... Türkiye her yerde petrol ve gaz bulurken… Türk uçakları acayip sükse yaparken… Suriye, lider...

Vicdanını cemaatten sıyırarak özgür olmak

Ayda bir Jineps’e yazı yazmanın benim için sağaltıcı bir tarafı var. Yazı yazmak, memleketin ve dünyanın halleri hakkında kafamın içinde uçuşan duygu ve düşünceler...

“Sürgün ruhumuz” ve illüzyondan çıkış

İnsanın içini karartan yazılı, sözlü ya da dijital kibir, zorbalık, linç dolu dillerin hâkim olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Ağızdan, kalemden, klavyeden ya da bedenden...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img