Türkiye’de yaşayan halklardan ve inançlardan kadınlara sorduk: “Türkiye’de ve sizin kültürünüzde kadın olmak üzerine neler söylemek istersiniz?” Aysel Gürel Kayaoğlu, Çiğdem Demir, Dilek Odabaş, Esma Bektaş, Fatoş Kaytan, Katrin Nikolau, Kayuş Çalıkman Gavrilof, R. Irmak, Sennur Yılmaz, Sevilay Refika Kadıoğlu ve Sosin Aslan yanıtladı.
Pomak ol(ama)mak ve kadın olmak üzerine dağınık düşünceler
Pomak olmak üzerine yaşamımda zaman zaman düşündüğüm -hatta bir ara bir Pomak e-mail grubuna katılarak “Acaba içimde bir yerlerde uyuyan bir Pomaklık var mıdır?” diye kendimi ciddi şekilde yokladığım- dönemler oldu. Pomaklıktan bağımsız olarak kadın olmak üzerine ise çok daha fazla düşündüm; düşünmekle kalmadım, çok okudum ve az da olsa yazdım. Neredeyse 20 yıldır kendimi (sosyalist) feminist olarak tanımlıyorum, uzun süre feminist eylemlere katıldım ve feminist bir akademisyen olarak uzunca bir süredir toplumsal cinsiyet dersi veriyorum.
Dolayısıyla Pomaklığın aksine kadın olmak (ve tabii ki annelik) bilinci, beni ben yapan öznel bir kimlik alanı olmakla kalmayıp; hayatı, toplumu ve insanı onun üzerinden okuduğum, düşündüğüm ve hissettiğim bir entelektüel alan, ama daha önemlisi bir ezilen mücadelesi olarak gördüğüm politik bir alan olageldi.
Jineps’ten bir arkadaşım bana “Pomak kadın” olma deneyimi üzerine yazıp yazamayacağımı sorunca ilk anda afalladığımı itiraf etmeliyim. Çünkü fark ettim ki “Pomaklığı” ve “kadınlığı” bugüne kadar hep ayrı ayrı düşünmüşüm. Bunun neden böyle olduğunu kendime sorduğumda, aklıma, Pomaklığın benim hayatımda hep geri planda kalmış olması geliyor. Üzülerek kabul etmeliyim ki Pomaklık benim kişisel kimliğimde hiçbir zaman damgasını vuran bir aidiyet olmadı; daha çok, sanki bende egzotik bir yan varmış gibi duran silik bir iz olarak kaldı.
Yine de geriye dönüp baktığımda, Pomaklığın, adını koyamadığım ama gündelik hayatın dokusuna sinmiş bir yerden beni biçimlendirdiğini bugün daha net görebiliyorum.
Bu yazıda “Pomak kadın” ol(ama)mayı, çocukluğumdan kalan izler üzerinden ve kesişimsellik kavramının açtığı imkânla düşünmeye çalışacağım. Kesişimsellikten kastım, kadınlık, etnisite, sınıf ve din gibi farklı toplumsal konumların insanların hayatında birbirinden bağımsız değil, iç içe geçerek deneyimlenmesi. Çünkü benim deneyimimde Pomak kadınlığı, etnisite ile sınıfın ve dinin birbirine eklemlendiği bir yerde anlam kazanıyor.
—–
Ben, ablam ve erkek kardeşim kuzenlerimizle birlikte Türkiye’de doğan ikinci kuşak Pomaklarız. Hem annemin hem babamın ebeveynleri bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Güney Makedonya’dan gelmişler. Evde büyükler kendi aralarında Pomakça, bizimle Türkçe konuşurlardı. Pomakça konuşmamız için özellikle teşvik edildiğimizi de, özellikle engellendiğimizi de hatırlamıyorum.
Geriye dönüp baktığımda Pomaklıkla ilgili beni en çok üzen meselenin dil olduğunu düşünüyorum. “Anlar ama konuşamaz” kuşağındanım. Biz yine iyiydik; bazı kuzenlerim ne anlar ne konuşabilirdi. Bugün “daha fazla Pomak” olmayı kaçırılmış bir fırsat gibi hissetmemin merkezinde tam da bu dil kopuşu duruyor.
Belki de Pomak kadınlığı benim kuşağımda tam da böyle bir yerden şekilleniyordu: Yüksek sesle sahiplenilmeyen ama gündelik hayatın sınıfsal ve kültürel dokusuna sinmiş bir etnisite deneyimi.
—-
Ailem ve tanıdığım pek çok Pomak geleneksel olarak dindardı. Annem ve babam ölene kadar beş vakit namazı hiç bırakmadılar. Ramazan orucu ve dini bayram hazırlıkları hayatın doğal parçasıydı. Bize dinle ilgili yaptırılan en önemli şey Kur’an okumayı öğrenmemizdi.
