Çerkesler, Çerkes nüfusunun %75’inin yaşadığı Türkiye’de, büyük sürgünden sonra gerek Osmanlı İmparatorluğu gerekse Türkiye Cumhuriyeti döneminde ülkenin yaşadığı tüm sorun ve savaşlara hem tanık hem muhatap olmuşlardır. Sürgün öncesinde Osmanlı’nın Kafkasya’da izlediği politikalar nedeniyle Çerkesistan bölgesinden çok sayıda nitelikli Çerkes, Osmanlı İmparatorluğu’nun asker ve bürokratik yapısında yer almıştır. Bunlardan birçoğu yüzyılın son çeyreğinde üst düzey paşa ve bürokrat olmuştur. Bu durum Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı birçok olayda Çerkesleri özne olmak zorunda bırakmıştır. Çerkesler sürgünün hemen sonrasında, Fransız İhtilali’nin etkisi ile Osmanlı’da başlayan rejim sorununda da doğrudan taraf olmuşlardır. Tanzimat Fermanı’yla Osmanlı’nın doğrudan monarşik yapısının meşruti hale getirilme çabaları Çerkes asker ve bürokratlarını da ikiye bölmüştür. Bir tarafta dünyada yayılan meşruti parlamenter sistem zorlamaları, diğer tarafta monarşinin nimetlerinden yararlananların direnişleri, doğrudan Osmanlı’ya da sirayet etmiştir. Bu duruma Gülhane Hatt-ı Hümayunu’na direnen Abdülaziz’i Feriye Sarayı’na götürüp bileklerini kesip intihar etti ilanı verenlerle, diğer tarafta padişaha bu eylemi planlayanlara saldıran Çerkes Hasan’ı örnek gösterebiliriz.
Yine bu olaydan kısa bir süre sonra çıkan, kamuoyunda 93 Harbi (1877-1878) olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı Çerkeslerin kendi içinde farklı tutumlar almasına neden olmuştu. Bir tarafta Anadolu’nun her tarafından bölük bölük Balkanlar’a ve Doğu Anadolu’ya akan Çerkes süvarileri, diğer tarafta bu savaşın kazanılamayacağına inanmış Çerkesler… Savaşın bitmesinden sonra yaşanan iç hesaplaşmaların ardından 2. Meşrutiyet Meclis-i Mebusan’ın açılması… Çerkesler her iki süreçte de iki ayrı taraf olarak etkin olmuşlardı. 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra ortaya çıkan demokratik ortamda Çerkesler bir nebze de olsa kendilerine dönmüşler, dernekler kurmuşlar, Çerkesçe eğitim yapan okullar açmışlardı.
Yeniden savaş çıkması, Osmanlı’nın teslim olması, Mondros Ateşkes Antlaşması ile ordunun silahsızlandırılması, Çerkesleri yeniden savaşın merkezi haline getirmişti. Ordunun dağıtılmış olması, Teşkilat-ı Mahsusa’nın önemli iki adamını harekete geçirmişti. Doğal olarak teslim olan bir devleti yeniden özgürleştirmek için ilk planlamayı yapmak o ülkenin istihbarat teşkilatına düşerdi. Öyle de oldu. Kuşçubaşı (Sencer) Eşref’in çiftliğinde toplanıldı. Neler yapılabileceği tartışıldı. Çeşitli öneriler oldu. Önerilip karara bağlanılan üç karar uygulandı. Bunlardan birincisi, cezaevlerini boşaltıp mahkûmlardan ordu kurmak. İkincisi, orduyu beslemek için zengin olan İzmir Valisi Rahmi Bey’in oğlunu kaçırmak ve fidye almak. Üçüncüsü, Fransızların kontrolündeki Çanakkale cephaneliğinin basılarak silahlara el konulması. Bu süreç 1919 yılının şubat ve mart aylarında gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal İstanbul’dadır. Sahneye çıkmamıştır. Bu arada adalardan sızmalar ve köy basmalar yaşanmaktadır. 