Sosyal medyanın, klavye başında siper arkasından ateş etmeyi iş edinmişlerin mecrasından biraz uzak durup bir tartışma zemini olabilir mi diye düşünerek aşağıdaki yazıları paylaşıyoruz. Konuyla ilgili düşüncelerini paylaşmak isteyen okurlara da açık olacak elbette. Kısa ve öz derdimiz “üzüm yemek”, “bağcı dövmek değil”. Eleştiri, farklı bakış açıları geliştirir, ileri taşır. Muradımız budur.
Jineps Yayın Kurulu
Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi (DÇK-G) üzerine özeleştiri
Canberk Apiş
Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi üzerine yürütülen bu özeleştiri, sadece bir siyasi oluşumun kronolojisini tutmak değil, aynı zamanda toplumsal bir iddianın kendi iç dinamikleriyle, o kaçınılmaz ve bazen de sarsıcı yüzleşme çabasıdır. Bir katılımcı ve bu sürecin mutfağında yer almış bir hafıza olarak, niyetlerin samimiyetinden zerre şüphe etmeksizin, yöntemsel ve zihinsel tıkanıklıklarımızı açık yüreklilikle masaya yatırmak, tarihe karşı borcumuzdur. Bizler, büyük bir heyecanla yola çıkarken, aslında farkında olmadan bir düşünsel esaretin sınırlarında dolaştığımızı göremedik. Girişimimizin en temel ve belki de en trajik çıkmazı, evrensel olduğu iddia edilen ancak belirli bir coğrafyanın ve belirli bir tarihsel kesitin ürünü olan hazır ideolojik kalıpları, Çerkes halkının özgün meselelerine birer kurtuluş reçetesi gibi giydirmeye çalışmasıdır. Kendi sosyolojik gerçeğimizi anlamak yerine, halihazırda paketlenmiş teorilerin konforuna sığındık. Bu durum, toplumumuzun binlerce yıllık tarihsel derinliğinden ve yaşayan değerlerinden süzülüp gelen bir siyaset dili inşa etmek yerine, dışarıdan ithal edilen kavramların ve teorilerin gölgesinde bir varlık göstermeye çalışmamızla sonuçlandı. Kendi hakikatimizi, başkalarının kavramsal mercekleriyle görmeye başladığımız o an, aslında özgünlüğümüzden feragat ettiğimiz andı. Başka merkezlerin belirlediği düşünsel sınırlar içinde kalarak verilen bir mücadele, ne kadar gürültülü olursa olsun, nihayetinde o sınırların bekçiliğine hizmet etmekten öteye geçemezdi.
Hazır reçetelere duyulan bu aşırı ve sorgulanmayan güven, bizi kendi toplumumuzun ruhuna dokunacak, o kadim ama modern dünyaya söyleyecek sözü olan özgün sesi üretmekten alıkoydu. Çerkes kimliğini savunurken bile, bu savunmayı Çerkesliğin kendi kavram setleriyle değil, küresel veya yerel siyasal modaların diliyle yapmaya çalıştık. Oysa bir halkın kurtuluşu veya demokratik temsili, o halkın genetik kodlarına işlenmiş toplumsal işleyişten bağımsız kurgulanamaz. İthal edilen bu teorik çerçeve, sadece düşünsel bir daralma yaratmakla kalmadı, beraberinde kaçınılmaz olarak halktan kopukluk sorununu da getirdi. Tartışmalarımız, bildirilerimiz ve entelektüel üretimlerimiz; halkın gündelik yaşamından, ekmek kavgasından, binlerce yıllık toplumsal reflekslerinden ve gerçek beklentilerinden koparak, maalesef dar bir çevrenin kendi içinde çevirdiği bir egzersize dönüştü. Bizler, halkı bu sürecin gerçek sahibi, iradesi ve kurucu öznesi kılmak yerine, onları sadece bizim kâğıt üzerinde kurguladığımız teorik kalıpları onaylayacak bir taban veya bir istatistik olarak gördük. Halkın değer yargılarıyla, yaşam pratikleriyle ve kolektif hafızasıyla harmanlanmayan her siyasi hamle, teoride ne kadar kusursuz görünürse görünsün, toplumun geniş kesimlerinde bir yankı bulamadı. Bu örtük tepeden bakış açısı, bizi kendi insanımıza yabancılaştırırken, hareketin toplumsallaşmasının ve kitleselleşmesinin önündeki en aşılmaz barikat haline geldi.
Kendi insanımıza ulaşamamanın sancısını çekerken, bir yandan da siyasetimizi sürekli bir mağduriyet ve haklılık anlatısı üzerine kurmanın getirdiği o konforlu ama yıkıcı edilgenlikten kendimizi kurtaramadık. Geçmişin büyük acılarını ve trajedilerini bir kimlik bileşeni haline getirip sürekli bunu hatırlatmak, elbette bir hafıza tazelemedir; ancak bu hatırlatmanın bir gelecek tasarısına dönüşmemesi, geleceği inşa edecek olan iradeyi felç etti. Kendimizi sürekli anlaşılmayı bekleyen, hakkı teslim edilmesi gereken veya merhamet dilenen bir pasif konumda tanımladık. Bu durum, bizleri aktif, talepkâr ve kendi kaderini tayin eden siyasal aktörler olmaktan çıkarıp, başkalarının inisiyatifine, konjonktürel çıkarlarına veya vicdanına bağlı birer gözlemci konumuna itti. Oysa tarihsel bir özne olma iddiası, sadece geçmişin yasını tutmakla veya başkalarına suçlarını hatırlatmakla değil; bugünün ve yarının şartlarını kendi öz gücünle, kendi iradenle ve kendi cümlelerinle belirlemekle mümkündür. Bizler, başkalarının masasındaki bir meze ya da bir tartışma başlığı olmayı reddedip, masanın kendisini kuracak o yerli iradeyi göstermekte geç kaldık.
