Bugün neredeyse unutulan, ancak bir zamanlar uçsuz bucaksız ve göz alıcı olan Çerkesya ülkesi, Kuzey Kafkasya’nın önemli bölgelerini kaplıyordu. Batıda Karadeniz’den doğuda Terek Nehri’nin sağ kıyısına ve güneyde Büyük Kafkas Dağları’ndan kuzeyde Kureyka bozkırlarına kadar uzanıyordu.
Coğrafi konumu nedeniyle, Batı ve Doğu’nun, dolayısıyla da Hıristiyan ve İslam kültürlerinin kavşağında yer alıyordu. Bu durum, Çerkes halkının tüm tarihinde, kültüründe, politikasında, ideolojisinde, karakterinde ve zihniyetinde izler bırakmıştır ve bırakmaya devam etmektedir. Adigeler birçok bağımsız alt etnik grubu bir araya getiriyordu: Abzehler, Bjeduğlar, Şapsığlar, Natuhaylar, Ubıhlar, Adameyler, Janeler, Mamhegler, Makoşlar, Cemguylar, Kabardeyler, Besleneyler ve diğerleri.
Kaydedilmiş tarihi boyunca Çerkesya hiçbir zaman siyasi birliğe ulaşamamıştır. Burada her şey devlet olma durumuna karşı direniyordu Ataerkil klan ilişkilerinin kalıntıları, halkın farklı sosyoekonomik düzeyleri, dini çeşitlilik (paganizm, İslam, Hıristiyanlık) ve şövalyeliğin ahlaki ideallerinin egemenliği… Adige etnik psikolojisinin temel sabitlerinden biri olarak kabul edilmesi gereken içsel özgürlük olgusu, yaşamlarının tüm yönlerini etkilemiştir. Paradoksal olarak bu özgürlük olgusu, Adige bilincinde ve tarihsel Çerkesya’nın sosyopolitik pratiğinde, özünde insanın siyasi yabancılaşması (örneğin kölelik) olan diyalektik anlamda karşıt olgularla birlikte var olmuştur.
Modern bilimde siyasi yabancılaşma, tipik olarak bir kişinin kendi siyasi gerçekliklerinden uzaklaşması olarak anlaşılır. İnsanın yabancılaşması, yaşam tarzının önemli bir unsurudur, tamamen doğal bir olgudur. İnsanlık tarihine eşlik eder ve kimi hayatta kalma yöntemlerini izah eder. Siyasi yabancılaşma, özünde siyasi liderlere, hükümet politikalarına ve siyasi sistemin kendisine karşı duyulan memnuniyetsizlik, hayal kırıklığı ve kayıtsızlık duygusudur.
Psikoloji, yabancılaşmayı tipik olarak psikolojik bir savunma mekanizması olarak sınıflandırır. Bu tür savunma refleksi, diğer insanlarla, önemli olaylarla veya kişinin kendi deneyimleriyle duygusal bağın kaybı hissiyle karakterize edilir. Bireysel ve kitlesel nüfus hareketlerine eşlik eden değişiklikler, önemli kişisel ve psikolojik sonuçlar doğurur (Psikolojik, 2006).
Siyasi yabancılaşma, bir kişinin siyasi sürece şu veya bu şekilde katılma fırsatından mahrum bırakılması durumunda (ekonomik yabancılaşma olgusuna benzer şekilde) şiddet içeren biçimleri de kapsayabilir. Zorla yabancılaştırmanın en eski biçimlerinden bazıları sürgün kurumu, insan ticareti ve haraç sistemidir. Siyasi yabancılaşma kavramı, hanedan evlilikleri, paralı askerlik, göç (gönüllü veya zorunlu, bireysel veya kitlesel), siyasi iltica, kırsal göç ve rehine alma gibi bir dizi başka sosyopolitik kurumu da kapsar. Tüm bunları tek bir makalede incelemek mümkün olmadığından, Çerkes geleneksel toplumuna özgü yabancılaştırma biçimlerine odaklanacağız.
Zorla yabancılaştırmanın en eski biçimlerinden bazıları sürgün kurumu, insan ticareti ve haraç sistemidir
Çerkes toplumunun oluşum ve gelişim aşamaları oldukça benzersizdir. Tarihi, Batı ve Doğu’dan farklı bir kültürün gelişim tarihidir. Ortaçağ ve modern çağda Çerkesler, komşu ülkelerin tarihinde çok belirgin klişe bir rol oynadılar. Bu beklenen rolü haklı çıkarmak istercesine, genç erkek ve kadınlar köle pazarlarına akın etti; erkekler genellikle askeri veya idari hizmete girerken, kadınlar haremlere atandı. Özellikle Altın Orda döneminde insan kaçırma, satma ve satın alma yaygınlaştı ve yaşamın bir normu haline geldi. Cuçi ulusunun yerini alan Kırım Hanlığı, köle ticaretinde aktif olarak bulundu. Kırım hanları, Çerkeslerden haraç (tsikhut) olarak insan aldı. Batı Avrupa’daki köle ticareti, özellikle İtalyanlar arasında ortaçağ boyunca devam etti. Charles Verlinden, Avrupa’daki kölelik üzerine yaptığı çalışmasında, 14. ve özellikle 15. yüzyıllarda İtalya’daki Zih (Çerkes) kökenli köle sayısının önemli ölçüde arttığını yazmaktadır. Çerkesya’dan köle taşımacılığı için iki ana geçiş vardı. Biri İtalya, diğeri Mısır (Verlinden, 1977).
Ana köle pazarı Kaffa şehrindeydi. Bratianu tarafından yayımlanan 13. yüzyıl Ceneviz belgelerinden, 10-15 yaş arası Çerkes erkek çocuklarının en değerli köleler olduğu anlaşılmaktadır. Aynı yazar, “14. yüzyılda Lucca’da Çerkes kızları için 2 bin ila 2 bin 400 lire ödeniyordu” diye devam etmektedir (Zevakin, Penchko, 1938: 91-94). Mısır’daki Memlûk mhafızları, Kuzey Karadeniz bölgesinden getirilen kölelerle oluşturulmuş ve takviye edilmiştir.
1400 yılında Kahire’ye yerleşen Venedikli tüccar Emmanuel Piloti, sultanın sarayında askerlik hizmetine hazırlanan en az 6 bin genç kölenin bulunduğunu yazmıştır (Beatty, 2007: 185-186).
1382’de Çerkes kökenli Memlûkler Mısır’ın hükümdarı oldular. Az-Zahir Seif ad-Din Barquq (1382-1389, tekrar 1390-1399), Mısır’ın Çerkes kökenli ilk Memlûk sultanıydı.
Çerkes sultanları, Selahaddin’den miras kalan imparatorluğu korudular ve genişlettiler. 15. yüzyılın sonlarında ve 16. yüzyılın başlarında, sultanlığın geniş imparatorluğu Mısır, Suriye, Filistin, Kilikya, Barqa (Sirenaika), Nubia, Habeş (günümüzde Sudan, Eritre ve Somali’nin bir bölümünün kıyı bölgesi), yanı sıra Yukarı Fırat boyunca, Hicaz’da, Yemen’de ve Güney Arabistan’ın diğer bölgelerindeki toprakları içeriyordu. Mısır’ın Çerkes hükümdarları, Müslüman dünyasında baskın bir konum elde ettiklerini iddia ettiler. “İslam ve Müslümanların Sultanı” unvanını taşıyorlardı ve devletlerini İslam’ın merkezi olarak görüyorlardı (İvanov, 2001: 15-16). Bu statü üç yüzyıl sürdü, ta ki sultanlık gerilemeye başlayana kadar. 1453’te İstanbul’un ele geçirilmesi ve ardından gelen Türk başarıları, Mısır’ın askeri potansiyelini önemli ölçüde azalttı. Bunu baltalamak için Osmanlılar, özellikle genç Memlûklerin edinimine müdahale ettiler.
Dmitri Kantemir bunu, Osmanlıların Kırım ve Kafkasya’daki faaliyetlerinin, özellikle de 1484’te Çerkesya’ya karşı yapılan ve Memlûk ordularının tüm ana asker toplama merkezlerinin yok edildiği Türk seferinin ana nedenlerinden biri olarak değerlendirdi (Kantemir, 1745). Çerkes Memlûk sultanları, 1382’den 1517’ye kadar Mısır’da hüküm sürdü. Doğubilimci A.N. Polyak, geç ortaçağ yazarı İbn Tagri Birdi’yi kanıt olarak göstererek, “Bu dönemde sultanlık Çerkes soylularının bir parçası haline geldi” diyor: “Barkuk ve halefleri devlet düzenini altüst ederek sadece kendi saflarından insanları terfi ettirdiler ve akrabalarına, hatta bazen getirilmiş çocuklara bile büyük topraklar verdiler.” Polyak, “Çerkes soylularına mensup olmak sadece sultanlığın ordularında kariyer yapmayı kolaylaştırmakla kalmadı, aynı zamanda resmi statüden daha önemli hale geldi” diye sonuçlandırıyor yazısını (Polyak, 1964: 52). Çerkes göçü, özellikle İnal (1453-1461) ve Kayıtbey (1468-1496) dönemlerinde eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaştı. Sultan Kansav el-Gauri’nin (1501-1517) tutumu biraz farklıydı; insanları akrabalık bağlarına göre değil, kişisel niteliklerine göre terfi ettiriyordu (Khotko, 1995: 113-131).