1919 yılı 19 Mayıs’ta Mustafa Kemal’in de sürece katılmasıyla birlikte Anadolu’da örgütlenmeler başlamıştır. Ethem’in Kuvayı Seyyaresi ile Ankara’da kurulan Kuvayı Milliye ittifak yapmıştır. Yunanların Ege Bölgesi’ni tamamen işgal etmesiyle birlikte savaş büyümüş ve savaşın ilk aylarında tek muhatap Kuvayı Seyyare’dir. Kuvayı Seyyare’ye katılım da çok olmuştur. Silah yetersizliği sorununun artması üzerine Reddi İlhak Cemiyeti Yönetim Kurulu üyesi Köprülü Hamdi Bey, 40 atlı tahsis edilmesi durumunda Eceabat yakınındaki Fransız cephaneliğini basıp silahları taşıyabileceğini söylemiş, isteği yerine getirilmiştir. 40 atlı ile Akbaş Cephaneliği’ni basan Hamdi Bey silahları alıp orduya teslim etmiştir. Bu durumdan çok etkilenen Fransızlar olayı gurur meselesi haline getirip, baskını yapanı öğrenip bulabilmek için ajanlar kullanmıştır. Bu kapsamda en önemli ajan olarak, Bigalı bir Çerkes olan Anzavur Ahmet’i görevlendirirler. Anzavur Ahmet bir taraftan olayın failini ararken diğer taraftan da kendini saray yanlısı bir kişi gibi göstererek önce taraftar edinmiş, sonra Çerkesleri ayaklandırmaya çalışmıştır. Sonuçta uzun bir takipten sonra Köprülü Hamdi Bey’i tespit etmiş, kaçırmış ve öldürmüştür. Bu durumu öğrenen Ethem Bey çileden çıkmış ve Anzavur Ahmet’i yakalamak için insan avı başlatmıştır. Anzavur, en son Kızıksa adlı bir Çerkes köyünde sıkıştırılmış ancak son anda kaçabilmiştir. Kısa süre sonra yakalanıp öldürülmüştür. Çerkesler yine sürecin iki tarafındadır. Ayrıca Ethem, Anzavur Ahmet’in provoke ettiği birçok Çerkesi de idam etmiştir.
Kurtuluş Savaşı olarak adlandırılan bu dönemde birçok Çerkes savaşta general olarak yer almıştı. Bu paşalardan bazıları I. Meclis sırasında ilk başbakan (Rauf Orbay), ilk dışişleri bakanı (Bekir Kunduk), milletvekili (Kerim İncedayı) gibi görevler almışlardı. I. Meclis’in ilk milletvekillerinin bir bölümü Meclis-i Mebusan’dan gelmişti. Birçoğu son derece seçkin ve donanımlı idi. Genel olarak I. Meclis’in vekillerinin birçoğu iyi yetişmiş, aydın kişilerdi. II. Meclis’e geçildiğinde ise birçok aydın milletvekili meclise sokulmamış, birçoğu gazete, dergi vb. çıkarma işlerine yoğunlaşmışlardı. Fakat bir süre sonra bu kişiler üzerinde baskılar artmış, soruşturma, tutuklama gibi olaylar olunca birçok aydın ve eski milletvekili yurtdışına kaçmıştı. 1921 Anayasası hükümsüz hale gelmiş, 1924 Anayasası süreci başka bir mecraya taşımıştı. Çoğulculuk sona ermiş, tektipleşme başlamıştı. Bu kapsamda Çerkeslerin de başta Beşiktaş Akaretler’deki Çerkes Örnek Okulu olmak üzere tüm dernekleri kapatılmıştı.
Bu süreçten olumsuz etkilenip yurtdışına kaçmak zorunda kalan Osmanlı devletinin önemli hukukçularından I. Meclis’in en fazla kürsüye çıkan, en fazla kanun teklifi hazırlayan milletvekili olan yazar Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Kemali, 19 Aralık 1936 günü Mustafa Kemal’e bir mektup yazar. Bu mektubun orijinali Osmanlıcadır. Mektubu olduğu gibi Türkçeye çevirdim. Türkçe metin olduğu gibi aktarılmıştır. Abdülkadir Kemali’nin bu mektubu I. ve II. Meclis’i analiz etmesi ve Çerkes Ethem’in durumunu açıklaması açısından çok önemli bir belge niteliğindedir. Sanıyorum bu mektup Çerkes Ethem tartışmasını bitirmese bile bu alanda yazmak, çizmek isteyenlere ışık tutacaktır.
Abdülkadir Kemali kimdir?