Başlangıçtaki o devrimci ruhuna rağmen, dışarıdan alınan ideolojik prangaların ağırlığı altında ezilmiş ve halkın kendi dinamikleriyle, o doğal damarıyla gerçek bir bağ kuramadığı için beklenen toplumsal sıçramayı gerçekleştirememiştir. Bir hareketin sönümlenmesi sadece sayısal bir azalış değil, aynı zamanda fikri bir tıkanmanın dışavurumudur. 2015 sonrasında yaşanan daralma, aslında bu yöntemsel yanlışların doğal bir sonucudur. Toplumdan onay almayan, toplumun diliyle konuşmayan hiçbir yapı, sonsuza kadar entelektüel bir fanusun içinde yaşayamaz. Gerçek bir uyanış ve kalıcı bir siyasal temsil, ancak başkalarının çizdiği o dar kavramsal sınırlardan cesaretle çıkıp, kendi toplumsal değerlerimizi modern dünyanın ihtiyaçlarıyla yeniden harmanlayan, sarsılmaz ve yerli bir iradeyle mümkündür. Kendi gücümüzü başkalarının siyasal projelerinin içinde bir eklem olarak değil, halkımızın ferasetinde ve kendi kültürel derinliğimizde aramalıyız. Bu özeleştiri, geçmişe yakılan bir ağıt veya bir vazgeçiş ilanı değil; tam tersine, daha gerçekçi, daha ayakları yere basan, daha toplumsal ve her şeyden önemlisi daha bizden bir yürüyüşün zorunlu, sancılı ama umut verici ilk adımıdır. Kendi hakikatimize dönmek, aslında en büyük devrimdir.
Bu süreçte ideolojik angajmanların yarattığı bir diğer bariyer, diğer Çerkes örgütleriyle kurulamayan o sağlıklı ve yapıcı diyalogdur. Kendimizi en doğru, en ilerici veya en demokrat olarak tanımlamanın getirdiği o gizli kibir, bizi aslında aynı kaygıları taşıyan ancak farklı üslupları benimseyen kardeş yapılarımızla aramıza kalın duvarlar örmeye itti. İdeolojik saflık arayışımız, siyasal bir körlüğe dönüştü. Dünyaya aynı pencereden baktığımızı varsaydığımız gruplarla dahi bir araya gelmekte zorlanmamız, aslında teorik çerçevemizin ne kadar dışlayıcı ve esneklikten uzak olduğunun en somut göstergesidir. Siyaset, farklılıkları ortak bir paydada buluşturma sanatı iken, bizler bu sanatı icra etmek yerine, kendi küçük hakikatlerimizin muhafızlığını yapmayı tercih ettik. Bu tutum, Çerkes diasporasının ve anavatanının çok katmanlı yapısını kavramaktaki yetersizliğimizin bir sonucudur. Bir halkın geniş mutabakatını sağlamak, her şeyden önce o halkın tüm renklerini, çekincelerini ve hassasiyetlerini kapsayacak bir esneklik gerektirir. Bizler ise, bu esnekliği bir ilkesizlik olarak yaftalayıp, kendi dar grubumuzun konforlu ama etkisiz alanına hapsolduk. 2015’ten sonra başlayan o sessiz sönümlenme, aslında bu dışlayıcı dilin ve kapsayıcılıktan uzak siyaset tarzının doğal, hatta kaçınılmaz bir faturasıdır. Toplumsal bir hareket, ancak farklı damarlardan beslendiği ve o damarlar arasında sağlıklı bir kan akışı sağladığı sürece canlı kalabilir. Oysa biz, damarları tıkamayı, safları sıklaştırmak sanma yanılgısına düştük.
Siyasal temsiliyetin sadece söylem düzeyinde kalması, bizi pratik alanda çözüm üreten bir mekanizma olmaktan çıkarıp, sadece eleştiren ve konum belirleyen bir yapıya indirgedi. Halkın önüne somut, uygulanabilir ve kendi iç dinamiklerinden beslenen bir Çerkes Siyaseti vizyonu koyamadık. Bunun yerine, genel geçer politik tartışmaların içinde kendimize bir yer bulmaya çalışırken, asıl odaklanmamız gereken kimliksel ve tarihsel sorumluluklarımızı bu tartışmaların teferruatı haline getirdik. Bu, sadece bir temsil krizi değil, aynı zamanda bir vizyon yitimidir. Kendi kaderimizi başkalarının ajandasına eklemlemek, özgün bir siyasal iradenin intiharıdır. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o daralan yapının içinde hapsolmuş enerjinin, neden geniş halk kitlelerine sirayet etmediğini anlamak zor değildir. İnsanlar, kendilerini ifade edecekleri bir kürsü ararken, biz onlara sadece ezberlenmiş metinleri okuyacakları bir koro vaat ettik. Bu koro ise zamanla sesini yitirdi ve yankısı sadece kendi odalarımızda duyulur hale geldi. Demokratik değerlere bağlılık iddiamız, kendi içimizde ve diğer Çerkes dinamikleriyle olan ilişkimizde bir hoşgörü ve işbirliği kültürüne dönüşmediği sürece, kâğıt üzerinde kalan bir temenniden öteye geçemeyecektir. Gelecek, kendi hatalarından ders çıkaran, ideolojik bağnazlıklarını halkın âli menfaatleri uğruna terk edebilen ve en önemlisi, aynaya baktığında gördüğü o eksiklikleri tamamlama iradesi gösterenlerin olacaktır.
