Kavkaz.Realii haber sitesinden Anjelika Kaimova, Çeçenya’da yaşanan iki savaş nedeniyle anavatanlarından ayrılmak zorunda kalarak diaspora ülkelerine dağılan Çeçen kadınlarla görüştü.
“Vatanlarına özlem duyanları kıskanıyorum”

Finlandiya’da yaşayan Çeçen söz yazarı ve şarkıcı Liza Umarova, Çeçenya hakkındaki konuşmaların çocukluk ve geride bırakmak zorunda kaldıkları yerlerin anılarını çağrıştırdığını, bu duyguyu yaşayanları zaman zaman kıskandığını söylüyor. Belki de bunun nedeni, hâlâ ilk vatanı olarak gördüğü Kazakistan’da doğup büyümüş olması. Büyükanneleri ve büyükbabaları 1944 yılında sürgüne gönderilmiş. Kazakistan’da doğup büyüyen Liza, 1980’li yıllarda anavatanına yerleşmiş. 1998’de Grozni’deki bombardımanda evi yıkıldıktan ve kardeşi öldürüldükten sonra Moskova’ya taşınmış. Ancak orada da hayat kolay olmamış. Kendisi ve çocukları, milliyetçi gruplar tarafından taciz edilip saldırıya uğramışlar.
Sonrasında Finlandiya’da sığınma talebinde bulunan Liza şöyle diyor: “Çeçenya’da doğmadım, orada büyümedim. Dağlarında koşmadım, Fortanga Nehri’nde yüzmedim, orada okula gitmedim. 13 yıl orada yaşadık ve sonra savaş yeniden başladı. Tekrar Kazakistan’a gittik, zorla sınır dışı edildik. Sonra geri döndük, savaş bitmişti ama 1999’da yine başladı. Evimiz bombalandı. Hiçbir şeyimiz kalmadı.”
Finlandiya’ya vardığımızda gazeteciler bizimle röportaj yapmaya, bize ilgi göstermeye başladılar. İçlerinden biri ‘Çocuklar burada nasıl hissediyor’ diye sordu. Ben de ‘Onlara kendiniz sorun’ dedim. Oğlum o zamanlar 18 yaşındaydı. Ve çok önemli bir şey söyledi, her şeyi, tüm Rusya’yı özetleyen sözler. ‘Hayatımda ilk kez polisten korkmuyorum’ dedi. Rusya’da yaşamış olan herkes bunu anlayacaktır. Moskova’da bize ‘Ülkemizden defolun’, ‘Moskova Ruslarındır’ diye bağırıyorlardı. Her adımda bizi durdurup sürekli evlerimize, dairelerimize giriyorlardı.
Finlandiya yıllardır dünyanın en mutlu ülkesi olarak kabul ediliyordu. Şimdi büyük bir kriz var. Finlandiya şu anda Avrupa’nın en yüksek işsizlik oranına sahip. Ve birçok insan ülkeyi terk ediyor. Ama beni ve üç çocuğumu kucaklayan, ısıtan ve hâlâ tabiri caizse beni kollarında taşıyan ülkeye ihanet edemem. Eğer Finlandiya’da işler kötüye giderse, ben de Finlandiya ile birlikte acı çekeceğim.
Bu duygu, her insanın hayatta neye değer verdiğine bağlıdır. Ben Finlandiya’nın muhteşem, güzel doğasına, musluktan içilebilen suya değer veriyorum. İnsanlara nasıl davranıldığına değer veriyorum. Bu benim için çok önemli. Finlerin dinlere ve milliyetlere karşı hoşgörüsüne değer veriyorum. Burada kimse bana ‘Finlandiya Finlerindir’ veya ‘Defolun buradan Müslümanlar’ diye bağırmıyor.”
“Anavatanımıza ne zaman dönebileceğiz?”