Kemali, Cebelibereket (Adana-Osmaniye) ili Yarpuz ilçesinde 10 Ağustos 1889’da dünyaya geldi. 1913 yılında evlendi. Bu evlilikten 7 çocuğu oldu. Hamidiye Mekteb-i Rüşdiyesi’nden mezun oldu (ortaokul seviyesi). Ardından Ticaret Mektebi, nihayeten İstanbul’da Mekteb-i Hukuk’tan (Hukuk Fakültesi) mezun oldu. 21 Kasım 1909 tarihinde Adliye Nezareti (Adalet Bakanlığı) Sicil-i Memurun Kalemi mülazımı oldu. 23 Nisan 1913 tarihinde Siirt Vilayet Mahkemesi müdde-i umumi muavinliğine (savcı yardımcılığı), 28 Şubat 1914’te ise Basra Başsavcılığı’na atandı. 7 Temmuz 1914 tarihinde görevinden istifa etti. Aynı yıl yedek topçu subayı olarak askere gitti. 1915 yılında teğmen oldu. 7 Kasım 1918’de terhis oldu. 24 Ağustos 1918 tarihinde Adana Umum-i Hukukiye Müdürlüğü’ne atandı. Kısa bir süre sonra ise Kirmesti (Mustafakemalpaşa) kaymakamı oldu. 6 Şubat 1920’de Kastamonu Adliyesi’ne savcı olarak atandı. İlk seçimde Kastamonu’dan mebus seçildi. 23 Nisan 1920’de Meclis’in açılışına katılan Kemali, TBMM’de 14’ü gizli celse olmak üzere toplam 140 defa kürsüye çıkarak TBMM’nin en çalışkan vekili olmuştu. 14 kanun teklifi, 6 soru önergesi hazırlayarak TBMM’ye sundu. 23 Temmuz 1923 tarihinde yapılan seçimlerde kendisine getirilen milletvekilliği teklifini reddetti. Memleketi Adana’ya dönen Kemali, Ahali Fırkası’nı kurdu. Fikirlerine uygun gazete çıkardı. Adana ve Bursa barolarına kayıtlı avukatlık yaparak yaşamını sürdürdü. Gazete ve parti faaliyetleri sırasında aleyhinde bolca dava açıldı. Davalardan bunalan Kemali, 17 Aralık 1930’da ülkeden gizlice ayrıldı. Yurtdışında çoğu zamanını Hatay ve Beyrut’ta geçiren Kemali çok zor şartlarda yaşadı. Yurtdışındaki çileli hayattan sonra 7 Temmuz 1939 yılında Türkiye’ye döndü. 21 Temmuz 1949 yılında hayatını kaybetti. Kemali’ye Soyadı Kanunu sonrası Öğütçü soyadı verildi.
Kemali’den Mustafa Kemal’e mektup
Ankara’da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya,
Efendim,
Osmanlı’da baskıcı yönetimle adalet anlayışı arasındaki ayrımın, III. Selim döneminde başladığı söylenir; bu doğrudur. Ancak hukuksuz yönetimin sona ermesini sağlayan asıl adımın, Sultan Abdülmecid’in ilan ettiği Gülhane Fermanı olduğu da ileri sürülür.
Fakat “sona ermiştir” demek, bilimsel açıdan tam doğru değildir. Çünkü bu fermanla, kâğıt üzerinde hukuksuz yönetim bitmiş gibi görünse de uygulamada ortaya çıkan yönetim biçimi bugünkü cumhuriyetten farklı olmayan, biçime önem veren ve taklitçi bir yönetim olmuştur.
Paşa Hazretleri, Gülhane Fermanı’nı dikkatle okuyup üzerinde düşündünüz mü? Bu ferman, vatandaşın canını, malını ve namusunu nasıl koruyacağını, kişisel özgürlüklerin hangi yollarla güvence altına alınacağını son derece açık, sağlam ve tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ortaya koymaktadır.
Türkiye’de dünyanın dört bir yanından en yetkin hukukçular, yöneticiler ve siyasetçiler bir araya getirilse; bu konuda görüşleri alınsa, kendilerinden raporlar istense; ayrıca Avrupa’dan çevrilmiş kanunları kullanan hukukçularımız ve Cumhuriyet’e büyük bir bağlılıkla çalışan hukuk ve idare profesörleri, doktorları ve avukatları da bu çalışmaya katılsalar bile, Gülhane Fermanı’ndan daha ileri bir metin ortaya koymaları mümkün değildir.