29 Mart 2026
Çerkes aktivizminin tükenmeyen kibri
Canberk Apiş
https://apiscanberk.blogspot.com/2026/08/cerkes-aktivizminin-tukenmeyen-kibri.html
İki binli yılların sonlarından itibaren belirginleşen ve 2010’lu yılların ilk yarısında sokaklara, meydanlara, salonlara sığmayan o devasa siyasi ivmenin bugün vardığı nokta, yalnızca bir yenilgi değil, aynı zamanda trajik bir çürümedir. Tarihin nadir sunduğu bir uyanış anının, bizzat o anın “öncüsü” olma iddiasındaki kadrolar tarafından nasıl heba edildiği ortadayken, bugün karşı karşıya bırakıldığımız tablo çok daha ağır ve sinir bozucudur. Dünün ideolojik sekterleri, kendi elleriyle inşa ettikleri ve altında binlerce gencin umudunu ezdikleri o devasa enkazın tam tepesine tırmanmış, hiçbir ahlaki veya siyasi özeleştiri verme gereği duymadan “Çerkes halkını” suçlama cüretini sergilemektedir. Bu, salt bir siyasi başarısızlık öyküsü değil; kendi dar gruplarının, fraksiyonlarının ve dış dünyaya kapalı ideolojik gettolarının sınırlarını aşamamış bir elitin, yenilginin faturasını sıradan insana keserek kendini temize çekme çabasıdır. Aynı amaca yürüdükleri, aynı varoluşsal kaygıları taşıdıkları insanlarla aynı masaya oturmayı bile “siyasi bir taviz”, bir “kirlenme” veya “ilkelerden sapma” olarak gören bu sözde öncülerin, ortaya çıkan yıkımın ardında kendi gölgelerini aramamak için sergiledikleri bu tavır, siyasi ikiyüzlülüğün ulaştığı en tehlikeli zirveyi temsil etmektedir. Ortada öylesine büyük bir kibir vardır ki, kendi kısırlıklarını toplumun bütününe teşmil ederek, asırlık bir var olma mücadelesini kendi narsisizmlerinin mezesi haline getirmekten zerre kadar hicap duymazlar.
Geçmişin o puslu aynasına baktıklarında yalnızca kendi uydurdukları “kahramanlık” destanlarını ve ne pahasına olursa olsun korudukları “haklılıklarını” gören o dönemin aktörleri, adeta paralel bir evrende yaşamaya devam etmektedirler. Sokaklarda neden binlerin, on binlerin tek bir yürek olarak toplanamadığı, asimilasyona ve yok oluşa karşı muazzam bir direncin filizlenemediği sorulduğunda, dillerine pelesenk ettikleri ezberler hep aynıdır ve asla değişmez: “Halk bizi anlamadı”, “Çerkesler zaten asimile olmayı çoktan seçmişti”, “Toplum apolitik, konformist ve korkaktı”. Oysa bu, gerçeğin bilinçli ve sistematik bir biçimde katledilmesidir. Hayır, bu toplum ne korkaktı ne de asimile olmaya dünden razıydı; asıl sorun, sizin o devasa kibrinizden bir milim dahi taviz verip, farklılıkları kucaklayan ortak bir çatı kuramayacak kadar bencil, ufuksuz ve vizyonsuz olmanızdı. Gözlerindeki ateşle omuz omuza direnişe geçen, yılların suskunluğunu yırtıp atan gençleri, kendi aranızdaki “kim daha devrimci”, “kim daha tavizsiz”, “kim daha gerçek ve köklerine bağlı Çerkes” şeklindeki hastalıklı sidik yarışlarına kurban ettiniz. Kendi klanınızın, derneğinizin veya fraksiyonunuzun o mikroskobik iktidar alanını, koca bir halkın makro düzeydeki kurtuluşuna ve siyasi bütünlüğüne hiç düşünmeden tercih ettiniz. Tüm bu yıkımın, tüm bu parçalanmışlığın muhasebesini yapmadan, faturayı sokaktaki insana kesip sosyolojik bir analiz kasıyormuş gibi davranmak, en hafif tabirle siyasi ahlaksızlık, en ağır tabirle ise tarihsel bir ihanettir.
Dün, aynı dertten muzdarip oldukları insanlarla bir araya gelip iki satırlık ortak bir asgari müşterek bildirisi kaleme almayı dahi kendi “ideolojik safkanlıklarına” yönelmiş varoluşsal bir tehdit olarak görenler, bugün sığındıkları fildişi kulelerinden Çerkes halkına parmak sallama hakkını kendilerinde bulabilmektedir. Kayseri’nin Uzunyayla’sındaki bir esnafın, İstanbul’un karmaşasındaki bir üniversite öğrencisinin, Samsun’un köylerindeki bir çiftçinin anadilini, kültürünü ve kimliğini yavaş yavaş kaybetmesini “duyarsızlık” veya “ihanet” olarak yaftalamak, o konforlu kulelerden bakıldığında son derece kolaydır. Asıl zor ve meşakkatli olan; o insanların önüne, şüphe duymadan güvenebilecekleri, kendi içinde birbirini yemeyen, asgari demokratik değerlerde birleşmiş, devlete ve asimilasyon çarklarına karşı tek sesli, vakur ve itibarlı bir siyasi irade koyabilmekti. Siz, toplumun size sunduğu o tertemiz iradeyi kendi bitmek bilmeyen çekişmelerinizle paramparça edip, zayıf ve cılız parçalar halinde devlete altın tepside sunduktan sonra, tabanın umutsuzluğa kapılarak dağılmasını nasıl olur da toplumun suçu olarak görebilirsiniz? Bu aktivist ve aydın tayfasının, hiçbir özeleştiri süzgecinden geçirmeden Çerkesleri toptancı bir yaklaşımla eleştirmesi, aslında kendi derin suçluluk duygularını bastırma ve kendi yetersizliklerini rasyonalize etme yönteminden başka bir şey değildir. Eğer dillerinden düşürmedikleri gibi “halk zaten duyarsız, yozlaşmış ve kurtarılmaya değmez” ise, o zaman kendi beceriksizlikleri, uzlaşmaz kibirleri ve siyaseti bir avuç insanın egosunu tatmin etme aracına indirgeyen örgütsel miyoplukları görünmez olacaktır. Bu, klinik bir siyasi narsisizmdir; kendi hatalarıyla yüzleşecek, “biz nerede yanlış yaptık” diyecek entelektüel ve ahlaki cesareti olmayanlar, suçu her zaman sessiz ve savunmasız olan cahil çoğunluğa atarak kendilerini o hayali kaidelerinin üzerinde tutmaya çalışırlar.
