Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

“Uçarken” çocuklarını aşağı döken Türkiye’den senaryolar

Türkiye uçarken…

Türkiye yüzyılı maarif modeliyle yetiştirilen çocuklar ve gençler, uçarken konacak yer bulamazken…

Türkiye her yerde petrol ve gaz bulurken…

Türk uçakları acayip sükse yaparken…

Suriye, lider ülke Türkiye sayesinde devrim yaparken…

Trump da “aferin valla bu çocuklara” derken…

Türkiye’nin de ortak olduğu Trump’ın Gazze planıyla hemen yanı başımızdaki Filistinlilerin tabutları çakılıyor.

“Garantör” ülkelerin, dünyanın jandarmasının ve o jandarmayla çok ahbap olan “yüzyılın ülkesi”nin gözleri önünde her gün ölüyor Filistinli çocuklar! Ve “tek milletin öteki devleti” Azerbaycan petrolü (Mersin Limanı’ndan alavere dalavere usullerle giden “başka şeyleri” saymazsak) Anadolu topraklarından İsrail’e gidiyor…

Yanı başımızdan daha da içeri geldiğimizde, Türk askerlerin bindikleri, elden düşme 60 yıllık uçaklar yere çakılıyor.

Fabrikalar yanıyor, binalar çöküyor.

Çocuk işçiler ölüyor.

“İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nden yapılan açıklamada kasım ayının ilk 16 gününde 9, bu yıl tespit edilebildiği kadar 81 çocuk işçinin hayatını kaybettiği” belirtiliyor.

81 çocuk! “Tespit edilebildiği kadar”.

Aileye kutsallık cilası basılırken, aile olmanın imkânlarının dibine kibrit suyu dökülüyor. Ekranlarda sabah akşam ölüm, hamaset, birbirlerinin kafalarına tabanca dayamış erkeklik budalası birtakım adamları izleyen ama ay başını nasıl çıkaracaklarını bilemeyen “aileler” cehenneme dönüşüyor.

İnsanlar açlıkla boğuşuyor.

Açlıkla henüz boğuşmayanlar, yıllar içinde nasıl dibe çakıldıklarını anlamaya çalışıyorlar.

Fabrikalarda, okullarda insanlar yediklerinden zehirlenip ölüyorlar.

Tarlalar pestisit dolu, oradan taşıp sofralarımıza geliyor bütün o kimyasallar.

El Dorado hayalleriyle Uzak Batı’ya giden arsız beyaz insan gibi, bizim buraların “beyazları” da Anadolu’nun topraklarını, tarım alanlarını, ormanlarını, yerüstü ve yeraltı sularını mahvederek, altın, kömür, taş, jeotermal enerji (ve şimdi stratejik öneme sahip nur topu gibi “nadir toprak elementlerimiz” çıktı!) madenlerini yağmalamak üzere, gözleri dönmüş bir şekilde yerlilerin topraklarına el koyuyorlar.

Sokaklar katil dolu.

Siyah takım elbiseli, siyah arabalı ağır abiler, sırtları sağlam, mafyatik birtakım adamlar, “sokaklar benim” afra tafrasına yanlışlıkla karşı çıkan insanlara, TV dizileriyle eşgüdüm halinde ürettikleri ağır ve tumturaklı cümlelerle ve anında çıkardıkları silahlarıyla “akıllı olmayı” öğretiyorlar.

O sırada birileri bir eli yağda, bir eli balda, diğer tarafları de bir önceki satırlarda sözü edilen adamlara gaz vermekle iştigal ediyorlar.

“Sizi buraya tıkan kuvvet

böyle istiyor”

Mahkemeler, kanunlar ya da hukuk “sopa” gibi kullanılıyor.

Bir zamanların ABD’sinde “önce asalım, sonra yargılarız” mantığındaki yargıç Lynch (linç yani) usulleriyle, gazeteciler, belediyeciler, sivil toplum ya da alternatif söz üretmek, siyaset yapmak isteyen insanları ezmek için totaliter bir ceza makinesi gibi çalışıyor…

Ama bu arada tonla sabıkası olan adamlar ellerini kollarını sallaya sallaya, trafikte adam bıçaklıyor, cinayet işliyor, karılarını, kadınlarını, çocukları öldürüyor.

