Bazı acılar zamanın terazisinde hafiflemez; aksine zaman geçtikçe, yıllar içinde tarihin omzuna daha ağır bir yük olarak biner. 21 Mayıs 1864 Çerkes halkı için tam da böyle bir tarihtir.
Gerçekliğin o soğuk ve tavizsiz yüzüne baktığımızda, Çarlık Rusya’sının Kafkasya’yı insansızlaştırma politikasının ağır faturasını görürüz. Yüz binlerce insan, asırlardır kök saldıkları, doğup büyüdükleri topraklardan zorla sökülüp atıldı. Kapasitesinin çok üzerinde insanla doldurulan derme çatma gemilerle çıkılan o mecburi Karadeniz yolculuğu, birçoğu için ilk ve son durak oldu. Açlık, salgın hastalıklar ve Karadeniz’in hırçın suları, koca bir nesli yuttu. Yaşlıların kuşaktan kuşağa aktardığı “Karadeniz’den çıkan balığı yememe” geleneği nostaljik bir mit değil; denizi devasa bir mezarlığa dönüştüren bu acı gerçeğin, ete kemiğe bürünmüş çok derin bir yasıdır.
Anadolu’nun ve dünyanın dört bir yanına savrulan, dillerini, kültürlerini ve kimliklerini yabancı topraklarda yeniden yeşertmek zorunda kalan bir halkın, onca acıya rağmen bugün hâlâ “Biz buradayız” demesi çok güçlü bir gerçekliktir. Fakat bir başka gerçek daha var: Sürgün, sadece gemilerde yaşanıp bitmiş bir olay değildir. Dilin ve geleneklerin zamanın öğütücü çarkları arasında yavaş yavaş silinme tehlikesi, o sürgünün bugün hâlâ devam eden en sessiz sancısıdır.
Kafkasya’nın sürgün çocukları, kaybettikleri anavatanlarının yasını ağırbaşlılıkla tutarken, aslında tüm dünyaya çok net bir mesaj veriyor: Tarihin karanlık sayfalarıyla yüzleşilmeden, yaralar gerçek anlamda kabuk bağlamaz. 21 Mayıs’ı anlamak, unutmamak ve unutturmamak, sadece bir halka duyulan saygının değil, adil bir dünya ve insan olma onurunun en temel gereğidir.