Bu yapıların en büyük yanılgısı, kendi siyasetsizliklerini, uzlaşmazlıklarını ve sekterliklerini ulvi bir “siyaset” sanmalarıdır. Demokrasi ve siyaset; tıpatıp aynı düşünen, aynı kelimelerle konuşan ve aynı sloganları atan dostlarla veya laboratuvarda üretilmiş klonlarla yapılmaz; tam aksine benzemezlerle, farklı dünya görüşlerine sahip olanlarla, hatta bazen tahammül edilmesi en zor olanlarla ortak, hayati bir hedef uğruna yapılır. Türkiye’deki Çerkes hak savunuculuğunun o dönemki kanaat önderleri, bu en asgari demokratik beceriyi, bu asgari bir arada yaşama ve mücadele etme erdemini gösteremedikleri için tarihi bir yenilgiye imza attılar. Şimdi, yarattıkları bu çölün ortasında kalkıp da “Biz fikirlerimizle, eylemlerimizle çok ileriydik ama Çerkes toplumu bizim bu yüce fikirlerimizi anlayamayacak kadar çok gerideydi” masalını anlatmalarına, bu zehirli kibri bir entelektüel duruş gibi pazarlamalarına müsaade etmek imkânsızdır. İleri falan değildiniz; siz sadece kendi yankı odalarınızın sahte konforunda, kendi yazdığınız sloganlara âşık olmuş, dış dünyanın gerçekliğinden ve toplumun sosyolojik dinamiklerinden tamamen kopuk birer hayalperesttiniz. O dönemin aktörleri, inisiyatifleri ve figürleri acilen ve amansızca aynaya bakmak zorundadır. “Biz nerede hata yaptık da on binleri sokağa dökemedik?”, “Neden en temel meselelerde bile birbirimizle medenice konuşmayı, yan yana durmayı başaramadık?” sorularını sormaktan aciz olanların, bugün Çerkes toplumuna verecek hiçbir aklı, yöneltecek hiçbir meşru eleştirisi, çizecek hiçbir rotası yoktur. Kendi elleriyle boğdukları, nefessiz bıraktıkları bir uyanışın ardından, o cansız bedene dönüp “Neden nefes almıyorsun, neden ayağa kalkmıyorsun?” diye öfkeyle bağırmak, yalnızca trajikomik bir aymazlık değil, aynı zamanda tarihin affetmeyeceği bir vicdansızlıktır.
Gerçek bir siyasi aklın ve bugün yapması gereken, bu zehirli mirası kökünden reddetmektir. Diaspora gibi varoluşu pamuk ipliğine bağlı, her geçen gün asimilasyonun sessiz ama acımasız çarkları arasında öğütülen bir topluluğun, elitist kaprislere, “benim doğrum seninkini döver” şımarıklığına feda edilecek tek bir saniyesi bile yoktur. Kimliği savunmak, kültürü yaşatmak ve tarihi bir bilinci politik bir talebe dönüştürmek; halka küserek, onu aşağılayarak veya ona yabancılaşarak yapılamaz. Çerkes kalmak bir inat meselesidir ve bu inat, fildişi kulelerden dikte edilen teorilerle değil, doğrudan doğruya tabanın, sokağın, köyün, derneğin nabzını tutarak, oradaki sıradan insanın kaygılarını anlayarak ete kemiğe bürünür. Kendi dar ufuklarını halkın vizyonsuzluğu gibi sunan o eski dönemin sözde aydınları, bugün birer siyasi mevtadan farksızdırlar ve onların bıraktığı enkazı temizlemek, öncelikle onların o hastalıklı, tepeden bakan, toplumu salt bir nesne gibi gören zihniyetini mahkûm etmekten geçer. Çerkes insanı, kendi kaderini tayin etme gücünü, onu sürekli yetersiz hissettiren bu kibirli kurtarıcılardan değil, bizzat kendi tarihsel direncinden, o sessiz ama derin aidiyet duygusundan alacaktır. Zaman, başarısızlıklarının faturasını halka kesen sahte öncülerin devrini kapatıp, halkın kendisiyle barışık, demokratik tahammülü yüksek, asgari müştereklerde buluşmayı şeref sayan yeni, olgun ve sarsılmaz bir siyasi aklın inşa edilme zamanıdır.
Ağustos 2026
Politik Vorşer
Sözün sınırları ve ittifaklar: Janberk Apiş ve Ümit Dinçer
Can Nart
Janberk Apiş, gerek Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi (DÇK-G) üzerine kaleme aldığı özeleştiride gerekse Çerkes aktivizminin son dönemine dair yazılarında diaspora için önemli bir ayna tutmaktadır. Apiş’in; hareketin geniş kitlelerden koparak steril bir entelektüel egzersize dönüşmesini, sekterliği ve başarısızlığın faturasını halka keserek “biz adam olmayız, bu toplum zaten apolitik” kolaycılığına sığınan aydın kibrini mahkûm etmesi son derece doğrudur ve olumlanmalıdır.
Ancak Apiş’in bu muhasebesini, Prof. Dr. Ümit Dinçer’in Sercem TV’deki söyleşisi üzerine yaptığı o güzel değerlendirmeyle yan yana koyduğumuzda, diaspora siyasetinin hem geçmişi hem de geleceğe dair tıkanıklıkları, yetersizlikleri daha net bir şekilde açığa çıkmaktadır.
KAFFED’in demokratik mirası
Janberk Apiş, haklı olarak Ümit Dinçer’i entelektüel birikimi ve samimi emeğiyle özel bir yere konumlandırır. Bu noktada eksik bırakılmaması gereken tarihsel bir hakikat vardır: Ümit Dinçer’in bu demokratik ve vizyoner duruşunda, diasporada ulusal demokratik mücadelenin birikimlerinin etkisi önemlidir. Dinçer, kendisinden önceki kurucu ve demokrat kadroların, Kuzey Kafkasya kültür dernekleri, KAFDER ve KAFFED’in tuğla tuğla ördüğü sivil-demokratik bir geleneğin temsilcisidir.
Kafkas derneklerinin 1970’lerden bu yana verdiği zorlu demokrasi ve birlik mücadelesi; Ümit Dinçer’den önceki KAFFED’in Muhittin Ünal, Cihan Candemir, Vacit Kadıoğlu, Yaşar Aslankaya ve Yıldız Şekerci gibi her biri son derece değerli ve demokrat başkanlarının da katkıları ile yükselmiştir.