9 Nisan 1517’de Çerkes sultanlarının güçlü imparatorluğunun devri sona erdi. Giza bölgesinde, Memlûklerin Osmanlılar tarafından yenilgiye uğratıldığı bir savaş yaşandı. Üç gün sonra Sultan el-Eşref Tumanbey, Kahire’deki Bab Zuwayla Kapısı’nın kemeri altında idam edildi. Arap ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’na katılması, klasik anlamda bir fetih değildi. Aksine, bir güç değişimiydi. Osmanlı Sultanı I. Selim, Memlûkleri “affetti”. Memlûkler, Osmanlı ordusunun özel birlikleri olan “Çerkes Kolordusu” (Cemaat el-Çerakis) şeklinde örgütlendiler. Silahları iade edildi ve düşük bir maaş almaya başladılar. Ancak aynı zamanda Memlûkler, şık şövalye üniformalarından vazgeçmeye ve Türk kaftanları, şapkaları ve çizmeleri giymeye zorlandılar. Eski ihtişamlarından geriye sadece sakal bırakma hakkı kalmıştı. I. Selim, kendi tarafına geçen Memlûk askeri liderlerine neredeyse tam bir iç özerklik tanıdı. Hayr Bey, Osmanlı devletine vergi bile ödemedi (İvanov, 2001: 56). V.V. Bartold şöyle yazıyor: “Selim’in tebaası, sultanın Çerkeslerden hükümdarlığı alıp tekrar geri vermesinden ve bu durumun Osmanlılara hiçbir fayda sağlamamasından dolayı ona kızgındı” (Bartold, 1966: 63; Ivanov, 2001: 52).
Osmanlı döneminde Çerkesler, daha az oranda da olsa Memlûkler saflarında da temsil ediliyordu. Çerkesya, kölelerin ana tedarikçisi olmaya devam etti, ancak köle akışının yönü değişti. Kahire’nin ele geçirilmesinden sonra Osmanlılar kölelere ihtiyaç duyuyordu ve Çerkes kökenli kölelerin çoğu artık Mısır’a değil, Osmanlı İmparatorluğu’na gidiyordu.
Kabarda’daki en büyük köle pazarı, her yerden insanların ziyaret ettiği Djulat (Julat) bölgesindeydi. J. Chardin’e göre, orada en güzel kız için 60 inek teklif ediliyordu. (Seyahat, 1902: 20) S.M. Bronevsky şöyle yazmıştır: “Doğu halkları, eşleri veya cariyeleri arasında Çerkes bir kadın olmasından gurur duyarlar ve bu nedenle Asya’nın dört bir yanındaki sultanların, şahların, hanların ve diğer soylu kişilerin haremlerini doldurmak için onları yüksek fiyatlarla satın alırlar” (Bronevsky, 1823: 101-102).
Birçok Kafkas kadınının, zengin bir ailenin hareminde cariye olarak yer alma umuduyla gönüllü olarak kendilerini köle tüccarlarının eline teslim ettiğine dair bir görüş vardır (Porksheyan, 1957: 353; Penzer, 2007: 18-20). Yoksul ailelerin, çaresizlik içinde çocuklarını sattığı vakalar da mevcuttur.
E. Spencer, bu görüşe itiraz eder. “Avrupa’da yaygın olan görüş doğru değildir. Çerkes kökenli prenslerin ve soyluların, sosyal statülerine bakılmaksızın kızlarını Türklere ve Perslere haremleri için sattıkları yönündeki görüş kesinlikle yanlıştır. İstanbul ve Anadolu ile Pers’in ana şehirlerindeki çarşılarda Çerkes olarak satılan kızların çoğunluğu ya Çerkes köylülerinin çocuklarıdır ya da komşu Kazaklardan veya Rusya’ya bağlılık yemini etmiş Kafkas kabilelerinden esir alınanlardır” (Description, 2008: 186-187).
16. yüzyılın başlarında Batı Çerkesya’yı boyunduruğu altına alan Osmanlı İmparatorluğu, ülkenin doğu kısmı olan Kabarda’yı ele geçirmeye çalıştı. Ancak bu hedef, hem Kabardalıların direnişi hem de Rusya’nın bölgedeki konumunu sağlamlaştırma arzusu nedeniyle engellendi. Kabardalılar, Türkiye ve Kırım Hanlığı’nın üstünlüğünü tanımadılar. Genç erkekler, kadınlar ve diğer değerli mallarla haraç ödemek de dahil olmak üzere çeşitli savunma yöntemlerine başvurdular.
17. yüzyılın sonlarında yaşamış Türk yazar Hezârfen şöyle yazmıştır: “Taman bölgesinde, egemen güç tarafından atanan kadıların bulunduğu Çerkeslerin en dış sınırı Jane Çerkesleridir: Bunlar arasında şeriat kanunu genel olarak hâlâ yürürlüktedir ve onlardan köle almak caiz değildir; ancak Jane’den Kabarda Çerkeslerine kadar olan bölge savaş alanlarıdır; onlardan esir almak caizdir.” Korkudan hanlara boyun eğiyorlar ve “Bize karşı savaşmasın” diyerek her yıl Çerkes kölelerini han ve kalgay rütbesindeki yöneticilere hediye şeklinde sunuyorlar” (Smirnov, 2005, cilt 1: 270).
Türk ve Tatar kaynakları, Çerkeslerin her yeni hana ve ailesine hediye olarak 300 erkek asker toplama kuralı olduğunu iddia etmektedir. Bu durum, Rus belgeleri tarafından da doğrulanmaktadır. 1566’da, Süleyman’ın ölümünden sonra Sultan II. Selim (Sarı Selim) tahta çıktığında, handan “300 Çerkes erkek ve kız çocuğu göndermesini” rica etmiş ve bu rica yerine getirilmiştir (RGADA, f. 123, kitap 13, s. 26 ve sonrası). 1626’da Kabardalı pşılar Aligoko I ve Hatokşoko I, sahip oldukları topraklardan 140 adam topladılar ve onları Han Mehmed III. Giray’a gönderdiler (RGADA, f. 127, op. 1, 1626, d. 2, ll. 154-157). 1653’te, damatları III. İslam Giray’a duydukları saygının bir göstergesi olarak “130 adam, çok sayıda iyi cins at, zırh ve kılıç” gönderdiler (RGADA, f. 127, op. 1, 1654, d. 1, ll. 34-41, 70-71). 1662’de Pşı Hatokşoko I, Astrahan Voyvodası G.S. Çerkaski’ye yazdığı bir mektupta, hana “her yıl 20 veya 30 kişi” verdiklerini bildirdi (RGADA, f. 127, op. 1, 1662, d. 1, ll. 1-41). Mayıs 1671’de I. Selim Giray, Kabardalılara karşı büyük bir sefer düzenledi. İşgal yaklaşık sekiz ay sürdü. Kabardalıları Kuban’ın ötesine püskürtmeyi ve “haraç yerine rehine ve esir” almayı amaçlıyordu. Ancak ek kuvvetlerin gelmesinden sonra yaklaşık 6 bin adamını kaybeden han, Kabarda’dan 57 rehineyi kurtarmayı başardı (RGADA, f. 123, op. 1, 1671-1673, d. 52, l. 177; D. 55, s. 1-218; op. 2, 1674-1679, d. 59, s. 153, 170). Eylül 1693’te Han Selim I Giray ve Nuradin Azamat Giray Macaristan’da bir sefere çıkarken, Kalga Devlet Giray “Çerkesya dağlarında esir toplamak için yola koyuldu” (RGADA, f. 123, op. 1, 1693, d. l, s. 53-64). Kabardalılar üzerindeki baskı çok ağırdı, Kurgoko Hatokşoko, Rus çarından yardım istemek zorunda kaldı.
1696-1697 yıllarında Kırım’da kuraklık nedeniyle korkunç bir kıtlık yaşandı; bu nedenle Han Selim I Giray, “esir seçmek için 500 adamdan oluşan bir süvari birliği” gönderdi (RGADA, f. 123, op. 1, 1693, d. 7, l. 11).