Bir devleti ayakta tutmak için yayımlanmış bir fermanın özü aslında şudur: Bir devletin varlığını sürdürebilmesi, koyduğu kanunlara padişah dahil herkesin uymasına ve her memurun yaptığı işten sorumlu tutulmasına bağlıdır.
Başka bir ifadeyle; devlet düzeni, yöneticilerin verdikleri sözlere sadık kalmaları ve yaptıkları işlerin sonucundan hesap vermekten kaçmamalarıyla ayakta durur. Aksi halde devletin devamlılığından söz edilemez.
Gülhane Fermanı’nın ilan edildiği gün, fermanın hükümlerinin yerine getirilmesi için, padişahın da bağlı olduğu bir düzen kurulacağı varsayılmış, hatta bu yönde yeminler edilmiştir. Ancak bu yeminler, gerçekte sadece “söz verme” anlamını aşamamıştır.
Nitekim fermanın son satırlarından birinde yer alan “Bu fermanın hükümlerine aykırı davrananları Allah’a havale ederim” ifadesi, sorumluluğun hukuki değil, ahlaki ve soyut bırakıldığını göstermektedir. Yani ortada gerçek bir yaptırım yoktur.
Genel savaş yıllarında, Parvus imzasıyla yazılmış bir yazıda okuduğumu hatırlıyorum: Bu fermanın ilanından kısa bir süre sonra bir Yahudinin malına mülküne el konmuş; böylece verilen sözler bozulmuş ve sorumluluk fiilen ortadan kalkmıştır.
Bu nedenle, Gülhane Fermanı’nı dikkatle ve derinlemesine incelemenizi özellikle rica ederim, Gazi Hazretleri.
93 ve 324 sayılı Hatt-ı Hümayunlar ise adeta Osmanlı devletinin kaderi gibi ortaya çıkmıştır.
93 numaralı belge özgürlük vaadini gündeme getirmiş, 324 numaralı belge ise verilen sözlere sadık kalınmamasının cezası gibi sonuçlar doğurmuştur.
31 Mart Olayı ve onu izleyen gelişmeler, ardından Osmanlı devletinin genel savaşa girmesi; padişahlık yetkilerini kötüye kullananların iktidarı ele geçirmesine yol açmış, ibret alınması gerekirken yanlışların daha da büyümesine neden olmuştur. Onlar da sonunda bu yanlışların bedelini ödemiştir.
Bu sürecin devleti nasıl padişahtan alıp keyfi bir yönetime sürüklediğini ve bunun sonuçlarını hepimiz bildiğimiz için burada uzun açıklamalara gerek yoktur.
Ancak şu gerçeğin özellikle açıklanması gerekir: Vatan, savaşın sonunda galip devletlerin işgaline uğradığında, ülkenin en zor günlerinde halkı koruması gereken en üst düzey yöneticiler görevlerini terk etmiş, geride çaresiz halk ve yetim çocuklar kalmıştır.
Verilen sözlere ve yapılan anlaşmalara ne kadar aykırı davranıldığını anlatmak mümkündür. Ancak burası bunun ayrıntılı olarak açıklanacağı yer değildir. Biz bu mektupla, hayati öneme sahip bir meseleyi tartışmak istiyoruz. Bu nedenle konuyu hem kısa hem açık hem de özlü bir şekilde özetlemeyi amaçlıyoruz.
Türkiye’deyken çıkardığım Mücadele adlı gazetede ve Toksöz gazetesinde yazdığım yazılarda, çağdaş hukuk anlayışına dayanarak Ceza Kanunu’nun İtalya’dan alınmasını ben önermiştim. Bu öneri kabul edildi ve kanun yürürlüğe girdi.
Bu kanunun birinci maddesi özetle şunu söyler: “Kanunda açıkça suç olarak yazılmayan hiçbir fiil suç sayılmaz; kanunda açıkça belirtilmedikçe hiçbir vatandaşa suçlu denilemez ve ceza verilemez.”
Bu ilke, eski kanunların başına konan ve padişah iradesini ifade eden “Mucebince amel oluna”
şeklindeki ifadeden başka bir anlam taşımamaktadır. O dönemde, bu emre uyulmaması halinde hangi cezanın verileceği belli olmadığı için, yönetim anlayışına istibdat yönetimi denirdi.
Bugün ise “Mucebince amel oluna” ifadesi yerine, çok daha açık ve kesin bir kural getirilmiştir:
Kanunda açıkça yazılı olmayan hiçbir fiil suç değildir ve o fiili işleyene ceza verilemez.