Eleştiriye hoşgörü ve demokratik olgunluk: Ümit Dinçer örneği
Apiş, Ümit Dinçer’in ekranda büyük bir incelikle dile getirdiği “apartman yangınında herkesin birlikte koşması gerektiği” ve “halklar bahçesi” çağrılarını, geçmişin pratikleriyle yüzleştirerek sertçe eleştirir. 2015 seçimleri arifesindeki o dönüştürücü iklimde, neden diğer ezilen halklarla (Kürtlerle, Ermenilerle, Lazlarla) sahada organik ve cesur bir ortak hak mücadele hattının kurulmadığını sorar; diasporanın “uslu vatandaş” ürkekliğini sitemle yargılar.
Fakat bu sert ve doğrudan yüzleştirmeye karşılık Ümit Dinçer’in gösterdiği reaksiyon, Çerkes diaspora siyasetinde eşine az rastlanır bir demokratik olgunluk ve ahlaki hoşgörü dersidir. Dinçer, kendisini doğrudan hedef alan bu yazıya gücenmek veya savunmacı reflekslerle duvarlar örmek yerine, yazının altına şu satırları düşmüştür:
“Janberk çok doğru bir analiz ve önermede bulunmuşsun, tebrik ediyorum, duygularıma tercüman oldun. En katıldığım taraf şu: Eğer bu halk bir şekilde kendi mücadelesini yürütecekse, bu ‘benzemezlerin’ yumruklarını gevşetip, aynı ufka birlikte bakabilmeyi becermeleri zorunludur. Eline sağlık.”
Bu demokrat duruş, Apiş’in makalesinde mahkûm ettiği o “tükenmeyen aydın kibrini” ve sekterliği unufak eden bir örnektir. Siyasetin; sadece kendi klonlarıyla değil, “benzemezlerle” ortak hayati hedefler doğrultusunda yapılabileceği gerçeğini bizzat eleştirilen kişinin bu şekilde teslim etmesi, sivil siyasetin ihtiyaç duyduğu asgari demokratik tahammülün en somut kanıtıdır.
78 kuşağının onuru ve siyasete duyulan güvenin kaybı
Apiş’in Ümit Dinçer’e yönelik haklı eleştirilerini ve Dinçer’in bu eleştiriyi kucaklayan olgunluğunu beğenmekle birlikte; Apiş’in DÇK-G bünyesinde de yer alan 78 kuşağı demokrat ve devrimci arkadaşlara yönelttiği ithamlara tam olarak katılamıyorum. Apiş, bu kadroları geçmişin “ithal ve hazır ideolojik kalıplarına sığınmakla” suçlamaktadır. Oysa bugün 70’li yaşlarına gelmiş olan bu arkadaşlar, sanıldığı gibi geçmişteki siyasetlerinin “dar kalıpları” içinde sıkışmış dogmatik figürler değildir.
Sorun, bireysel yetersizliklerin ötesinde, tarihsel ve küresel bir zihniyet kırılmasına dayanmaktadır:
Siyasete duyulan güvenin çözülmesi: 1970’li yıllarda toplumsal ve ulusal sorunların çözümünde siyasete duyulan o güçlü güven, 1980 askeri darbesinin vahşi/faşist tahribatı ve ardından Sovyetler Birliği’ndeki çöküşle birlikte küresel düzeyde çözülmüştür.
Yeni siyaset üretememe sancısı: Bugün yaşanan felç hali, geçmiş siyasetlerde tıkanıp kalmak değil; neoliberalizmin ve popülist “Yeni Sağ” hegemonyanın dünyayı ve diasporayı kuşattığı bu yeni dönemde, kitlelerde heyecan yaratacak yeni ve özgün siyasi yolların inşa edilememesidir. Bu küresel tıkanma, hayatını asimilasyona karşı direnişe, dönüşe ve/veya devrime adamış bizim kuşağın “suçu” değildir.
“Birlikte olma isteğinin” yokluğu ve çıkış yolu
Türkiye’de demokrasi mücadelesi ve anti-asimilasyoncu direniş yok değildir; asıl sorgulanması gereken, bu mücadelelerle “birlikte olma isteğinin” bizzat ideolojik tercihlerle yok edilmiş olmasıdır.
Siyasete egemen olmak isteyen sağ-milliyetçi “Birleşik Kafkasya” (BK) çizgisi ile işbirliğini savunan liberal siyasetler, Çerkes kimliğini kendi gettosuna hapsederek Türkiye’nin demokratik dönüşüm güçleriyle yan yana gelmeyi “kriminalize olmak” korkusuyla reddetmiştir. Oysa BK çizgisiyle ortak demokratik bir siyasi mücadele zemini kurulamaz.
Nitekim bu “Yeni Sağ” pragmatizmin yansımalarını kendi içimizde, 2023 genel seçimlerinde, Kayseri’deki bağımsız adaylık sürecindeki “Cumhurbaşkanlığında istediğinize verin, milletvekilliğinde bana verin” tutumunda net şekilde gördük. O günlerde, sivil toplum ve insan hakları aktivisti Osman Kavala 2.000 gündür hapisteyken, 2021 sonbaharında Boğaziçi eylemlerinde demokratik hakkını savunan Caner Perit Özen’in tutuklanmasına neden olan Boğaziçi Üniversitesi eylemleri devam ederken, 2015 yılında Kobane’deki çocuklara oyuncak götürmek üzere yola çıkan kafilede, Suruç’ta katledilen Nartan ve Ferdane Kılıç’ın acısı ortadayken, bu ihlallere karşı tek bir kelime söz söyleyemeyen bir kimlik siyasetinin Meclis’te haklarımızı savunması mümkün müdür? Demokrasi mücadelesi, her şeyden önce “hakikatleri söyleme cesareti” gerektirir.
Geleneksel ve inançsal ritüelleri “ortaçağ popülizmi” diyerek küçümsemek de doğru bir yöntem değildir. Örneğin Düzce’de 1906’da Şapsığca yazılan Çerkesçe Mevlid’in yasaklanmasını ve bugün okunamayacak kadar asimile olunduğu gerçeğini hatırlamak; yasımızı, duamızı ve anıtlarımızı rasyonel akılla birer “hafıza mekânına” dönüştürmektir. Hafıza mekânları, unutmanın önüne geçen ve sivil kimlik siyasetini sokağa, köye, derneğe sabitleyen önemli rasyonel çıpalardır.