Nisan 1707’de, Selim I Giray’ın genç ve kibirli oğlu Kaplan I Giray, Kırım tahtına çıktı. Yeni han, Kalga Mengli Giray’ı bir grup süvariyle Kabarda’ya gönderdi ve kaçak Besleneyleri barındırdıkları için Kabardalı prenslerden para cezası talep etti. Altı ay sonra Kalga geri döndü ve Kabardalıların bu şartlara uymayı reddettiğini bildirdi (Smirnov, 2005, Cilt 2: 14). Kabardalılar, Kaplan I Giray konusunda şikâyetlerini Türk Sultanı III. Ahmed’e (1703-1730) ilettiler: “Onlar artık Müslüman oldular ve hanın kâfirlerden vergi alması uygun değildir.” Sultana hediye olarak 10 genç erkek ve kadın gönderdiler (RGADA, f. 124, op. 1, 1707, d. 3, l. 114). Elçiler sultana, daha önce tahta çıkan her yeni hana bir esir hediye etme geleneği olduğunu, ancak son 15-20 yıldır hanların çok sık değiştiğini ve bu geleneği yerine getirecek kadar çocukları olmadığını açıkladılar. Ayrıca halkın büyük çoğunluğunun İslam’ı kabul ettiğini, her köyde camiler inşa edildiğini ve düzenli olarak beş vakit namaz kılındığını söylediler. Böyle koşullar altında bu kadar çok köle istemek ve zulüm uygulamak mümkün müydü? (Smirnov, 2005, Cilt 2: 15) İstanbul’daki Kabarda elçiliği başarısızlığa mahkûmdu. Bağımsızlık istekleri ve haraç ödemeyi reddetmeleri, Osmanlı ordusu ve haremi için tedarikin ana kaynaklarından birinin Çerkesler olduğunu bilen Türk sultanını büyük ölçüde kızdırdı. Ahmed III koşulsuz olarak hanın yanında yer aldı ve Kabardalılara savaş ilan etti. Büyükelçi P.A. Tolstoy, İstanbul’dan hükümetine şunları bildirdi: “18 Temmuz’da (1708) Kırım Hanı’nın seferi hakkında bilgi edinildi… Kırım Hanı’na Çerkeslere saldırmasının emredildiği kesindir. Osmanlı İmparatorluğu, hana bir ferman ve kaftan gönderdi. Çerkesleri yok etmek için 30 veya 40 bin Tatarı yanına alarak bizzat saldırması emredildi” (RGADA, f. 89, 1708, d. 2, l. 278).
1708 baharında Kaplan I Giray bir sefere çıktı ve hasadın en verimli zamanında Kabarda’ya ulaştı. Kırım seferinin ülkenin yıkımına ve boyun eğdirilmesine yol açabileceğini fark eden Büyük Prens Kurgoko Hatoshoko, haraç miktarında küçük bir indirim talep ederek hana bir barış teklifi sundu. Ancak Kaplan I Giray bu teklifi reddetti ve talebinde ısrar ederek şöyle dedi: “3 binden az esir almayacağım” (Smirnov, 2005, cilt 2: 15). Başlangıçta Kabardalılar hana taleplerini yerine getireceklerine söz verdiler, ancak daha sonra beklenmedik bir şekilde “savaşta gece saldırdılar”. Kaplan I Giray’ın ordusunun tamamen yenilgiye uğraması, kaçışı ve kolundaki yara, Ekim 1708’in sonlarında İstanbul’da duyuldu. İstanbul’daki Rus büyükelçisine göre, hanın ordusundan sadece yaklaşık 5 bin kişi hayatta kaldı ve “4 binden fazla Türk süvarisine sahip olan” Murtaza Paşa’nın birliğinden sadece 30 kadar kişi Kerç’e geri döndü (RGADA, f. 89, op. 1, 1708, d. 2, l. 437rev.). 3 Kasım’da Büyükelçi P.A. Tolstoy, “Çerkeslere karşı savaşta” alınan yenilgi nedeniyle Kaplan I Giray’ın görevden ihraç edildiğini ve yerine kardeşi Devlet Giray’ın atandığını kaydetti (RGADA, f. 89, op. 1, 1708, d. 2, ll. 419rev., 420-421). Bu savaş, Kabarda halkının tarihsel hafızasında “Kanjal Savaşı” olarak kaydedilmiş olup, Kırım-Türk bağımlılığına son vermiştir. Ancak Çerkesya, 19. yüzyılın ortalarına kadar Doğu pazarlarına önemli bir köle tedarikçisi olarak kalmıştır.
Ortaçağ ve erken modern dönemlerde, hükümdarın hizmetine girme geleneği (İtalyanca: comites regis) çok yaygındı. Çerkesler arasında tam bir biçim alarak bir sistem ve yasal norm haline geldi. Literatürde, bu kurumun özünü yansıtan, daha doğru bir terim daha vardır: Condottiero (İtalyanca condotta’dan – askeri hizmet için iş sözleşmesi, paralı askerlik). İnsanlar, kariyer ve daha iyi koşullara sahip olmak için daha müreffeh ülkelere göç etmeyi arzuladılar.
Göçler hem gönüllü olarak hem de klan ve ailelerin baskısı altında gerçekleşti. Komşu ülkelerin yöneticileri cesaretleri, becerileri ve savaş tecrübeleriyle öne çıkan Çerkesleri hevesle askere aldılar. Kişisel haysiyetleri, “şeref kuralları” ve ortaçağ şövalyeliğine benzer doğuştan gelen aristokratik görgü kuralları (werk xabze), onları yöneticilerin sadık takipçileri ve saray maiyetinin bir süsü haline getirdi. Askeri profesyonellikleri, Çerkesleri komşu devletlerin yöneticilerinin saraylarına hizmet eden bir “muhafız sınıfı”na dönüştürdü. Bugün bile Ürdün kralının koruması tamamen Çerkes muhafızları tarafından sağlanmaktadır ki bu açıkça geleneğe bir övgü olarak görülmelidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü sultanı Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) maiyetinde birçok Çerkes vardı: Bunlardan bazıları Kahire’nin fethinden sonra İstanbul’a yerleşen Memlûk kökenli kişilerdi, diğerleri ise kraliçenin akrabalarıydı. Türk kaynakları, Sultan Süleyman’ın kayınbiraderi Pşı Mahoşoko Kanokov, Kilis beylerbeyi Çerkes Kayro Beyi (1522), Mısırlı askeri liderler arasında yer alan Yemen Beylerbeyi, Habeşistan’ı fetheden ve Osmanlı İmparatorluğu’nun otoritesini Kuzeydoğu Afrika’ya kadar genişleten Özdemir Paşa ve oğlu vezir Osman Paşa’dan bahsetmektedir /Pechevi, 1988, cilt I: 27, 197, 338; cilt II: 15, 48, 55, 72, 74, 77, 82-88, 95; Asafi Dal Mehmed Çelebi, 2009. – 272 s.; Evliya Çelebi, sayı 2. 1979: 26, 50, 59, 62, 63, 65, 82, 94, 105, 108, 113, 114, 117, 125, 139, 159, 193, 219; KRO I: 14-15, 21, 22, 25-26, 30, 32, 35-43, 48, 49, 68, 69, 398, 402; Kırzioğlu, 1998, s. 442).
En güçlüler arasında, Kafkasya’yı fethiyle ünlenen ve sadrazam yardımcısı olarak ölen Van’ın Çerkes beyi İskender Paşa ve 1569’da Astrahan’a karşı bir sefere önderlik eden oğlu Çerkes Kasım Bey, ikinci defterdar ve Kefe Beylerbeyi Ahmed Paşa vardı. Peçevi’nin “Tarihi”nde Kasım Paşa’nın oğlu Kanbolat Bey’den, ayrıca Sivas ve Rumeli Beylerbeyi Çerkes Haydar Paşa’dan ve diğerlerinden bahsedilir (Peçevi, 1988, cilt. II: 30, 60, 62, 74, 200, 309-315, 329-330, 332, 375-384, 386, 398, 409). Çerkesya’dan Türk hizmetine gidenlerin sayısının 17.-18. yüzyıllarda keskin bir şekilde arttığı, önemli devlet adamlarının, askeri liderlerin ve diplomatların isimlerinden de anlaşılmaktadır. Türk tarihçilerine göre, Osmanlı döneminde 256 Çerkes, Osmanlı paşası unvanını aldı; bunlardan 13’ü sadrazam oldu ve birine şeyhülislam unvanı verildi.
Türk kültürü, özellikle Osmanlı döneminde Türk sultanları ve yetkililerinin çok başarılı bir şekilde kullandığı diğer halkların temsilcilerine çok şey borçludur
Tarihçi A.G. Avagyan, Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz’in Çerkesleri aktif olarak kullanma politikasının temellerini attığını, ancak II. Abdülhamid’in Çerkesleri imparatorluğun devlet ve askeri aygıtının tüm alanlarında kullanma politikasını düzene sokarak, Çerkesleri kamu hizmetine alma önlemini devlet politikası düzeyine yükseltip sistematik hale getirdiğini belirtmektedir (Avagyan, 2001: 146-147).
