Daha dün ocak ayına giriyorduk derken mayıs geldi. Mayıs nedense hep en yoğun aylardan biridir. Okulların kapanmasına doğru giderken akademik hayat bir anda her şeyi bitirme telaşına kapılır. Çerkesler içinse sürgün ve soykırım günü sebebiyle birçok etkinliğin gerçekleştiği, her sene yapılan benzer tartışmaların yeniden yapıldığı, aynı kişilerin çıkıp aynı perspektiften tarihi anlattığı, o sene başka bir küresel ya da yerel olayla çakışmazsa anmaların televizyonlara yansıdığı ve sonunda görüldüğümüzü hissettiren duygular yaşatan dolu dolu bir aydır. Çerkes olduğunuzu söylemeye gerekçeniz olmadığı için dile getirmediğiniz ortamlarda, gururla ve hüzünle söyleyebildiğiniz bir aydır da mayıs. Çünkü siz sürgüne ve soykırıma uğramış bir halkın çocuklarındansınızdır. Kimse sizi Çerkeslikle çokça ilişkilendirilen yanlı tarih anlatımı ile şekillenen Çerkes Ethem ile de “hainlikle” de sürgün ve soykırım zamanı ilişkilendirmez. Tersine, hüznünüze ve kültürünüze verdiğiniz değere saygı ve Osmanlı’nın size kucak açmış olmasından bir gurur görürsünüz insanların yüzünde…
Doktora çalışmam için Çerkes yerleşimlerini gezerken beni en çok şaşırtan şeylerden biri Kafkasya’dan ayrılış ve Anadolu’ya geliş yolculuğuna dair aynı hikâyelerin Türkiye’nin her yerinde sanki kendi ailesinin başına gelmiş gibi farklı kişilerce anlatılması olmuştur. O yüzden o hikâyelerin içinde bilmediğim, duymadığım bir hikâyeyle karşılaşmak beni çokça hüzünlendirmiştir.
Bunlardan özellikle mayıs ayında her gün çoraplarımı giyerken hatırladığım bir tanesi; karayoluyla günlerce yürüyerek gelen bir kız çocuğunun ayağındaki çorap ve çarıklarının ayağına yapışmış olmasından dolayı çektiği acıyı hiç unutmaması yatar. Bu nene 90’lı yaşlarına geldiğinde bile hâlâ günde birkaç defa çoraplarını değiştiren biri olmuştur.
Yine bir nene yaşlılığında sürekli bir yerlere yiyecek saklamaktayken, torunlarının anlayamadığı ve ona hep kızdığı hikâyesi ise ikinci sırada gelir. Sonunda oğlu annesinin hikâyesini kendi tahammülsüz çocuklarına aktarır… Annesinin aniden evlerinden çıkartılıp sürgün yoluna düştüklerinde evlerinde çok yiyecek olmasına rağmen yanlarına alamadıklarını, yokluk ve açlığın anısını hiç unutamadığını, bu yüzden her zaman evinden beklemediği bir anda koparılacağı korkusu yaşadığını anlatır; bu olursa çocuklarını koruyabilmek için yiyeceklerden her zaman bir yerlere saklamaktadır.
Her tarafta dinlediğim hikâyelerin başında ise Bagrat Şinkuba’nın “Son Ubıh” adlı kitabında anlattığı “öldüğü anlaşılınca annesinin kucağından koparılıp Türk gemiciler tarafından denize atılan bebeğinin ardından denize atlayan annenin hikâyesi” gelir.
Bu hikâye yaşanan kayıplara dair kuvvetli bir semboldür, aslında 21 Mayıs tarihi de sadece bir semboldür. Bu konuyu biraz açmak gerekiyor ama bunu sıkıcı bir tarih anlatısına girmeden, tüm duygusunu da kaybetmeden gerçekçi bir zemine oturtmak kolay değil. Ancak bu sene bunu deneyenlerden biri olmaya karar verdim. Belki ilerleyen yıllarda bunu benden daha iyi yapanlar çıkacaktır. Çünkü ne de olsa tarihçi değilim, bir sosyoloğum. Yani bütün bu anlatmaya çalışacaklarımda beni ilgilendiren aslında Çerkes toplumunun anlayarak anlam yüklemesidir mayıs ayına… Ve Çerkeslerin kimliklerini altı doldurulmamış sembollere dayandırmaması, gelecek nesillerin önceki nesilleri anlaması, yeni Çerkesliği bilgi ve artık dinleyemeyecekleri anlatıların gerçekliğinin üstüne inşa etmeleridir.