Avusturya’ya yerleşen Çeçen gazeteci ve aktivist Tina Jabrailova ise Liza’dan farklı düşünüyor. Sürekli anavatan özlemi içinde yaşıyor. Evinin yabancılar tarafından işgal edilmiş olmasına ve dönecek hiçbir yerinin kalmamasına rağmen anavatanını düşünmediği bir gün bile geçmediğini söylüyor.
Şubat 1996’da, çocuklarının babası, Çeçenya’daki savaşta bir hava saldırısında öldürülmüş ve daha sonra çocuklarıyla birlikte Avusturya’da yeni bir hayata başlamak zorunda kalmış.
Şunları anlatıyor: “Çeçenya’daki ilk savaştan önce hayatım diğer insanlarınkinden farklı değildi. Eşimle üç çocuk büyütüyorduk. Çalışmıyordum; ailemle, evle ve çocuklarla meşguldüm. Hayat her zamanki gibi sorunsuz, sakin bir şekilde devam ediyordu.
Ve sonra savaş başladı. Başlarda gerçeküstü, hayatın bir parçası olamayacak film senaryosu gibiydi. Ama kısa sürede anlaşıldı: Bu bir film değildi. Üç çocuğum vardı ve onlara hem anne hem de baba olmak zorundaydım. Tüm sorumluluk yükü bana düşmüştü. Eşimin ölümünden sonra televizyondaki işime geri döndüm. Tüm dünya sessizdi ve Çeçenya’da kan akıyordu. Kimsenin umurunda değil gibiydi. Dünyanın neler olup bittiğini, halkıma karşı işlenen savaş suçlarını bilmesini istedim. Film çektim, kayıt yaptım, yıkılmış sokaklarda yürüdüm.
Daha sonra çaresizlikten çocuklarımla birlikte Avusturya’ya yerleştim ve 20 yıldır burada yaşıyorum. Başlangıçta çok zordu. Yabancı bir ülke, dili bilmemek, dayanılmaz özlem. Sık sık kendime ‘Burada hayatta kalabilecek miyiz?’ diye sordum. Ama insanlar her şeye alışıyor. Dili öğrendik, belgelerimizi oldukça hızlı bir şekilde aldık ve iş bulduk.
Hayat normal seyrine döndü, günler birbirini izledi ve yıllar geçti. Ama aklımda sürekli şu soru yankılanıyor: ‘Anavatanımıza ne zaman dönebileceğiz?’ Keşke burada ölmesem.
Zaman zaman, gazetecilik ve insan hakları alanlarında birlikte çalıştığım arkadaşlarımla buluşuyorum. Ve her seferinde, konuşmalarımız tekrar tekrar savaşa, anavatana ve halkımızın kaderine evriliyor. Günler geçip gidiyor. Biri diğerinin aynısı. Ve beni anılarımla umut teselli ediyor.”
“Koş Jaina, koş”

Savaştan sonra Fransa’ya yerleşmek zorunda kalan yazar Jaina Shaima’nın göç hikâyesi, annesinin ölümü ve eşinden boşanmasıyla başlamış. Çeçen geleneklerine göre çocuklar genellikle babalarıyla kalır. Jaina bu geleneğe karşı isyan etmesine rağmen kabullenmek zorunda kalmış. Kız kardeşleri, Çeçenya’dan ayrılmaya karar vermiş. Jaina da istemiş ama çocuklarıyla birlikte… Ancak çocuklar babalarıyla yaşadıkları için bu imkânsızmış.
Jaina, duygularını ve yaşadıklarını şöyle ifade ediyor: “Çocuklarımı geri almak umudu bir an bile beni terk etmedi. Buraya ilk geldiğimde her şey inanılmaz derecede zordu. Dil bilmemek ve yalnızlık… Ama pes etmedim. Sosyal yardımlardan yararlanma hakkım vardı, bir şekilde idare ettim ve hatta çocuklarımın yanına gitmek için para biriktirdim. Planlarım ve isteklerim her şeyden daha güçlüydü. Sonunda çocuklarımı yanıma aldım. Onları büyüttüm ve eğittim. Tüm bunlar Fransa sayesinde oldu.
Burada birçok arkadaşım ve meslektaşım var. Akşam yürüyüşleri, şirin kafelerde kahve keyfi. Üniversiteden mezun oldum, çalışıyorum, ilk kitabımı yayımladım ve iki tane daha planlıyorum. Sonunda kendimi buldum. Paris gerçekten bana ilham veriyor. Praglı bir arkadaşım bana sık sık ‘Ev, kendini iyi hissettiğin yerdir’ derdi. Katılıyorum. İki vatanım var: Çeçenya ve Fransa.
İyi yanı, burada saygı görmem, tam anlamıyla bir birey gibi hissetmem ve iç dünyamın ve dış görünüşümün uyum içinde olması. Peki ne kaybettim? Muhtemelen geri dönme arzusunu. Bugün geriye baktığımda, genç, deneyimsiz ve biraz da çekingen halime şöyle derdim: ‘Koş Jaina, koş! Hedeflerine doğru koş.’
Bugün neyin hayalini kuruyorum? Hiçbir şeyin! Çünkü hayal kurmaktan yoruldum. Şimdi sadece yaşamak istiyorum! Etrafımdaki her şeyi sevmek, manolyaların açtığı yerlerde havayı solumak, bulvarlardaki masalarda kahve içmek, gece Paris sokaklarında dolaşmak, kısacası yaşamak istiyorum.”
Haber: Serap Canbek