Çerkesler, en yakın komşuları Kırım Hanlığı’nın tarihinde de aynı derecede iz bırakmıştır. Han I. Devlet Giray’ın (1551-1577) hükümdarlığı döneminde Kırım Divanı üyeleri arasında, hanın ilk eşi Ayşe Fatma’nın (Tazritokova) kardeşleri Tatar Murza ve Ahmed-Aspat da bulunuyordu. Ayşe Fatma, iktidarın dizginlerini elinde tutan güçlü bir kadındı. Çerkesler, I. Devlet Giray ve II. Muhammed Giray (1577-1584) dönemlerinde ve sonrasında önde gelen devlet görevlerinde bulundular. Bu durum, Çerkeslerle akrabalığı olmayan yerel aristokrasi temsilcileri arasında büyük bir hoşnutsuzluğa neden oldu. 1577’de Kırım’da Çerkes karşıtı bir isyan çıktı ve bu isyan II. Muhammed Giray tarafından acımasızca bastırıldı, isyanın kışkırtıcıları halk önünde idam edildi (RGADA, f. 123, op. 1, 1577-1578, kitap 15, ll. 29-30).
Çerkes paralı askerleri, Safevi İran tarihinde; Gürcistan’da, Kartli, İmereti ve Kaheti kralları tarafından da bilinmektedir (Sokurov, 1999: 102). Çerkes “Pyatigorsk sancakları” 16. yüzyıldan itibaren Lehistan-Litvanya Birliği silahlı kuvvetlerinde hizmet etmiş ve 18. yüzyılın sonuna kadar varlığını sürdürmüştür (o dönemde bileşimleri tamamen Leh olsa da, oluşumlarının özellikleri aynı kalmıştır). 1560’larda, Jane prensi Sibok’un (Vasiliy) kardeşi ve oğlu Alexander Kanşako ile Besleney Tlakotlesh’ten Gavrila Tazrytokov, Kral II. Sigismund Augustus’un hizmetinde görev yapmışlardır. Daha önce Korkunç İvan’a hizmet etmişlerdir. 1561’den sonraki Leh-Litvanya kaynakları Çerkes prensi Kasım Kambulatoviç, kardeşi Gavrila, Oleshko ve Temryuk Shimkeviç’in adlarına yer vermektedir . Sonuncusu daha iyi bilinir; vaftiz olmuş, Podolya’da mülkler almış ve 1570’te kaptan olmuştur (Witanowdki, 1932, cilt 1: 180-183; Driadulewicz, 1986: 446-447; Bovaioski, 1986: 102-105).
17. yüzyılda Osmanlı sultanları, Moldova yönetici sınıfına Çerkes ve Abaza Memlûklerini yerleştirme uygulamasını başlattılar. Osmanlı İmparatorluğu tarihi konusunda tanınmış bir uzman olan tarihçi Suraiya Faroqhi (Süreyya Faruki), hükümdarın Memlûklere boyar statüsü vermekle, onların da karşılığında Ortodoksluğu kabul etmekle yükümlü olduklarını belirtmektedir. Çerkesler ve Abazalar, Moldova’da en yüksek mevkilerde yer alarak hem Moldova soylularını hem de hükümdarın kendisini kontrol altında tutuyorlardı (Faroghi, 2004: 57).
Rusya’da soyluların neredeyse tamamı yabancı kökenliydi. Bunlar arasında, çara hizmet için göç eden Çerkes ve Abaza soylularından oluşan bir prens ailesi olan Çerkaskiler de vardı. 1950’den itibaren Sovyet tarihyazımında, Çerkes prensleri Mahoşhoko ve Elbozluko’nun 1552’de Moskova’ya gelişi, geleneksel olarak Çerkeslerin Kırım Türklerinin köleleştirme tehdidine karşı Rus çarından yardım istemek için yaptığı ilk resmi diplomatik başvuru olarak sunulmuştur. Devlet bağımlılığı ve toplumun siyasallaşması da dahil olmak üzere çeşitli koşullar nedeniyle, bazı tarihçiler hâlâ Rus-Çerkes ilişkilerinin oluşumunun doğasını çarpıtmaktadır. Önerdikleri “gönüllü ilhak”, “giriş” ve hatta “askeri-siyasi ittifak” formülleri, o dönemin siyasi gerçekleriyle hiçbir şekilde tutarlı değildir. Bu durumda “serf olarak almak” ifadesi, “tebaa olarak almak” anlamındaki olağan anlamıyla karıştırılmamalıdır. Eski Rus dilinin açıklayıcı sözlüğünde şöyle okuyoruz: “Kholopstvo” işe alma, iş, hizmet anlamına gelir. Bu arada, Sultan Süleyman’ın Çerkes saray mensubu Mahoşhoko Kanokov’un 1552’de Çar IV. İvan’a hizmet etmek için taraf değiştirmesi, tipik bir siyasi yabancılaşma örneği olan bir taraf değiştirme idi. Kaynaklar, bu ihanetin gerçek nedenlerini ortaya çıkarmamıza olanak tanıyor. Mahoşhoko’nun kız kardeşi, Süleyman’ın ilk karısı Sultan Mahidevran, önce kenara itildi, ardından da kötü şöhretli gözdesi Sultan Hürrem’in (Roxalana) entrikalarıyla sürgüne gönderildi. O andan itibaren Mahoşhoko’nun İstanbul’daki hayatı tüm anlamını yitirdi, çünkü kız kardeşini veya onurunu savunacak imkânı kalmamıştı.
Kısa süre sonra, tahtın vârisi olan yeğeni, 38 yaşındaki Prens Mustafa, ihanetle suçlandı ve bizzat Sultan’ın emriyle öldürüldü. Yabancı bir ülkede hayat nadiren mutlu sonla biter. Tanınmış bir soylu olarak Mahoşhoko, Moskova’da büyük bir onurla karşılandı. Çara bağlılık yemini etti ve 1557’de İvan adıyla vaftiz edildi. Mahoşhoko ve maiyeti, Rus çarına “Çerkes hükümdarları ve prensleri” olarak tanıtıldı (PSRL. Cilt XIII: 228). Osmanlı sarayında kaybettiği rolü geri kazanmaya çalışan Mahoşhoko, kısa sürede Çar Korkunç İvan’ın güvenini ve beğenisini kazanarak onun gözdesi ve sırdaşı oldu. Tver bölgesinde geniş arazilerle ödüllendirildi.
Moskovalıların “Çerkasya Prensi İvan Mahaşuk” lakabını taktığı Mahoşhoko, 1552’den 1560’a kadar Rus hizmetinde dürüstçe görev yaptı. Siyasi kariyerinin oldukça beklenmedik bir sonucu ise Çerkesya’da bir Rus partisinin kurulması oldu. 1552 ile 1559 yılları arasında Çerkesya’dan Moskova’ya altı ziyaret saydık tespit ettik: Kasım 1552, Ağustos 1555, Haziran 1557, Temmuz 1557, Ekim 1558 ve Eylül 1559. Hepsi aynı Mahoşhoko Kanokov tarafından organize edilmiştir (Sokurov, 2011: 55-58).
Kanuni Sultan Süleyman , Mahoşhoko’nun din değiştirdiğini ve Türk şehirlerine baskınlar yaptığını öğrenince onu takip ettirme kararı aldı. Sultanların dinden dönenlere fanatik bir şekilde zulmetme alışkanlığı vardı. Mahoşhoko’nun kışkırtıcılık yaptığı ve Çerkesya halkını Hıristiyanlığa dönüştürmek istediği suçlaması onu Müslüman inancının düşmanı yaptı. Kaffa’ya yaptığı baskınlardan birinde Tatarlar tarafından yakalanmış ve Türk sultanının emriyle idam edilmiştir (Lemercier-Kelkezhe, 1970: 60, 63). Ermitaj’daki (Rusya Devlet Tarih Müzesi) nüshada, 1561 tarihli Sinodikon metni, “Ortodoks inancı uğruna dinsiz Türkler tarafından öldürülen Prens İvan Amashuk Çerkaski’nin ebedi hatırası” ile sona ermektedir (Bychkova, 1986: 178). İvan Mahoşhoko’nun ölümü çar üzerinde silinmez bir iz bırakmıştır. Hayatı boyunca sık sık ihanete uğrayan Korkunç İvan, prensin hatırasını uzun süre saygıyla anmış ve yakın bir dostu olarak ruhu için manastıra bağışlarda bulunmuştur (RK 1550-1636. Sayı 1. Kısım 2. Moskova, 1976, s. 267, 269, 282, 290, 300, 302, 321, 332, 335, 341, 350, 384, 385, 406, 409, 411).