Sonuç
Janberk Apiş’in özeleştirileri ve Ümit Dinçer’in kurumsal pratiklerine yönelttiği haklı sitemler; ancak demokrat kurumsal mirasa hakkını teslim ederek, Ümit Dinçer’in eleştiri karşısında gösterdiği o hoşgörü ve özeleştiri olgunluğu ile aşılabilir.
Bizler, özellikle genç kuşaklarımız, imkânsız “toptancı etnik birlik” taleplerini ve başarısızlığın faturasını halka kesen o kibirli teslimiyeti reddederek, 78 kuşağının dönüşçü-devrimci mirasını bugünün rasyonel sivil siyasetiyle harmanlamak zorundayız. Söz ile eylem arasındaki o tarihsel mesafe ancak o zaman kapanacaktır.
23 Ağustos 2026
Notlar:
- https://apiscanberk.blogspot.com/
1.a Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi (DÇK-G) Üzerine Özeleştiri (https://apiscanberk.blogspot.com/2026/03/demokratik-cerkes-kongresi-girisimi-dck.html?)
1.b Çerkes Aktivizminin Tükenmeyen Kibri
(https://apiscanberk.blogspot.com/2026/08/cerkes-aktivizminin-tukenmeyen-kibri.html)
- https://www.facebook.com/apiscanberk – 16 Ağustos 2026 tarihli yazı
- Sercem TV-Prof. Dr. Ümit Dinçer: “Anadolu, Halklar Mezarlığı Değil; Halklar Bahçesi Olmalı” https://www.youtube.com/watch?v=DCXToR5CkN4
Mefewud Nartan
Öncelikle sağlıklı ve namuslu özeleştiri vererek gidenlerle kalanların yolu muhakkak tekrar kesişecektir. Eleştiri ve özeleştiri önemli bir dinamizmdir.
Çok uzun yazılara gebe olsa da Janberk Apiş’in DÇK-G eleştirisinde hatırlatmak istediklerim, gözden kaçmış olanlar olduğunu düşünüyorum.
Can Nart’ın yerinde tariflediği 78 kuşağı geleneğini taşıyan devrimci-dönüşçü yapının serpilmesi, Türkiye etnik siyasetinde, geleceği kurgulamada etkin yer alması, ümitvar bir çizgi yakalaması Türkiye halklarının birlikte hareket etme iradesini gösterdiği zamanlardır. Başta Kürt halkı olmak üzere halkların kendine alan açtığı, Apo çizgisinden ziyade, Selahattin çizgisinin tüm Türkiye’ye ümit verdiği, harekete geçirdiği, herkesin kendini bulduğu ve ifade ettiği zamanlardı.
Halklar sofrası kurulduğunda en saygın yerlerden birini Çerkesler oluşturdu. Korkmadılar. Gelecekte Meclis’te bir Çerkes milletvekilinin birkaç federasyondan kürsüde daha etkili olacağını biliyorlardı. Ulusal ve uluslararası platformda önemli bir yer işgal edeceklerinin farkındaydılar.
Peki, ne oldu?
Önce Suruç patladı, iki şehit verdik.
Sonra gar patladı, üç yaralımız vardı.
Ve Diyarbakır, arkasından yenilenen seçim.
Selahattin, Figen, Can Atalay betonlar arasına gömüldü.
Egemenler tek ve kontrol edilebilir ve sadece Kürtlerle uğraşacağı yapıyı kurdu.
Bize mi ne oldu? Sustuk mu? Bocaladık mı?
Evet.
Kayıplarımız, dağıtılan yapı, acılarımız, üzüntümüz yeni yol arama enerjimizi tüketti. Eskiler acıları ile kaldı, yeniler ne yaşadığımızı çok bilemedi.
Selo’ya ne olduysa bize de o oldu.
Sadece biz değil bu süreçte halklar, inançlar, sosyalist yapılar evine döndü. Birliktelik ağır balyozlarla dağıtıldı. Evet, bu birliktelik bizi besliyordu. Çerkeslere dair bu yapılar söz söyleyecekse, önce bize soruluyordu, “onlar da var” deniliyordu. Ve evet, Janberk’in eleştirisinde şu kısmı doğrudur: Halklarla birlikte yürümek üzerine kurgulu yapımız, tek başına bir halk olarak kaldığımızda da yelkenimizi şişirecek rüzgârımız olmalıydı. Sıkı ve özgün bir yapıyı kurmuş olmalıydık. Zamansız gelen ve tüm gemileri batırmaya yönelik fırtınalara zamansız yakalandık. Kayıplarımız ile kendimizi enkaz gibi hissettiğimiz çok anlar oldu. Hem halkımız vurdu hem de egemenler.
Ancak Janberk dostum, ben şunu dahi önemli bir kazanım olarak gördüm: Emin ol herkes gittiğinde, Çerkeslik tehlikeli sayılıp insanların çocuklarını dahi uzaklaştırdığında (ki umarım yaşanmaz) en cesur kadrolar, Türkiye entelijansının karşısına geçip siyasi, ideolojik, tarihsel anlamda birikimi ile ağırlığını koyabilecek kadrolar yorgun da olsalar buradadır. Böyle bir yapının suskun da olsa birlikte kalması önemli bir kazanımdır.
25 Ağustos 2026
Zamanın Ruhu, kuşaklar ve Çerkes toplumunun gelecek arayışı…
K’areşey Selçuk
Siyasi düşünceler tarihine baktığımızda, düşünürlerin büyük ölçüde içinde yaşadıkları dönemin temel meseleleri üzerine yoğunlaştıklarını görürüz. Her çağ kendi sorularını, sorunlarını ve bunlara cevap arayan düşünce biçimlerini üretir. Feodal düzenin ve parçalanmış siyasal yapıların hâkim olduğu dönemlerde güvenlik, birlik, güçlü hükümranlık ve iktidar öne çıkarken; güçlü merkezi devletlerin yerleştiği dönemlerde birey, bireyin devlet karşısındaki konumu, hakları ve özgürlükleri düşüncenin merkezine yerleşmiştir.
