Bu yazıya nasıl başlayabileceğimi uzun uzun düşündüm. En sonunda cesaretimi topladım ve kendime olan eleştirilerimi sizinle paylaşmaya karar verdim.
Bir süredir yazdıklarıma bakıyorum da sanki hepsi benden birer parça eksik. Son birkaç yazımda özellikle ortaya çıkan metne bakıp “Bu gerçekten benim kalemimden mi çıktı?” diye sormadan edemiyorum. Yazılarımı yetiştirmekte zorlanıyorum; eskiden hevesle oturduğum klavye başına şimdilerde ancak Yaşar Abi (Yaşar Güven) mesaj attıkça, biraz da mahcubiyetle oturuyorum.
Kendimi böyle hunharca eleştiriyorum ama bir şeyler yazmak, bir fikir üretmek, hele ki Türkiye’nin bu bitmek bilmeyen gündem ve sistem hengâmesinde aklını tek bir noktaya odaklamak, rüzgârlı havada çakmak yakmaya çalışmak gibi. Bu sorunun sadece bende olmadığını da biliyorum, Türkiye gibi bir yerde her sabah başka bir karmaşaya uyanırken, sistemin insanın zihnini sürekli “hayatta kalma modunda” tuttuğu bu coğrafyada, aklı toparlayıp da yaratıcı bir şeyler üretmek bazen gerçekten imkansızlaşıyor. Zihnim bir yerden sonra hata veriyor. Üstelik bu bitmek bilmeyen gündemde 20’li yaşların başında bir genç olarak gündemden uzak kalmam konusundaki öğütlere ‘vardır büyüklerimin bir bildiği’ diyerek sadık kalmaya çalışmak da bir hayli zor oluyor.
Peki, sizce neden bana böyle öğütler veriliyor?
Çünkü günümüzde Türkiye’de bir gencin fikrini beyan etmesi, sadece zihinsel bir yorgunluk değil, aynı zamanda geleceğine dair aldığı riskli bir hisse senedi gibi. Bir tweet’in, bir eleştirinin, burada yazdığım köşe yazılarının ya da sadece ‘ben buradayım’ dememin bile yıllar sonra karşıma bir engel olarak çıkabileceği korkusu, benim kelimelerimi boğazıma diziyor. ‘Şimdi bir şey dersin, ileride işe girerken önüne koyarlar’ cümlesi, bu coğrafyada gençliğin üzerine atılmış bir ölü toprağı gibi. Kendi kendimin sansürcüsü haline gelmişken ne yazabilirim? Gündemi yazsam mülakat korkusu, alanımı yazsam henüz yolun başında olmanın verdiği “akademik yetersizlik” hissi…
Bu yüzden ben, en iyi bildiğim şeyi, yani kültürümü yazdım. Yazılarım eleştirildiğinde sevindim; “Eleştirilecek kadar birikim var demek ki” diyerek motivasyon buldum. Tam bu dengede mutluyum derken üretmeye devam ederken, mezuniyetin kapıya dayanması ve o meşhur “hayat telaşı” tüm motivasyonumu bir anda gölgeledi. Okulun son aylarında olmanın getirdiği o garip boşluk, yerini hızla “Peki ya şimdi ne olacak?” sorusuna bıraktı. Kendi sesimi bulduğuma sevindiğim bir dönemde, geleceğin belirsizliği kalemimi kâğıttan biraz daha uzaklaştırdı. Zihnim artık sadece “yazmaya” değil, “hayatta kalmaya” odaklanınca da işte o hevesini kaybetmiş, ruhsuz metinler çıktı ortaya.
Gelecek ile günümüz arasında kurduğum köprü böylesine sallanırken; ne düşündüğümü, kim olduğumu ve hatta kim olacağımı bile bilemezken nasıl bir yazı yazabilirim? Henüz kendi hikâyemin finalini göremezken, başkalarına ne anlatabilirim?
Madem 22 yaşında, mezuniyetine aylar kalmış bir genç olarak bu köşedeyim; belki de bu belirsizliği aşmak için ilk adımı burada, müstakbel patronlarıma seslenerek atmalıyım. Radyo, televizyon ve sinema bölümünden mezun olmak üzereyim ve İstanbul’da, heyecanımı emeğe dönüştürebileceğim o fırsatı arıyorum. Kim bilir, belki de bir sonraki yazımın ilhamı, bu çağrıya gelecek bir yanıt olur.
Şaka bir yana; bazen en iyisini yapmak için önce bir “mola” vermek ve mevcut dağınıklığı olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. Bu ay benim için o dürüstlük ve yüzleşme ayı olsun. Bir kusurum olduysa beni mazur görün… Önümüzdeki aylarda; zihnimin daha berrak, kelimelerimin daha özgür olduğu bir yazıda buluşmak dileğiyle.
Şimdilik diplomamın peşinde, Yaşar Abi’nin bir sonraki mesajına kadar kendimi nadasa bırakıyorum.