Peki, bu kadar açık bir hükme rağmen, Cumhuriyet Ceza Kanunu’na aykırı davranan bir memuru -ister küçük ister büyük olsun- nasıl mahkemeye sevk edeceğiz?
Ve madem kanun açıkça suç saymıyor, Cumhuriyet Hükümeti herhangi bir vatandaşa mahkeme kararı olmadan, kanunda yazmayan bir cezayı uygularsa, bu zulmü o vatandaşın omuzlarından hangi güçle kaldıracağız?
İşte benim durumum tam olarak budur, Paşa Hazretleri.
Vatanıma dönmek ve kendi emlak arazim üzerinde tasarruf edebilmek, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Medeni Kanun ve Ceza Kanunu ile güvence altına alınmış temel bir haktır. Ben bu haklarımı, defalarca başvurmama rağmen kullanamıyorum.
Vatanıma dönmekten ve mülküm üzerindeki haklarımdan yararlanmaktan alıkonulmaktan memnunum diyemem. Çünkü ben bu durumda kanunun değil, keyfi uygulamaların mağduruyum.
Hiçbir suç işlemediğim halde, kanunlarda asla yer almayan bir cezayla cezalandırılıyorum.
Hangi fiilden dolayı suçluyum? Hangi mahkemenin kararıyla mahkûm edildim?
Bu uygulama “idari bir işlem” olarak açıklanıyorsa, o zaman Türkiye Cumhuriyeti hukuken baskıcı bir cumhuriyet haline gelmiş olur, Paşa Hazretleri. Çünkü çağdaş ve medeni devlet anlayışı, “idareten ceza verme” kavramını kesin olarak reddeder. Bu kavram, baskıcı yönetimlerin vazgeçilmez hakkıdır.
Bir cumhuriyet yönetimi, bu anlayışı tamamen ortadan kaldırmadıkça; en küçük bir memurun bile milletvekili seviyesinde bir yetkiyle hareket edebilmesine yol açan bu zihniyeti yok etmedikçe o devlet ne çağdaş olabilir ne de medeni.
Onun sayısız kahramanlığından sadece biri hakkında, Millet Meclisi’nde bizzat sizin ağzınızdan bu sözler söylenirken ben orada değil miydim?
Siz şöyle diyordunuz: 25 Temmuz tarihinde, Kütahya ve çevresi komutanlığına atanan Ethem Bey’in emrindeki kuvvetler Simav bölgesine sevk edildi. 26 Temmuz’da Simav ve çevresinde bulunan bazı bozguncu ve karşıt unsurlar, doğrudan doğruya Yunanlarla temas kurarak onları kışkırttılar.
Bu unsurların oluşturduğu küçük birlikler, Kütahya genel yönüne doğru, Gediz’e kadar gönderilmişti. Ethem Bey kuvvetleriyle 30 Temmuz’da Simav çevresine ulaştı. Simavlılar, başlangıçta yapılan telkinlerin etkisiyle muhalif bir tutum aldılar ve kendilerine verilen öğütlere uymadılar.
Bunun üzerine zor kullanılarak Simav’a girildi. Bu kuvvetler, burada hiç durmaksızın Hisarköy yönüne doğru yürüyüşlerine devam ettiler. Aynı gün, 30 Temmuz’da, Demirci’nin yaklaşık 10 kilometre kuzeyinde bulunan düşman kuvvetleriyle temas sağlandı ve bu kuvvetlere saldırıldı.
Bu saldırı sonucunda düşmanın düzeni sarsıldı ve yaklaşık 5 kilometre güneye çekilmek zorunda kaldılar. 30 Temmuz’da düşman, güneyden bazı takviye birlikleri aldı ve bu kuvvetleri aldıktan sonra Ethem Bey kuvvetlerine karşı yeniden saldırıya geçti.
Yaklaşık 7,5 saat süren şiddetli ve çetin çatışmaların ardından Yunan kuvvetleri yenilgiye uğratıldı ve Demirci’nin yaklaşık 5 kilometre güneyine çekilmeye mecbur bırakıldı.
Bunun ardından Yunanlar tekrar güneyden önemli takviyeler aldılar ve 4 Ağustos’ta Demirci’nin güneyine geçen Ethem Bey kuvvetlerine karşı güçlü ve sert bir karşı saldırı başlattılar.
Çatışmalar 4 Ağustos’ta başladı ve akşama kadar sürdü.