İlginç olan şuydu; kız çocukları için neredeyse zorunluluk denecek bu pratik erkek çocuklar için geçerli değildi. Bu durum, dindarlığın Pomak topluluğunda da kadın bedeni ve kadın terbiyesi üzerinden kurulduğunu erken yaşta sezmemin ilk örneklerinden biriydi.
Çocukluğumun o kasaba havasını bugün hatırladığımda, dini pratiklerin masumiyetinden çok, eğitimsizlikle iç içe geçmiş hurafelerin yarattığı o bedensel disiplin hissi aklıma geliyor. Bir yere sağ ayakla girmek, sağa yatmak… Kendimi ateist olarak tanımladığım yıllarda bile sol ayakla içeri girdiğimde duyduğum huzursuzluk, bu disiplinin bedene nasıl kazındığını gösteriyordu.
—-
Pomakların büyük çoğunluğu -en azından benim çevremdekiler- çiftçiydi. Babam küçük bir rençberdi. Çocukluğumun yazları bizim deyişimizle “kırda”, yani tarlada geçerdi.
Bugün geriye baktığımda Pomak kadınlığının en ayırt edici yanlarından birinin tam burada ortaya çıktığını düşünüyorum. Annem ve çevremdeki pek çok Pomak kadın, feminizmde “çifte mesai” denen durumu son derece ağır biçimde yaşıyordu. Yazın tarlada çalışan annem, eve geldiğinde ikinci mesaisine başlardı, yani ev işlerine. Üstelik Pomak mutfağının zahmetli hamur işleri bu mesaiyi daha da ağırlaştırırdı. Annemin sülalede börekleriyle nam salmış bir kadın olduğunu bugünkü feminist bilincimle düşündüğümde, bu maharetin aynı zamanda onun yükünü nasıl artırmış olduğunu daha iyi görebiliyorum.
Pomak evlerinin kadınların görünmez emeğine dayandığını ve pek çok Pomak kadının fiilen ücretsiz tarım işçisi olarak çalıştığını gözden kaçırmamak gerekir. Bu yönüyle Pomak kadınlığı, yalnızca ev içi emekle tanımlanan bir kadınlık değil; tarla ile mutfak, çocuk bakımı vb. arasında bölünmüş, bedensel olarak ağırlaşmış bir kadınlık deneyimi olarak beliriyordu.
Kadının görünmeyen emeği Pomak evlerindeki patriyarkanın sadece bir yüzüydü. Diğer önemli bir yüzü kız ve erkek çocuklarının yetiştirilme biçimleriydi. Kız çocukları daha en baştan çeyiz yapacakları ve günü geldiğinde evlendirilecekleri varsayımıyla büyütülürdü. Bu yüzden kızların eğitimi çoğu zaman tali görülürdü. Benim derslerimde başarılı olmama rağmen yüksek eğitim için desteklenmemem -ama çok şükür ki kösteklenmemem de- bu cinsiyetçi ideolojinin bir sonucuydu. Bütün bunlar, çocukluğumda Pomak kadınlığının hem yoğun bir emek rejimi hem de erken yaşta kurulan cinsiyetçi hayat senaryoları içinde şekillendiğini bana açıkça gösteriyor.
Sonuç yerine
Benim kuşağımda Pomaklık deneyimi en iyi “gönüllü asimilasyon” kavramıyla açıklanabilir gibi geliyor. Sosyal psikoloji yüksek lisansı yaptığım yıllarda anneme “Anne, biliyor musun biz Türk değiliz” dediğimde verdiği tepki hâlâ aklımda: “Bu nasıl laf? Biz gâvur muyuz?” Kendimizi asıl olarak Müslümanlıkla tanımlayışımız zaten bir etnik kimlik bilincinin yeşermesine izin vermemişti.
İkinci kuşak Pomak kızlarının büyük bölümü ailelerinin onlar için öngördüğü yolu izleyerek evlendi; çoğu ya ev kadını oldu ya da vasıfsız işlerde çalıştı. Aynı dönemde Pomaklar arasında grup içi evlilikler de giderek azaldı. Dil zaten zayıflamıştı; aktarılabilecek kültürel birikim de kuşaktan kuşağa inceliyordu. Bu nedenle üçüncü kuşağa gelindiğinde, etnik köken ya da kültürel aidiyet bakımından belirgin bir “Pomaklık”tan söz etmek giderek güçleşti.
Çocukluğumdan kalan izlere baktığımda, Pomak kadınlık deneyiminin hiçbir zaman yalnızca etnisite ile toplumsal cinsiyetin kesişiminde kurulmadığını görüyorum; bu iki konumsallığa her zaman din ve toplumsal sınıf da eşlik ediyordu. Bu anlamda Pomak kadınlar, özellikle alt sınıftan Pomak olmayan kadınlarla büyük ölçüde benzer hayatlar yaşadılar. Ancak onları özgül kılan, kadınlıklarını çoğu zaman farkına varmadan dinin ve sınıfsal konumlarının rengine bürünmüş bir etnisite içinde deneyimlemeleriydi.
Aysel Gürel Kayaoğlu