Mahoşhoko’nun Moskova’ya kaçtığı 1552 yılı, Kuzey Kafkasya tarihinin bir dönüm noktası oldu. Mahoşhoko sayesinde bir dizi Çerkes prensi Korkunç İvan’ın hizmetine girdi ve İdarovlar ile Rurikidler arasında çifte evlilik gerçekleşti: Mihailo Kemirgokoviç (Temryukoviç), Çar Korkunç İvan’ın kayınbiraderiydi ve kendisi de Rus çarının ilk karısı Anastasia Zakharyina-Yuryeva’nın yeğeniyle evliydi.
Bütün bunlar Çerkes toplumundaki güç dengesini kökten değiştirdi. Ortaçağ Çerkes tarihinde, halkının kaderini bu kadar derinden etkileyen başka bir siyasi figür bulmak zordur. Bilindiği kadarıyla, Prens Mahoşhoko’nun Moskova ziyareti, Rus-Çerkes ilişkileri tarihindeki ilk ziyaretti. Daha sonra, büyük ölçüde onun çabaları sayesinde bu ilişkiler sistematik hale geldi.
18. yüzyılın ortalarına kadar, Çerkaskiler Rusya’nın merkezi ve yerel yönetiminde ve Rus ordusunun komuta kademelerinde önemli pozisyonlarda yer aldılar. Okolniki rütbesini atlayarak boyar oldular. Çerkaskiler, çarın yokluğunda sık sık başkentte onun yerine geçiyor ve bakanlıkların başında bulunuyorlardı. Korkunç İvan’dan Büyük Petro’ya kadar tüm çarlar döneminde Boyar Duma’da Çerkaski ailesinden iki temsilci yer alıyordu: IV. İvan döneminde bunlar Mihail Temryukoviç ve Semyon Ardasoviç; Feodor İvanoviç ve Boris Godunov döneminde Boris Kambulatoviç ve Vasili Kardanukoviç; Çar Mihail Feodoroviç Romanov döneminde ise İvan Borisoviç ve Dmitri Mamstriukoviç idi. Alexei Mikhailoviç döneminde Yakov Kudenetoviç ve Grigory Sunchaleeviç ve Büyük Petro döneminde Mikhail Aligukoviç ve Mikhail Yakovleviç. Rus devletinde en yüksek makamlara sadece doğal askeri yetenekleri sayesinde değil, aynı zamanda en önde gelen aristokrat ailelerle olan bağları sayesinde de ulaştılar. Dahası, Moskova’da kabul gören Çerkes prens hanedanının kökeninin Mısır Sultanı el-Malik el-Ashraf İal’dan geldiği efsanesi de belirli bir öneme sahipti. Çerkaskilerin Kremlin’deki fiili varlığı iki yüzyıl boyunca devam etti. 1742’de Büyük Şansölye Alexei Mikhailoviç Çerkaski’nin ölümünden sonra, Çerkaskilerin Rus devlet hayatındaki etkisi zayıfladı. Yeni bir gelişim evresine giren bir devlet için sadece askeri geçmişe sahip kişiler yeterli değildi (Sokurov, 2006: 296-311).
Çarın Moskova’da hizmetine gidenler, belirlenmiş düzenlemelere sıkı sıkıya bağlı kalarak hareket ederdi. Bir kişinin gönderilmesi kararı konsey (xase) tarafından verilirdi. Bu kişiler, 16-20 yaşları arasındaki ve daha genç prensler arasından seçilirdi. Genellikle, bu kişi etkili akrabalarından biri tarafından çara tanıtılırdı: Babası, amcası veya erkek kardeşi. Prensin tüm maiyeti onunla birlikte seyahat ederdi: Öğretmeni ve korumaları. Ayrıca devlet desteğine tabi tutulur, korunur ve elçiler gibi kibar bir şekilde muamele görürlerdi. 1623’te vaftiz için Moskova’ya giden Uruskan (Yakov) Kudenetoviç’e yedi kişi eşlik etti. Daha sonra, 17 özdenin (uzden) yanı sıra sütannesi, sütannesinin eşi ve çocuklarını da yanına aldı. 1626 yılında Pshi Kanşao Bitemryukoviç, kendisiyle birlikte 112 uzden de dahil olmak üzere 130 kişiyle birlikte vaftiz olmak için Moskova’ya gitmek istedi (Kusheva, 1963: 111).
Çar ile yapılan ilk görüşmede, kişinin dilekçesi incelenir ve altı haftalığına bir manastıra yerleştirilirdi. Bu süre zarfında, Rus Kilisesi’nin ritüellerine göre, ayrılan kişi vaftiz için hazırlanırdı. Dil öğretilir; din, gelenek ve görenekler anlatılırdı. Vaftiz töreninden sonra, vaftiz edilen kişiye giysi ve tam askeri teçhizat verilirdi. Bunlar arasında çarın ahırlarından tam donanımlı bir at da olurdu. Ayrıca, mülk ve maaşla birlikte rütbeler de verilirdi (RGADA, f. 115, 1664, d. 1, ll. 1-8; f. 1287, d. 4879, l. 45).
Din değiştirmeyi kabul edenlere yeni bir isim takılırdı. Bu, tarihten bilinen bir uygulamadır. Yeni bir isim almak, yalnızca farklı niteliklere değil, aynı zamanda geçmiş yaşamına dair yeni görüşlere sahip farklı bir kişiliği gerektirir. Yeniden isimlendirme, kişinin eski yaşamını ve eski arkadaşlarını unutmasına yardımcı olur. Bir kişi yeni bir isim, yeni bir aile ve yeni kıyafetlere sahip olunca, farklı dünya görüşüne sahip yeni bir kişi olma duygusuna ulaşması daha kolay olur (Granovskaya, 2004: 505-508). Bu anlamda, Hıristiyanlığa geçiş süreci, İslam’da olduğu gibi, geri döndürülemezdi.
Birçoğu “Papa’dan daha kutsal” görünmeye çalıştı. Muhteşem kiliseler inşa ettiler. Örneğin, Moskova’daki muhteşem Ostankino Kilisesi, yakın bir boyar olan Yakov Kudenetoviç Çerkaski tarafından ailesinin mülkünde inşa edildi. Vaftiz edilmiş prensler, kilise törenlerini asla kaçırmaz, cömertlikleriyle kendilerini öne çıkarmaya çalışır, manastırlara büyük bağışlarda bulunurlardı. Kısacası, her şeyde gayretli ve dindar Hıristiyanlar olmaya çalışırlardı. Aslında hem kendileri hem de tüm malları hükümdara aitti. Hükümdarlarının izni olmadan seyahat edemezlerdi ve elbette onu terk edemezlerdi. Tarihi vatanlarıyla bağ kurmaları yasaktı. Bu tür bir kader genellikle “mutlu köle fenomeni” olarak adlandırılır. Hükümdarın hizmetine girmek son derece prestijli kabul ediliyordu. Geleneksel iyi dilekler, genç erkek ve kadınların asırlık hayallerini yansıtır: “Shchaue mahue uhu! – Başarılı bir genç adam (savaşçı) ol!”, “Pashtykhym i bzhablem kullyk’u shchyshchIen – Hükümdarın sarayında hizmete gir.” Bu konuda sağduyuya dair bir kanıt olarak Çerkes folklorunda mecazi bir ifade vardır: “Khame kIutIu – başkalarının bahçelerinde yumurtlayan tavuk.” Bu başarılı askerlerin vatanlarına karşı ne hissettikleri ya da yurttaşlarının kaderini düşünüp düşünmedikleri sorusu tamamen boşunadır. Yabancılaşmış bir kişi, köklerinden tamamen kopması ve buna bağlı olarak, ülkesini şekillendirme kaygılarından uzaklaşmasıyla karakterize edilir (Nalchadzhyan, 2004: 166).
Çerkeslerin kızlarını Altın Orda, Mısır, Türkiye, Kırım Hanlığı, Rusya, İran ve Gürcistan hükümdarlarıyla evlendirme geleneğinin uzun bir geçmişi vardır. Osmanlı sultanlarının ve Kırım hanlarının damarlarında Çerkes kanı akıyordu. 1514 yılında, Yavuz Sultan Selim’in Kefe Beylerbeyi olan oğlu ile Besleney pşı Kanoko’nun kızının evliliği gerçekleşti. III. Selim’in (1789-1807) annesi Valide Sultan Mihrişah ve II. Mehmed’in (1808-1839) eşi de Çerkesti. I. Abdülmecid’in (1839-1861) ve Abdülaziz’in (1861-1876) annesi Bezmiâlem; Abdülmecid’in dört resmi eşinden üçü -Şevkefza, Tirimüjgân ve Gülüstü- Çerkesti. Şevkefza, V. Murad’ın (1876), Tirimüjgân, Sultan II. Abdülhamid’in (1876-1909) ve Gülüstü ise son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vahideddin’in (1918-1922) annesiydi (Avakyan, 2001: 89; Mantran, 2006: 291). Sultan Abdülaziz’in gözdesi, vatan hainliğiyle suçlanan Çerkes Hasan’ın kız kardeşi Nesrin’di (Freely, 2004: 318-319).