Tarih okumayı sevenler diasporada ve anavatan Kafkasya’da ya da uluslararası alanda Çerkeslerin anavatanlarından çıkartılmasına sebep olan olaylara dair birçok eser bulabilirler. Yüzyıl Savaşları olarak da bilinen ve 18’inci yüzyıl ortalarından 19’uncu yüzyıl ortalarına uzanan Kafkas-Rus Savaşları Çerkeslerin diasporaya dağılmasının temel sebebini oluşturur. Çarlık Rusya’nın temel hedefi Karadeniz’e inmek, Kafkaslar’ın kontrolünü alarak bölgede yayılma politikasını sürdürmektir. Ancak Kafkas halkları kolayca teslim olmamıştır. Yüz yıla yayılan savaşlar farklı dönemlerde, Kafkasya’nın farklı bölgelerinde, farklı cephelerde gerçekleşmiştir. Çerkesler Rus birliklerinin bölgeyi kontrol etmek için yaptıklarına dağınık olarak kendi imkânlarıyla karşılık vermiş ve direnmişlerdir.
1830 yılına gelindiğinde özellikle Kıyıboyu Şapsığ bölgesinde Ruslar kontrolü ele geçirebilmek için politikalarını Çerkesleri “çaresiz” bırakma yönünde geliştirmiştir. Rus Kazaklarına (Cossacks/Kozaklar) Kafkasya’da Çerkeslerden boşalacak toprakları vaat edip onların bölge halkının yaşamını sürdürmesini sağlayan tarlalardaki ürünlerini yakmasına, hayvanlarını sürüp kaçırmasına sessiz kalmışlardır. 1830-1839 yıllarında bölgede yaygınlaşan veba salgını sırasında da bölgeye ilaç girişine izin vermemişlerdir. Abhaz tarihçi Dzidzaria 1982’de yazdığı “Muhaceret ve 19’uncu Yüzyılda Abhazya Tarihinin Sorunları” adlı kitabında bu yaşananların ardından 1839’da, Kuzeybatı Kafkasya’da mahsul kıtlığı olduğunda Çarlık Rusya idaresinin bölgeye tahıl satışını yasakladığını belirtir. Bu yokluk ve kıtlık, hastalıklar Çerkeslerin direnme gücünü kaybettirmiş ve ilk yerinden edilmelerin başlamasına sebep olmuştur. Bu yüzden özellikle Şapsığ ailelerin Büyük Sürgün’den daha önceki dönemde Anadolu’ya yerleşmiş olduğunu anlatan aile hikâyeleri yanlış değildir, tersine Çerkeslerin anavatanlarından koparılma sürecinin bir tarihe sıkıştırılamayacak acılar ve kayıplar barındırdığının kanıtıdır.
Yine bu yıllarda Kuban’ın ötesine, Sibirya’ya doğru sürülen Çerkeslerin hikâyeleri aile hikâyeleri şeklinde bizlere ulaşır. Doktora çalışmam sırasında görüştüğüm bir kişi demişti ki: “Kimse oraya (Sibirya’ya) gitmeyi seçmedi. Halkımız için cehennem gibiydi. Ailemin yaşlılarının Sibirya’dan sanki cehennemmiş gibi bahsettiklerini hatırlıyorum.”
O yıllarda evlerinden ve yaşam alanlarından ayrılmak zorunda bırakılan ve seçme şansı olan Çerkesler kendilerine yaşama ve dönme şansı vereceğine inandıkları Osmanlı İmparatorluğu’na gitmeyi seçti.