5 Ağustos’ta yeniden devam etti.
Savaşın sonucunda, düşmanın üstün kuvvetlerle bölgeye yüklendiği anlaşıldı. Durum değerlendirilince, burada kesin sonuç alınamayacağı görülerek, Demirci’de bulunan kuvvetlerimiz, daha elverişli ve daha uygun bir mevkiye çekildi.
Ve Gazi Hazretleri… Beni dinleyiniz.
Beyefendiler, ben vatanımdan uzaklaştırıldım. Garip bir şekilde, hangi fiilden dolayı suçlandığım ve hangi mahkemenin kararıyla mahkûm edildiğim bile belli olmadan, kanunlarda asla yer almayan bir cezaya çarptırıldım.
Şimdi soruyorum: Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti hukuken bir cumhuriyet mi kalır, yoksa fiilen bir istibdat yönetimine mi dönüşür?
Çünkü “idareten” kelimesi, çağdaş ve medeni devlet anlayışının düşmanıdır. Bu kavram, istibdat yönetimlerinin vazgeçilmez bir aracıdır. Bir cumhuriyet yönetimi, bu zihniyeti tamamen ortadan kaldırmadıkça; en küçük bir memurun bile milletvekillerinin yetkilerini aşarak keyfi işlem yapabilmesine izin verdikçe, o devlet ne çağdaş olabilir ne de medeni.
Çerkes Ethem ve kardeşi Reşit Beyler hakkında, gazetelerden okuduğumuz ve sonradan asılsız olduğu mahkeme kararlarıyla sabit olan olaylar sırasında, Ankara’daki savcının beni hiçbir gerekçe olmadan bu işin içine katmasından başka, yedi senedir süren hayatımda beni mahkemeye sevk etmeyi gerektirecek tek bir fiilim bile yoktur.
Çerkes Ethem ve Reşit Beyler meselesi ise; tıpkı bulutların arasından anlık görünüp kaybolan ay gibi, sürekli olmayan, çelişkili ve hatta uydurma bir olay olarak ortaya çıkmış ve mahkeme kararlarıyla da bu durum sabit olmuştur.
Buna rağmen, sanıklardan birinin sorgu sırasında verdiği “Abdülkadir Kemali Bey’i şahsen tanırım” şeklindeki cevabın beni suçlu durumuna düşürmesi demek, suç kavramının tamamen anlamsızlaşması demektir.
Ancak ben savcılığa daha güçlü bir delil sunayım: Ben hem Ethem Bey’i hem de Reşit Bey’i yakından tanırım. Bu tarafa geçtikten sonra defalarca Reşit Bey’le, bir kez de Ethem Bey’le görüştüm.
Her şeyden önce, beni Ethem ve Reşit Beylerle tanıştıran sizdiniz Paşa Hazretleri. Bayındırlık Vekili İsmet Paşa, Ali Fuad Paşa, bugünkü Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Bey ve bizzat Gazi Hazretleri…
Özellikle Ethem Bey, Anadolu Milli Teşkilatı’nın önemli bir unsuru olarak, kendi mücadelesi ve kahramanlığıyla yalnız bana değil, bütün Türk milletine kendisini tanıtmış ve yakın tarihimizde sarsılmaz bir yer edinmiş değil midir?
Bir mazlumun yardımına koşmak için canımızı vermekten çekinmeyiz; tehlikeler karşısında gözümüzü bile kırpmayız. Gelin, sizi de bu durumdan kurtaralım. Çünkü bizim inancımıza göre mazluma yardım etmek ne kadar zorunluysa, zalime yardım etmek de o kadar bir görevdir. Ancak zalime yardım, onun zulmünü sürdürmesine destek olmak değil; onu zulümden vazgeçirip adil bir konuma getirmektir.
Eğer bu konudaki kanaatimde yanılıyorsam, eğer vatanıma dönme talebimin önünde duran kişi sizseniz; bunun eski ve yeni gerekçelerini araştırarak son bir mektup daha yazmak ve içinde bulunduğum durumu bütün açıklığıyla şahsınıza arz etmek için bütün gücümü kullanmak zorunda kalacağım.
Bu vesileyle, arz ettiğim hususların dikkate alınmasını saygılarımla rica ederim.
19 Aralık 1936
Türkiye Halk Fırkası Reisi,
Eski Kastamonu Milletvekili,
Avukat