Sahib Giray’dan (1532-1551) başlayarak neredeyse tüm Kırım hanları, Çerkes prenslerinin kızlarıyla evlendiler. 1533 yazında, eşi Fatma Sultan’ın ölümünden sonra, Han Sahib Giray, muhtemelen soylu bir aileden gelen bir Çerkes kadınla evlenmek için Kerç’e gitti (Nekrasov, 2005: 146-157). Devlet I Giray’ın dört resmi eşinden üçü Çerkesti: İlki Ayşe-Fatma, Besleney Tazritokov’un kızıydı. İkincisi Bisultan, Besleney pşı Kankılıç Kanokov’un kız kardeşiydi. Üçüncüsü Hansuret, Kabardalı Alkhas Dzhamurzoviç’in kızıydı (RGADA, f. 123, op. 1, Kitap 15, l. 44). Ayşe Fatma Sultan, hanlar II. Muhammed Giray (1577-1584) ve II. İslam Giray’ın (1584-1588) annesiydi (RGADA, f. 123, op. 1, kitap 10, l. 163; kitap 15, l. 88, 89, 289v.-291v.; Kitap 16, s. 153rev. -154; 1579, d. 2, s. 53-56; 1582, d. 1, s. 1). Devlet I Giray’ın oğullarından biri olan Mübarek (Şakai) Giray, Kabardalı Aslanbek Kaytukoviç’in yanında yetişti ve Çerkesya’da Prenses Dürbike Kanoko ile evlendi. Mübarek Giray, “Gazi Giray’ın zulümleri sırasında Çerkesya topraklarına kaçtı ve orada öldü; geride iki oğlu kaldı: Janibek Giray ve Devlet Giray” (Smirnov, 2005, cilt 1: 350). Anneleri Prenses Dürbike Kanoko, sırasıyla üç hanla evlendi ve kişisel nüfuzu sayesinde oğlu Janibek II Giray (1610-1623, 1628-1635) için güç elde etti (Smirnov, 2005, cilt 1: 270-271). Janibek II Giray’ın kendisi, Büyük Dük Şolokh’un yeğeni Prenses Nakura İbakovna ile evlendi (RGADA, f. 115, op. 1, 1616, d. 1, s. 59-60).
Kabarda soyluları, İranlı şahlarla da akrabaydı. Özellikle Şah Abbas I (1587-1629), pşı Alkhas Dzhanmurzoviç Klakhstanov’un damadıydı. Şah’ın annesi Sefiya I (1629-1642) de Kabardalı olduğu için, Bobaruk, Tatar Han ve Tonzhekhan Araslanmurzin prensleri sık sık onu yakın akrabaları olarak ziyaret ederdi; büyük kardeşleri (İvan) Moskova’da voyvoda olarak görev yapıyordu.
Mutsal Sunçaleeviç’in kız kardeşi Prenses Uvzhugta’nın Trans-Kuban Nogay prensi ile evlenmesi için söz verilmişti, ancak Şah Abbas II (1642-1667) ile evlendirildi; bu da bir anlaşmazlığa ve Rus çarına yapılan bir şikâyete yol açtı. Alman filozof J. G. Herder (1744-1803), “Hindu ve Çerkes kadınlarının Pers kanını yücelttiğini” yazmak için her türlü nedene sahipti (Herder,1977: 155).
Gürcü hükümdarlar ile Kabardalı prenslerin kızları arasındaki evlilikler, Gürcistan ile doğrudan sınır paylaşan Kabarda ile ittifak kurma çıkarlarından kaynaklanıyordu.
Astrahan, Moskova ve Kırım’a en kısa yol Kabarda topraklarından geçiyordu. Vahşiş Bagrationi’ye göre, Kakheti’nin gelecekteki kralı Giorgi, 1563’te “Çerkes lordunun kızı” Rusudan Dzhanmurzovna ile evlendi. 1589’da Gürcü (Kaheti) Kralı II. Aleksandr, oğlu Irakli’yi Khata Anzorov’un kızıyla evlendirdi. Büyük Dük Aligoko Şogenokoviç, 1640 yılında kızını Megrel Kralı II. Levan Dadiani’nin oğluyla evlendirdi. İmereti Çarı IV. Aleksandr (1683-1695), Klychuko Kelemetoviç’in (Tatlostan ailesinden) kızıyla evlendi.
Hanedan evlilikleri, Çerkes prensleri için önemli bir politika aracıydı. Bir yandan uluslararası prestijlerini güçlendirirken, diğer yandan ülkenin durumunu önemli ölçüde karmaşıklaştırarak, süregelen feodal çekişmelerin derinleşmesine ve yeni feodal grupların ortaya çıkmasına katkıda bulundular. 16. yüzyılın sonuna doğru Kabarda’da üç blok oluşmuştu: Türk yanlısı, Rus yanlısı ve İran yanlısı.
Kabarda ve Besleney, Çerkes bölgelerinin en yeni siyasi oluşumlarıydı. Kabarda, 15. yüzyılın sonuna kadar birleşik bir yapı olarak varlığını sürdürdü. Daha sonra, büyük prenslik kurumunun zayıflığı, pşı Kanoko ve halkının Batı Çerkesya’ya gitmesine ve Elbe Nehri üzerinde Besleney Prensliği’ni kurmasına (dedesi İnal’ın oğlu Beslen I’in adını taşıyan) neden oldu. Yeniden yerleşim, yakın ilişkiler kurulan Türkiye ve Kırım’ın yönetici çevrelerinin desteğiyle gerçekleşti. Bu olaya adanmış tarihi şarkı “Kızburun Savaşı”, olayı İdar’ın (İnal’dan dördüncü kuşak) zamanıyla ilişkilendirir ve pşı Kanoko’nun yanında savaşa atlı Bjeduglar ve piyade Abazaların katılımını anlatır (Nogma, 1956: 57-63). Kısa bir süre içinde, yeni kurulan Besleney Prensliği, Osmanlı İmparatorluğu ile güçlü, Kabarda ile ise daha zayıf ilişkiler geliştirdi.
Kabarda’nın ikinci bölünmesi, Alkhas Dzhanmurzoviç ile ilişkilidir. Alkhas, Şah I. Abbas’ın kayınpederi ve Gürcü Çarı Alexander’ın amcasıydı. Alkhas’ın bağımsızlık fikrinin gelişimi çeşitli koşullara ve her şeyden önce I. Abbas’ın (1587-1629) Pers tahtına çıkmasına bağlıydı. 1588’de Alkhas, halkını Terek’in sağ kıyısına, Daryal Boğazı girişinden ve önceki ikametgâhından (Tatartupa bölgesi) uzaklara götürdü ve Gilahsteney olarak bilinen bir prenslik kurdu. Şah; Alkhas ve oğlu Mudar’a Daryal üzerinden Gürcistan’a giden stratejik ve ticari yolun kontrolünü ve Svaneti de dahil olmak üzere komşu topraklardan vergi toplama yetkisini verdi (SRK: 131). Yerleşimciler yeni çevrelerine hızla uyum sağladı. Bu gerçek, 1604 yılında Gürcistan’daki Rus elçileri Mihail Tatişçev ve Andrei İvanov tarafından da doğrulandı: “Dağlardaki o yolda, Aytek Murzin hanları var ve tüm ticaret bu yolda ve Aytek Murzin köprülerinde yapılacak” (SRK: 453). 1614 yılında Mudar Alkhasoviç’in Şah Abbas I’e gidişi ve “şerefle” dönüşü şöyle duyuruldu: “Ve onunla birlikte Kızılbaş Şah Basovlardan yaklaşık 30 adam geldi ve o zamandan beri onunla birlikte yaşadılar ve özel konaklar ve kulübeler inşa ettiler” (KRO I: 88). Gilahsteneylerin konumları 1720’ler ve 1730’lardan kalma belgelerde de belirtilmiştir (KRO II: 40).