Çerkesya’daki savaşın son yılı (1863-1864) en zoruydu ve insanlar evlerinden doğrudan gemilere sürüldü; yapılan antlaşmalar sebebiyle balıkçı gemileri Çerkesleri almak için gidip geldikçe gemilere binen insan sayısına göre onlara ücret ödeniyordu. Bu süreçte aileler birbirinden ayrıldı, çocuklar ailelerinden alındı, yaşlılar ve hastalar da gemilere binmelerine izin verilmediği için Rus İmparatorluğu’nun diğer bölgelerine gitmeye zorlandı. Daha fazla para için kapasitesinin üstünde yolcu alındığından birçok gemi Karadeniz’in dalgaları arasında battı. Dağlılardan boşaltılan topraklara çarlık halkları yerleştirildi. Böylece geri dönecek bir evleri de kalmamış oldu. Bu son süreç farklı kaynaklara göre yaklaşık 1,5 milyon insanın toplu şekilde sürgün edilmesine sahne oldu. Bu sebepten yaşananlara Büyük Sürgün denmeye başladı. 21 Mayıs 1864 tarihini Çarlık Rusya’sı 100 yıl süren savaşın resmi sonu ve Kafkasya’nın ilhak edilişinin tarihi olarak duyurdu. Bugün Soçi Olimpiyat alanı olan (Krasnaya Polyanna) Kbadaa’da kutlamalar düzenledi.

Büyük sürgünden sonraki yıl boyunca da yerinden edilmeler devam etti. Bundan sadece 13 yıl sonra, 1877’de, Bzyb Nehri ile Samyrzakan arasındaki topraklar (bugünkü Abhazya-Gürcistan sınır bölgesi) da tamamen Rus kontrolüne geçti. Bu, Abhazya limanlarına Osmanlı gemileriyle Çerkes sürgünzedelerin çıkarma yapması ve yerel dağcılarla birleşmesinden hemen sonra gerçekleşti. Ruslar, Türklerin çok sayıda Çerkes mültecisini karaya çıkaracağından korktular ve bu yüzden geri çekildiler; ancak komşu bölgelerdeki Rus kuvvetleriyle birleşip bölgeyi tamamen ele geçirdiler. Bu dönemde, Abhazların şehirlere yakın olmasının riskini gören Ruslar, deniz limanlarına yakın köyleri boşalttılar ve sakinleri gemilere bindirilerek Osmanlı İmparatorluğu’na gönderildiler.
Yani Çerkeslerin Kafkasya’daki evlerinden zorla çıkarılması 1864 yılından 30 yıl önce başlayıp yıllar sonra da devam etti. Rus yöneticiler bu dönemde sistematik olarak Kafkasya’yı yerli halklarından arındırmak için kararlar vermişlerdi.
Bu tarihsel çerçevede aslında tek bir günde gerçekleşmediği ortada olan bu süreç, 1980’lerde bir sembol olarak seçilmiş ve Çerkes dernekleri ve örgütlenmeleri tarafından benimsenerek bir anma gününe dönüştürülmüştür. İlk kez 1989’da 125’inci Yıl Anma Programı gerçekleştirilmiş(1) ve bugün 21 Mayıs için bir anma etkinliği yapmamak diaspora örgütlenmeleri için düşünülemez hale gelmiştir.
Türkiye’de Soçi Olimpiyatları ile gelişen süreçte, biraz da Amerika’daki Çerkeslerin yönlendirmesiyle 19’uncu yüzyılda Kafkasya’da yaşanan olaylar hakkında soykırım kavramı kullanılmaya başlamıştır. 2016 yılında, benim de katıldığım, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Çerkes Soykırımı üzerine bir çalıştayda, Utrecht Üniversitesi’nden soykırım çalışmaları uzmanı Dr. Uğur Ümit Üngör Hoca, katılımcılardan 19’uncu yüzyıldaki olayların soykırım olarak adlandırılmasına yol açan tarihsel arka planı ortaya koymalarını istemişti. Tarihsel olarak yaşananlar farklı dillerde farklı uzmanlarca farklı şekillerde tanımlanmıştı. Göç, muhaceret, yerinden edilme, sürgün/büyük sürgün, soykırım…
Ben o yıllarda bu tarihi gerçekliği bildiğim halde soykırım kavramının yaşananları halktan koparacağına ve sürgün kavramının Çerkes kimliğinin parçası olduğu için korunması gerektiğine inanıyordum. Ancak bir olayın soykırım olarak tanımlanabilmesi için Üngör’ün belirttiği temel kriterlerden “sistematik zulüm”e dair kanıtlara Kafkasya’da okuduğum kitaplar ve katıldığım toplantılar sebebiyle hâkimdim. O toplantıda ortaya çıkan tartışmalar sonucunda, ben yaşananların Çerkesleri tümüyle yok etmeyi, ya da bölgeyi etnik olarak onlardan temizlemeyi hedeflediği için soykırım olarak tanımlanması gerektiğini kabul ederken diğer arkadaşlar da halkın genelinden koparmadan bu kavramın kullanılması gerekliliğini kabul ettiler. Böylece kavramın “21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgünü” olarak kullanılmasında karar kılındı.