Döneminin hâkim kabullerinin dışına çıkabilenler ise çoğu zaman değişimin öncüleri olmuşlardır. Bütün bunları Zeitgeist, yani “Zamanın Ruhu” kavramıyla açıklamak mümkündür. İnsanlar ve toplumlar yalnızca kendi iradeleriyle değil, içinde bulundukları çağın siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel koşullarıyla da biçimlenirler.
Bu girişin nedeni, geçmişimize ve özellikle farklı kuşakların toplumsal ve siyasal tercihlerine ilişkin bugün yapılan bazı değerlendirmelerde eksik olduğunu düşündüğüm bir noktaya dikkat çekmektir: Geçmişi, kendi tarihsel koşullarından kopararak bugünün bilgi, tecrübe ve değerleri üzerinden yargılama eğilimi.
Geçmişi bugünden yargılamak
Ne diasporadaki ne de anavatandaki Çerkes toplumunun yaşadığı dönemin koşullarından bağımsız bir tarihinden söz edebiliriz. Toplumumuz da diğer bütün toplumlar gibi savaşlardan, devrimlerden, devlet politikalarından, ideolojik hareketlerden, ekonomik dönüşümlerden ve yaşadığı ülkelerin siyasal atmosferinden etkilenmiştir.
Bu nedenle 1908 Osmanlı Çerkes toplumu ile 1924 Türkiye Çerkes toplumunu mekanik biçimde karşılaştıramayız. Hatta 1921 ile 1924 arasındaki birkaç yıllık dönemi dahi, yaşanan olağanüstü siyasal dönüşümleri dikkate almadan aynı şartlar içerisinde değerlendiremeyiz.
Aynı yöntem sonraki dönemler için de geçerlidir.
Bugünden baktığımızda yanlış, eksik ya da sonuçları itibarıyla olumsuz gördüğümüz bir tercihin, yapıldığı dönemde hangi seçenekler arasında, hangi bilgiyle, hangi baskılar altında ve hangi beklentilerle ortaya çıktığını anlamaya çalışmak zorundayız. Bu, geçmişte yapılan her şeyi doğru kabul etmek veya eleştiriden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, eleştiriyi daha anlamlı ve öğretici hale getirir.
Çünkü tarihsel eleştirinin amacı, geçmişte kimin haklı, kimin haksız olduğunu ilan etmekten çok, hangi tercihin hangi sonucu doğurduğunu anlamak olmalıdır.
Kuşakları kategorik olarak yargılamak
Can Nart’ın sosyal medyada değerlendirdiği Janberk Apiş’in eleştirisi, Ümit Dinçer’in “özeleştirisi” ve söyleşisini değerlendirdiği yazı ve değerlendirmelerine konu ettiği yazı ve söyleşiyi birlikte ele aldığımda, Janberk Apiş’in eleştirilerinin üslubunda bugünden geçmişe yöneltilen ve zaman zaman negatif duygu yükünün ağır bastığı bir yaklaşım, Can Nart’ta da bir dönem savunması gördüm. Öncelikle konu üslup olunca sertliğin eleştirinin etkisini artıracağı düşünülebilir; ancak sertlik her zaman düşünsel derinlik anlamına gelmez.
Burada asıl tartışmamız gereken, belirli kişilerin veya kuşakların haklı ya da haksız ilan edilmesinden çok, yaşanan süreçlerin doğru tarihsel zemine oturtulup oturtulmadığıdır.
Örneğin 78 kuşağını kendi başına ve kategorik bir yapı olarak değerlendirmek bana doğru gelmiyor. Her kuşak gibi 78 kuşağı da kendinden öncekilerden bir miras devralmış, bunu yaşadığı çağın şartları içerisinde yeniden biçimlendirmiş ve kendinden sonraki kuşaklara aktarmıştır.
Üstelik bu kuşağın içerisinden kendini zaman içinde güncelleyen, geçmiş tecrübelerini yeni koşullar ışığında yeniden değerlendiren ve sonraki kuşaklarla ilişki kurabilen insanlar çıktığı gibi bunun tersine örnekler de çıkmıştır.
Dolayısıyla olumlu veya olumsuz pozisyon alışları yalnızca “kuşak” kavramıyla açıklamak mümkün değildir. Dönemin şartlarının yanı sıra kişisel özellikler, örgütlenme kültürü, siyasal tercihler, dünyayı algılama biçimleri ve daha birçok unsur belirleyicidir.
Hatta biraz ileri giderek, kimi insanların dün olduğu gibi bugün de yapıcı, kimilerinin ise dün olduğu gibi bugün de çatışmacı bir pozisyonda bulunabildiğini söyleyebiliriz.
Bu nedenle kategorik kuşak yargılamaları ve yaftalamalar bizi sağlıklı sonuçlara götürmez.
Doğru eleştiri hangi soruları sormalı?
Geçmişi eleştirmenin geleceğe katkı sağlayabilmesi için izlenecek yöntemin önemli olduğunu düşünüyorum.
İlk sorumuz:
Ne oldu?
Öncelikle yaşanan süreci mümkün olduğunca soğukkanlı biçimde ortaya koymalıyız.
İkinci sorumuz:
Neden böyle oldu?
Ortaya çıkan sonucun hangi toplumsal, siyasal ve örgütsel koşullardan kaynaklandığını anlamaya çalışmalıyız.
Ardından daha önemli bir soruya geçebiliriz:
Ne farklı yapılabilirdi?
Eğer ortaya çıkan sonuçtan memnun değilsek, hangi kararların veya davranışların farklı olması halinde başka bir sonucun ortaya çıkabileceğini tartışmalıyız.
Ve nihayet:
Bugün ne yapmalıyız?
Geçmişe yönelik bütün değerlendirmelerin asıl anlamı burada ortaya çıkar. Çünkü tarih üzerine konuşmanın amacı geçmişi yeniden yaşamak veya yargılamak değil, geçmişin tecrübelerinden hareketle bugünü anlamak ve geleceğe ilişkin daha doğru tercihler yapabilmektir.
Hayat durağan olmadığına, sürekli değişip dönüştüğüne göre zamanın ve çevrenin etkilerini yok sayan değerlendirmelerin gerçek anlamda tarihsel eleştiri olarak kabul edilmesi güçtür.