Kabarda’nın parçalanması devam etti. Özellikle olumsuz sonuçlarından biri, Sunchaley Kanklycheviç ve kardeşlerinin (İdar Prensliği’nin bir parçası) Terek Nehri ağzına yerleştirilmeleri ve Rus kontrolü altında bir yerleşim yeri (Çerkasskaya Sloboda) kurmalarıydı. Bu olay, 1598’de Kaziy Pşıapshokoviç tarafından Mamsyruk ve Dumanuk Kemirkoviç kardeşlerin öldürülmesinden sonra gerçekleşti. Prenslik için hak iddia edenler arasındaki mücadele kanlı bir drama ile sonuçlandı. Mamsyruk, Moskova’ya gitti ve Kabarda Büyük Prensi olarak atanmasını sağlayan kraliyet fermanını aldı. Uzlaşma bahanesiyle Kazi, onu ve kardeşini yemeğe davet etti: “Bal şarabı içmeye davet ettiler ve iki gün boyunca zincirlediler, üçüncü gün de öldürdüler” (KRO I: 385). Misillemeden korkan Kazi, Kuban’ın ötesine, Besleney halkına kaçtı ve orada üç yıl yaşadı. Kemirgokoviçlerin ölümü, kuzenleri Kudenet Kanbulatoviç ve Sunçaley Kankliçeviç’in Terek şehrine kaçmasına neden oldu. 1603 yılında, onların isteği üzerine Çar Boris Godunov, Terek yakınlarındaki özel bir yere yerleşmelerine ve hizmetleri karşılığında tahıl ve nakit maaş almalarına izin verdi. Kabarda’daki bitmek bilmeyen prens kavgaları, 1641 yılında iki savaşan grup arasında (Kırım Türkleri ve Rus yanlıları) başka bir askeri çatışmaya ve nüfusun büyük çoğunluğunun Trans-Kuban’a, yani esasen Kırım Hanlığı’na zorunlu göçüne yol açtı. Bu olay Moskova’da ciddi bir kayıp olarak görüldü. Acil diplomatik önlemler alındı ve bunlar 1660’ların sonlarına kadar devam etti. Sonunda, pşı Aligoko Şogenokoviç’in ölümünden sonra, daha bilge ve uzlaşmacı hükümdar Hatokşoko Kazieviç’in çabaları sayesinde yerleşimciler Malka ve Baksan’a geri döndüler. Barışsever Han Adil Giray da (1666-Mayıs 1671) müdahale etmedi (Sokurov, 2011: 208-224).
16.-17. yüzyıl tarihinin dersleri Kabarda prenslerine pek bir şey öğretmemişti ve 18. yüzyılda yaşananlar da aynı şeyin tekrarıydı. Pşı Aslanbek Kaytukin de (1721-1746) kendini tebaasından izole etmeye çalıştı. Sınırlarını genişletmek için her türlü yola başvurmaya hazır, güvenilmez ve açgözlü bir prens olan Kaytukin, önce alanını Rusya’ya doğru genişletmeye çalıştı, sonra Kırım Hanı’nın sadık bir destekçisi oldu ve ardından tekrar Rusya’nın yanında yer aldı. Abazinler, Osetler, Çeçenler ve Balkarlar da dahil olmak üzere komşularına yaptığı baskınların başarısı, gücünü önemli ölçüde artırdı. Ancak, önemli bir kazanım sağlamayan bu askeri seferler, iç savaşa ve Büyük Kabarda’nın dağılmasına yol açtı. Çeyrek yüzyıl boyunca, gerekli liderlik niteliklerine sahip olmadan Kabarda’da liderlik ve hâkimiyet peşinde koşturdu. Ne aristokrasi ne de halk arasında hiçbir otoriteye sahip değildi (AVPRI, f. 115/1, 1722, d. 3, s. 1-22; AVPRI, f. 115/1, 1724, d. 2, s. 4; RGADA, f. 248, 1731, kitap 472, s. 181-185 rev. AVPRI, f. 115, 1730-33, d. 1, s. 17-26 rev.; AVPRI, f. 115/1, 1731-1732, d. 1, s. 6-7; KRO II: 38-39, 58, 65, 77, 90).
18. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Tatlostaney Prensliği, Büyük Kabarda prenslerinin zulmüyle ağır bir yük altına girmişti, oysa muhtemel bir bağımsızlığın eşiğindeydi. Tatlostaney prensleri güçlü komşularından gelen baskı ve sayısız zarar hakkında şikâyetlerle Rus imparatoriçesine defalarca başvurdular. Bu tür şikâyetler şu tarihlerde kaydedilmiştir: 1746, 1750, 1755, 1757, 1758 (TsGA RD, f. 379, op. 1, d. 332, l. 34; AVPRI, 1757, d. 6; TsGARD, f. 379, op. 1, d. 416, ll. 74-80; TsGA RD, f. 379, op. 1, d. 355, l. 98-98ob.; KRO II: 198-201). Pşı Adilgirey Gilahstenoviç, çaresizlik içinde en riskli girişimlerden birine karar izin verdi. Rus hükümetinin, Başrahip Pakhomiy önderliğindeki Oset Hıristiyan misyonerler komisyonunu Baroko Anzorov Köyü’ndeki mülkünde barındırma teklifini kabul etti.
Bu tür girişimlerin doruk noktası, Gilahsteney Prensliği hükümdarı Kurgoko Kanşaokoviç’in Kızılyar’da vaftiz edilmek (22 Ağustos 1759), Mozdok ile Meken bölgeleri arasında bir yerleşim yeri verilmesi ve imparatorluk sarayına kabul edilme talebiydi (KRO II: 201). St. Petersburg’da Kurgoko, imparatordan Mozdok bölgesine yerleşme ve orada bir askeri tahkimat inşa etme izni istedi (KRO II: 218-220). 1763’te Mozdok Kalesi’nin kurulması, prenslerin sert protestosuna yol açtı; din değiştirenlerin öldürülmeleri amacıyla izlenmeleri gerektiği bildirildi (KRO II: 232-233). Büyük Kabarda prensleri, imparatoriçeye kalenin inşasının durdurulmasını talep eden bir dilekçe sundular. Ancak, dilekçe kabul edilmedi ve Mozdok nüfusu sadece Kabardalılar değil, aynı zamanda Osetyalılar, Gürcüler, Ermeniler ve İnguşlar da dahil olmak üzere arttı. Serflerin, köylülerin kaçışları daha sıklaştı. Mozdok nüfusu bir yıl içinde 200’den fazla vaftiz edilmiş Kabardalı yerleşimciye ulaştı (RGADA, f. 23, d. 9, bölüm 7, satır 259; d. 4, bölüm 5, satırlar 56, 57, 128, vb.).
Siyasi ve dini yabancılaşma kaçınılmaz olarak insanı manipülasyon nesnesine dönüştürür. Aynı zamanda, ev sahibi ülke, kural olarak, yeni topraklar edinme konusunda saplantılı bir arzuya kapılır. Köylü sınıfının vaftizi, Rusya’nın tüm Müslüman nüfusunun (Başkırlar, Tatarlar ve diğerleri) Hıristiyanlaştırılmasıyla aynı yolu izledi. Misyonerlerin vaat ettiği dağ eteklerindeki ovada toprak edinme olasılığı, Osetler ve İnguşlar arasında Hıristiyanlığın yayılmasına önemli ölçüde katkıda bulundu. Hıristiyanlığa geçmeyi, Kabarda yöneticilerinin saldırgan emellerine karşı etkili bir savunma olarak gördüler. 18. yüzyıl, Kuzey Kafkasya için belirleyici bir dönemdi. Rus sömürge sistemi, imparatorluğun ekonomik çıkarlarına uygun olarak geleneksel toplumları yeniden yapılandırmaya başladı. Kafkasyalılar kendilerini tamamen farklı bir dünyaya, farklı yaşam yasalarına, farklı bir ahlaka ve farklı bir yapıya entegre olmuş halde buldular. Rus ve Kafkas nüfusları arasındaki etkileşimin temel kalıpları bu yüzyılda ortaya çıktı ve bölgenin sonraki yüzyıldaki gelişimini belirledi.