Geçen yıl Ergün Özgür Liy tarafından düzenlenen uluslararası bir konferansa Didem Baş Bilge ile yazdığımız bir makale ile katıldık. Daha sonra Ergün’ün editörlüğünde konferansın kitaba dönüştürülmesi sürecinde aldığımız uzman görüşleri sonrasında Ergün Özgür, Bahar Ayça Okçuoğlu, Emir Fatih Akbulat ile birlikte Çerkesler ile ilgili bir ön bölüm yazmaya karar verdik. “Çerkesler kimdir, nasıl bir tarihsel çerçevede sürgün ve soykırıma maruz kalmışlardır, nasıl bir diaspora olmuş, nerelerde yaşamış, anavatanlarıyla nasıl ilişkiler kurmuşlardır ve sonraki yerinden edilmeleri (sürgünleri) nasıl gerçekleşmiştir” gibi temel bilgileri içeren bu bölüm konuya daha detaylı bakmak isteyen ve referans bir kaynak arayan araştırmacılara fayda sağlayacak. Bu bölümü takip eden bölümler ise özellikle Suriye’den 2011 sonrasında, 19’uncu yüzyılda yaşananlara çok benzer şekilde farklı deneyimler ve imkânlarla Türkiye’ye göç eden yüksek eğitimli, meslek sahibi kalifiye Çerkeslere ışık tutarak bizi son yıllarda gözlerimiz önünde yaşanan deneyimlere dair düşündürecek çalışmalardan oluşuyor.(2)
Ancak aslında hem 21 Mayıs’ı diasporada bir anma gününe, hem herkesin aynı deniz yolculuğu hikâyesini kendi aile hikâyesi gibi anlatmasına baktığımızda fark etmemiz gereken şey, diasporada Çerkes kimliğinin en önemli tanımlayıcılarından biri olan “Sürgün ve Soykırım Anma Günü”nün altını herkes için dolduracak olan aile anlatılarından farklı deneyimlerin ve tarihsel bilginin kendine ses bulmasıdır. Bu da ancak nesillerarası güç hiyerarşisine ve kendi doğrusunu kabul ettirmeye dayanmayan sağlıklı bir iletişim ortamında gerçekleşebilir. “Bu nasıl mümkün olur” tartışması da bir sonraki yazıya kalsın o vakit… Şimdi mayıs ayı… Sembolleri yaşatmanın zamanı. Yine de bir not düşeyim, İstanbul Kafkas Kültür Derneği/Bağlarbaşı bir çağrı çıkmış gençlere: “21 Mayıs – Miras senin, söz senin”. Geçmiş on yılların yarattığı sembolik milliyetçilik(3) öğelerinden sıyrılıp, bilgi ve anlatılara dayalı bir mirası bulup çıkaran bir 162’nci yıl anması dileğiyle diyelim o vakit.
(1) Erol Taymaz, 1 Mayıs 2019, “21 Mayıs Bilgisi ve Bilinci”, https://jinepsgazetesi.com/2019/05/21-mayis-bilgisi-ve-bilinci/
(2) Ergün Özgür (ed), ağustos ayında yayımlanacak, “Highly Qualified Immigrants and Refugees: Challenges and Opportunities (Türkiye-Europe)”. Academy in Exile Series. Bielefeld: transcript.
(3) Michael Billig, 2003, “Banal Milliyetçilik” adlı kitabında sembolik ya da banal milliyetçiliği gündelik ve fark edilmeyen bir şey olarak tanımlar. Ancak bu tür sadece altı dolu olmayan sembollere dayalı bir milliyetçilik hızlı ve kolay şekilde başka bakış açılarıyla ve kavramlarla ilişkilendirilebilir. Çerkesler için 21 Mayıs’a anlaşılması ve aktarılması gereken bir miras olarak sahip çıkmak ve altını doldurmak yeni nesillerde kimlik inşası için önemlidir.