68’den 78’e, 78’den 80 sonrasına…
68 kuşağı, kentlere kitlesel olarak eğitim amacıyla gelen, dernekler etrafında yeniden örgütlenen, okuyan, tartışan ve kendinden önceki kuşakların bazı tartışmalarının dışında kalabilmenin avantajını yaşayan bir kuşaktı.
Aynı zamanda hem Türkiye’de hem dünyada yükselen özgürlükçü ve sorgulayıcı ortamın etkisi altında biçimlendi.
Bu kuşak önemli işler yaptı. Ancak yapabilecekleri halde yapamadıkları da vardı.
Ardından gelen 78 kuşağının, 68 kuşağının yaptıklarını ve yapamadıklarını yeterince analiz ederek yeni bir yol haritası oluşturabildiğinden emin değilim. Belki 1970’lerin başında yaşanan deneyimlerin ve ardından giderek ağırlaşan baskıcı siyasal ortamın etkisiyle daha çok savunma pozisyonunda kaldı.
1980 sonrasında gelen kuşakların da benzer bir sorunla karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Onlar da 68 ve 78 kuşaklarının yaptıklarını, yapamadıklarını ve bunların hangi tarihsel koşullar içerisinde gerçekleştiğini yeterince analiz ederek yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun kapsamlı bir yol haritası ortaya koyabildiler mi?
Bu soruya kolaylıkla olumlu cevap verebileceğimizi düşünmüyorum.
Ancak burada önemli olan geçmiş kuşakların eksikliklerinin listesini çıkarmak değildir. Asıl mesele, bizim bugün aynı hatayı tekrar edip etmediğimizdir.
Bugünün temel meselesi nedir?
Eğer başlangıçta sözünü ettiğimiz Zeitgeist kavramına geri dönersek, bugün sormamız gereken temel soru şudur:
İçinde bulunduğumuz çağda Çerkes toplumunun temel meselesi nedir?
Bana göre artık bu sorunun cevabı giderek daha açık hale geliyor.
Hem diasporada hem anavatanda farklı biçimlerde ama aynı temel problemle karşı karşıyayız:
Yok oluyoruz.
Dil kaybı, kültürel aktarımın zayıflaması, yeni kuşakların kimlikle ilişkisinin giderek azalması, toplumsal bağların çözülmesi ve örgütlü yapıların genç kuşakları kapsamakta zorlanması bu sürecin farklı görünümleridir.
Buna karşılık hâlâ önemli ölçüde yaşadığımız ülkelerin siyasal gündemleri üzerinden pozisyon alıyor, dünyaya hangi ideolojik perspektiften baktığımızı birbirimize anlatıyor ve geçmişten devraldığımız siyasal ayrımlar üzerinden iç tartışmalar yürütüyoruz.
Dönüşçü, devrimci, liberal ya da sağ bir siyasal çizgide olmak elbette bireylerin düşünsel tercihidir ve olmaya devam edecektir. İnsanlardan bu farklılıklarından vazgeçmelerini istemek ne mümkündür ne de gereklidir.
Ancak bugün bizi bir araya getirebilecek daha temel bir ortak payda vardır:
Kimliğimizin geleceğine ilişkin ortak endişe.
Bu endişe hem diasporada hem anavatanda giderek daha yakıcı biçimde karşımızda durmaktadır.
Farklılıklarımızla birlikte siyaset mümkün mü?
Bence mümkündür.
Kimlik konusunda endişe duyan, bu kimliğin yaşamasını isteyen ve bu kimlik adına şu veya bu ölçüde hak talep edilmesi gerektiğini düşünen herkes, diğer siyasal ve ideolojik görüşlerini koruyarak ortak bir zeminde buluşabilir.
Bunun için herkesin aynı düşünmesi gerekmez.
Aynı dünya görüşüne, aynı siyasi ideolojiye veya geçmişe ilişkin aynı tarih okumasına sahip olmamız da gerekmez.
İhtiyacımız olan şey bir ideolojik birlik değil, asgari müşterekler üzerinde kurulacak bir varoluş mutabakatıdır.
Dilimizin, kültürümüzün ve kimliğimizin geleceği konusunda ortak kaygı taşıyorsak; bu kaygıyı hak temelli, demokratik ve sürdürülebilir politikalara dönüştürebiliriz.
Belki de bugünün Zeitgeist’ı bizden tam olarak bunu talep ediyor.
Geçmiş kaldıraç olmalı, yük değil
Geçmiş elbette tartışılmalıdır. 68 kuşağı da, 78 kuşağı da, 80 sonrası kuşaklar da eleştirilebilir. Dönüşçülük de, devrimci siyaset de, diasporada kalma tercihleri de, anavatanla kurulan ilişkiler de tartışılabilir.
Ancak bütün bu tartışmalarda temel ölçümüz şu olmalıdır:
Bu tartışma geleceğe ilişkin düşünce üretmemize yardımcı oluyor mu?
“Ne yapsaydık daha iyi olurdu?” sorusuna cevap arayan eleştiri değerlidir. Çünkü geçmişi geleceğe doğru kullanabileceğimiz bir kaldıraca dönüştürür.
Buna karşılık geçmişi bugünün koşullarıyla yargılayarak kişileri, kuşakları veya grupları mahkûm etmeye yönelik tartışmalar yeni kırgınlıklar, yeni kamplaşmalar ve yeni kimlik çatışmaları üretmekten öteye geçmeyebilir.
Üstelik yok oluş kaygısının giderek büyüdüğü bir dönemde enerjimizi geçmişin hesaplaşmalarına harcama lüksümüzün giderek azaldığını düşünüyorum.
Geçmişi anlamalı, eleştirmeli ve ondan ders çıkarmalıyız.
Ama orada yaşamamalıyız.
Bugünün koşullarını doğru okumak, ortak sorunlarımızı belirlemek ve farklılıklarımızı koruyarak geleceğe ilişkin ortak bir siyaset geliştirmek zorundayız.
Çünkü artık temel soru, geçmişte kimin haklı olduğu değil; gelecekte kimliğimizle var olup olamayacağımızdır.
25 Ağustos 2026