Bir adam kendi Macar şirketinden gene şahsının müdür olduğu kuruma et satıyor. (Ne kadar akıllıca değil mi?)

Yüzyılın Türkiye’si ve bu Türkiye’yi yönetiyormuş gibi yapanlar, onların iplerini tuttuğu [“Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” (bkz. Salim Başol -Yassıada duruşmaları hâkimi) deme samimiyeti ve cesareti bile olmayan] yargı mensupları, Demirtaş, Kavala, İmamoğlu gibi bu memlekette gerçekten alternatif üretme ihtimali yaratan insanlardan delicesine korkuyor ve bu korkunç düzenin sürmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.

Her şeyi çok iyi kontrol eden devletimiz, “terörist”, “bölücü” vs. diyerek etiketlediği hedeflerini saniyesinde, sabaha karşı falan derdest etme kapasitesine sahipken, öbür tarafta, çocuklarını bir türlü koruyamıyor.

Aslında tabii çok açık bir durum söz konusu… Şimdiye kadar hep olduğu gibi, hani “insanı yaşat ki devlet yaşasın” veciz sözüne ha bire atıf yapıp ama insanı o cümleden tamamen çıkaran ve her şeyden önce kendini korumayı meşru gören bir “devletimiz” var.

Tabii ki “devlet” lafın gelişi… “Kutsal devlet” nutukları arasında, insan için dayatılan bütün bu cehennem altında başka bir şeyin bekası için cansiperane bir şekilde sürdürülen bir çaba var. Çünkü bir kere düşerlerse, bütün o kutsallıkla ikna ettikleri kitleleri de kaybedeceklerini ve bir daha ayağa kalkamayacaklarını biliyorlar. Bu korudukları parti-devlet-saray-şirket ağı dışında devlet gerçekten yaşıyor mu, o ayrı mesele ama, yaşayacak insan falan kalmıyor…

Ve sanıyorum şunu yazmaktan bıkmayacağım: Sarayın aparatçikleri, aşağılık kompleksi ve narsisizm arasında debelenen, “pasta yesinler”, “Türk mutfakları hep doludur zaten” kıvamındaki siyasetbilimcileri, sosyologları, gazetecileri, “sivil” toplum örgütleri bu çürümeye dair bir şeyler söylemeye bir türlü fırsat bulamıyor. Onlar uluslararası stratejilerden, Türkiye’nin Trump’tan aldığı “aferin”lerden, silahlarının göz kamaştırdığından, küresel oyunculuktan falan bahsediyorlar.

Yani tepe tepe sömür… Bu sömürüyle birlikte insanların üzerine çık, tepin… Bu insanların sırtından sermayene sermaye kat… Her türlü yolsuzluğu yap ama başkalarını yolsuzluk yaptı diye içeri al… Hâlâ “hukuk” dediğimiz bir sopayla laf edeni içeri al, sustur…

Allah muhafaza senaryolar

Nereye kadar gider toplumsal taleplere karşı sürdürülen böylesine bir savaş?

Tabii birçok senaryo vardır muhtemelen…

Herhalde aparatçik sosyologların da danışmanlıkları vasıtasıyla, hayatı bu kadar kanırtmanın, insanları bu kadar sıkmanın, ezmenin ve yokluğa mahkûm etmenin sonucunda insanların sokağa çıkmak (belki de çıkmaktan ziyade, dökülmek, hatta düşmek) zorunda kalacaklarını bilemiyor olamaz bu kibirli yeni beyazlar.

Ya da mutlak hâkimiyeti kurmak için, insanları sokağa “çekmek” (hani “karşı taraftan bir tane füze sallamak”) gibi niyetler var mıdır hesaplarda?

Allah muhafaza, öyle bir durumda, ortaya çıkan “kaotik duruma son vermek için” -mesela daha önceki darbecilerin hep yaptığı gibi- çok daha sert önlemlerle bastırmak pekâlâ bir seçenek olabilir. Daha mı kötü yoksa kötünün de kötüsü mü olur öngörmek çok kolay değil ama mesela Teşkilat-ı Mahsusa’dan beri hep hazırlanmış, “özel tasarlanmış” paralel örgütleri, kuvvetleri, SADAT’ları, Ergenekon’ları, EMASYA’ları devreye sokmak da var mıdır böyle senaryolar içinde?

Ya da bir zamanlar bir generalin tabiriyle “muhteşem bir organizasyon” olan, “Atatürk’ün evine bomba atıldı” provokasyonuyla insanların gayrimüslim azınlıklara saldırtıldığı 6-7 Eylül 1955 olayları gibi gene süper bir organizasyon mu düzenlenir?

Ya da “dindar-muhafazakâr” görünümlü bir güruhun 16 Şubat 1969’da Taksim’de 6. Filo’yu protesto eden solcu gençlere karşı saldırtıldığı Kanlı Pazar gibi bir hassasiyet mi köpürtülür?

Ya da AKP 7 Haziran seçimlerinde ciddi darbe aldıktan sonra, bombalı operasyonlar ve 400 kişinin ölümüyle gidilen 2 Kasım 2015 seçimlerine ilişkin olarak, “7 Haziran-1 Kasım arasında Türkiye’de yaşanmadık rezalet, planlanmadık kumpas, oynanmadık oyun kalmamıştır” diyen devletimizin seslerinden biri olan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin gönderme yaptığı gibi şeyler mi olur?

Ya da 2013’te Taksim’de Gezi Parkı protestoları olurken, “Yol ver, gidelim Gezi’yi ezelim!” diyerek, Kazlıçeşme mitinginde liderden “izin” isteyen kitleleri “tutmakta zorlanır” mı kutsal devletimizin bir fraksiyonu?

Ya da 24 Haziran 2018 seçimlerinin gecesinde, İstanbul Habipler Meydanı’nda, “devlet” olmuş partilerinin “zaferi” belli olunca, hazırda beklemekte olan [bazıları kurşun geçirmez çelik yelek giymiş (neden acaba?)] yüzlerce kişinin, canlı yayınlar eşliğinde, alenen, uzun namlulu tüfek ve tabancayla sayısız kez havaya ateş ettiği “kutlama” gibi şeyler mi hazırlanır?

Devletin koridorlarındaki fraksiyonlar ne tür planlar yapar, tabii ki öngöremeyiz. Ama toplumun yani hayatın tarafında gerçekçi olmakta yarar var.

Evet, dinler veya dinden beslenmiş seküler ideolojiler ya da sivilleşmiş dinlerin hepsi hep bir kurtuluş vaat ediyor; ancak boşuna heveslenmeyelim, cehennemden sonra kendi kendine gelen cennet yok; yeryüzü cenneti yok. İyi bir şeyler olacaksa, sözün mücadelesiyle olacak. Yılmadan, bıkmadan, hayatın her alanına alternatif sözü taşıyarak, bu sözle mücadele ederek.

Bir araya geleceğiz ve sakınmadan sözümüzü dile getireceğiz, bazen de mırıldanmak zorunda kalacağız, ya da bir zamanlar “İslamcı” abilerin hep önerdiği gibi “buğzedeceğiz”, duygularımızdan enerji elde edeceğiz…

Başka çaremiz yok, alışmayacağız, yeryüzünde hiçbir sözde kutsallığa teslim olmayacağız. Sözümüzü çoğaltacağız…

Ferhat Kentel
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

Yazarın Diğer Yazıları

Vicdanını cemaatten sıyırarak özgür olmak

Ayda bir Jineps’e yazı yazmanın benim için sağaltıcı bir tarafı var. Yazı yazmak, memleketin ve dünyanın halleri hakkında kafamın içinde uçuşan duygu ve düşünceler...

“Sürgün ruhumuz” ve illüzyondan çıkış

İnsanın içini karartan yazılı, sözlü ya da dijital kibir, zorbalık, linç dolu dillerin hâkim olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Ağızdan, kalemden, klavyeden ya da bedenden...

Ormanlar yanarken, narsist devlet ve bireyleri

Biraz kişiselleşmiş ve duygularıma çok gem vurmadığım bir yazı olacak, kusura bakmayın lütfen. Daha doğrusu bütün yazılar, söylenenler her halükârda bir tarafıyla kişiseldir, içinde...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img