Çerkesler kadim bir halktır ve uzun tarihleri boyunca birçok büyük ve küçük göç yaşamışlardır. Bu göçlerin her birinde nüfus ciddi değişimler geçirmiştir. Ancak tüm tarihlerindeki en zorlu sınav, 1763-1864 Rus-Kafkas Savaşı ve ardından Osmanlı İmparatorluğu’na kitlesel göç sırasında başlarına gelmiştir. Bu, farklı kültür ve tarihe sahip sınıfların çatışmasıydı. 18. yüzyılın ortalarına ulaşıldığında, Rusya, Kafkasya da dahil olmak üzere her yöne kuvvetli bir saldırı başlatarak Avrupa’nın en önemli askeri ve siyasi güçlerinden biri haline gelmişti. Savaş, Rus militarizminin doğası gereği belirlenmişti. İmparatorluk, muazzam bir nüfus potansiyeline ve zamanın en güçlü silahı olan topçu sınıfını etkili bir şekilde kullanan düzenli bir orduya sahipti. Rus komutanlığının iyi düşünülmüş bir eylem planı vardı. Dağlılar ona karşı çılgın bir cesaret ve metanet dışında neyle karşılık verebilirdi ki? Dünyada insan hayatından daha değerli bir şey yoktur. Çerkesler, geleneksel “Onur hayattan daha değerlidir” (“Psem yipe nape”) ilkesini izleyerek, uzun ve eşitsiz bir mücadele sırasında umutsuz cesaret mucizeleri sergilediler. İç çelişkilerin üstesinden gelemeyen ve birleşik bir politika ve ideoloji geliştiremeyen ülke, yıkıma mahkûmdu. Her savaş, sonunda barış, uzlaşma veya anlaşmayla biter. Ancak burada da kader onların yanında değildi. İnsan ruhu, korunma içgüdüsüyle bazen kendini gerçeklikten kaçmaya zorlar. Çerkesler, Rus yetkililerinin talebi üzerine, anlaştıkları gibi geri dönme hakkı olmadan, anavatanlarını sonsuza dek terk etmek zorunda kaldılar. Savaş, veba ve 1860 ve 1870’lerdeki büyük göç, 10 kişiden 9’unun hayatına mal oldu. İkinci kitlesel göç dalgası sırasında (1880’ler-1890’lar), Kuban bölgesinin Maykop ve Yekaterinodar ilçelerinde kalan 30 bin Çerkesin sınır dışı edilmesi meselesi gündeme geldi ve hatta onları “Rus İmparatorluğu’nun tebaası listesinden sonsuza dek dışlayan” bir liste bile hazırlandı. Rus-Türk müzakerelerindeki sonuçsuzluk ve bürokratik kurumların yavaşlığı olmasaydı, Adigey Cumhuriyeti bugün var olmayabilirdi.
Siyasi açıdan bakıldığında soykırım, sürgün veya ulusal trajedi olarak adlandırılsa da bu kitlesel göç Çerkes halkının tarihindeki en büyük trajediye dönüştü. Halk, düzenlerini değiştirmeye veya yeni hükümete uyum sağlamaya meyilli değildi. Bu kriz, bizim bildiğimiz hiçbir şeye benzememektedir ve bu nedenle kendi türünde emsalsizdir.
Çerkeslerin hayati tehlike arz eden bu durumun üstesinden gelme yöntemlerinin analizi, temelinde belirli bir tepki türü yatan iki belirgin özelliği ortaya koymaktadır: Özveri (şehitlik) ve kitlesel göç. Durumun trajik yanı, Çerkeslerin vatanlarını kaybetmiş olmalarında değil, “kendilerini kaybetmelerinde” ve sonrasında nasıl yaşayacaklarını bilememelerinde yatmaktadır. Başka bir deyişle, etnik kimlikleri bozulmuştur. Çerkes halkının uzun süreli göçü (şimdi diasporanın beşinci kuşağından bahsediyoruz), asimilasyon sürecinin geri döndürülemez hale geldiğini göstermektedir.
Sonuç
Çerkes geleneksel toplumunun temsilcilerinin bireysel ve kolektif siyasi yabancılaşmasının birçok nedeni vardı: Tamamen askeri ruhu geliştirmeye adanmış askeri-aristokratik bir yaşam tarzı, toplumsal kurumların kendine özgü yapısı ve önde gelen prens aileleri arasında en yüksek prensliği kurmak için yaşanan rekabet, sosyal hareketliliğin zor olduğu kendi vatanlarından daha geniş bir alan bulma olasılığı. Çerkeslerin uluslararası statüsünün ve imajının oluşmasında, yukarıda açıklanan kurumlar, örneğin komitat (İtalyanca comitat, kraliyet hizmetine girme ve hanedan evlilikleri uygulaması) önemli bir rol oynadı. Birleşik bir sistemin unsurları olarak hizmet ettiler, birbirleriyle etkileşim halinde toplumun hareketliliğini ve canlılığını desteklediler. Ancak bu kültürel model zamanla toplumun gelişiminin önünde gerçek bir engel haline geldi.

20. ve 21. yüzyıllarda Çerkesler, ağır bir geçmişin yükünü taşıyan, küreselleşme bağlamında hayatta kalma mücadelesinin yanı sıra geçmişle yüzleşme sorunuyla da karşı karşıya kalan, dağılmış ve “sorunlu” bir etnik grup olarak ortaya çıktı
Kabarda’nın siyasi tarihinin, bağımsızlığını tamamen kaybetmesine kadar uzanan karakteristik bir özelliği, kabileciliktir, yani bireysel prenslerin siyasi ayrılıkçılık arzusudur. Ülkenin bu sürekli parçalanma sürecinin sebepleri nelerdir? Belki de bu, genellikle dışsal zorunluluktan ziyade içsel özgürlük düzenine “boyun eğen” prenslerin kendilerine özgü dünya görüşünde ve kişisel hatalarında yatmaktadır. Çerkes aristokrasisinin aydın temsilcilerinden biri olan Şora Bekmurzoviç Nogmov (1794-1844) bu konu üzerine şöyle yazmıştı: “Halkımızın sivil toplum sistemi yoktu ve güçlü bir hükümetin faydalarını bilmedikleri için, topraklarında sınırsız yöneticilere (sınırsız yöneticiler?) tahammül edemediler ve insan için en iyi şeyin vahşi ve dizginsiz özgürlük olduğuna inandılar” (Nogmov, 1994: 93). Çerkeslerin geleneksel tarihsel deneyimlerini incelediğimizde, yaşamlarındaki başlıca itici güçlerin birbiriyle ilişkili iki sosyopsikolojik olgu olduğu sonucuna varıyoruz: İçsel özgürlük ve insan yabancılaşması.
Çerkeslerin kurtuluş savaşı, nüfusunun %90’ının Osmanlı İmparatorluğu’na sürülmesi felaketiyle sonuçlandı. Bu, dini faktörler ile özgürlük ve şeref hakkındaki mitolojik kavramlarla şekillenen geleneksel dünya görüşü de dahil olmak üzere hem harici hem de dahili birçok faktörün koşullandırdığı zorunlu bir göçtü. Bu trajik olayların sonucunda, halkın istikrarlı gelişim süreci kesintiye uğradı. 20. ve 21. yüzyıllarda Çerkesler, ağır bir geçmişin yükünü taşıyan, küreselleşme bağlamında hayatta kalma mücadelesinin yanı sıra geçmişle yüzleşme sorunuyla da karşı karşıya kalan, dağılmış ve “sorunlu” bir etnik grup olarak ortaya çıktı. Bir “katarsis” (psikolojik arınma), geçmişin yoğun ve kapsamlı bir şekilde yeniden incelenmesi gerekmektedir. Bu da insanları etnik travmanın sonuçlarının derinliklerine hapsetmek yerine doğru bilgileri sunmayı gerektirir.
(Kaynak: Kafkasya Çalışmaları – Sosyal Bilimler Dergisi / Journal of Caucasian Studies (JOCAS) Mart 2017, No: 4)
*Tarih uzmanı, Rusya Eğitim Akademisi, Moskova
Çeviri: Serap Canbek
Авакян, 2001 -Авакян, А. Г. Черкесский фактор в Османской империи и Турции (вторая половина XIX – первая четверть XX в.). Ереван, 2001. с. 146-147.
Бартольд, 1966 -Бартольд, В. В. Сочинения. Т. VI. Работы по истории ислама и Арабского халифата. М., 1966, с. 63;
Битти 2007 -Эндрю Битти. Каир. История города. М-Спб, 2007, с. 185-186.
Бондырева С.К., Колесов Д.В. «Выживание (факторы и механизмы)», М., 2005. -104.
Броневский, 1823 -Броневский, С. М. Новейшие географические и исторические известия о Кавказе, ч. 2. М., 1823.
Бычкова, 1986 -Текст Синодика по кн.: М. Е. Бычкова. Состав класса феодалов в России в XVI в. М., 1986, с. 178.
Выписка о приезжавших на Москву царевичах и Черкасских и Ногайских мурзах, с 1552 по 1618 гг. рукопись ХVII в. на 13 л. // Русская историческая библиотека (РИБ). Т. ХХII. Книга вторая. Дела Тайного приказа. СПб., 1908, с. 887.
Гердер, 1977 -Гердер, И. Г. Идеи к философии истории человечества. Перев. и прим. А. В. Михайлова. М., 1977.
Грановская, 2004 -Грановская, Р. М. Психология веры. Спб., 2004, с. 505-508.
Bratianu, 1927, 1929 -Bratianu G.I. Actes des Notaires Genois de Pera et de Caffa de la Fin du Treizieme Siecle (1281-1290). – Bucarest, 1927; Bratianu G.I. Recherches sur la Commerce Genois dans la Mer Noire au XIII siecle. -Paris, 1929.
Зевакин, Пенчко 1938 -Зевакин, Е. С., Пенчко, Н. А. Очерки по истории генуэзских колоний // Исторические записки. М., 1938. т. 3, с. 91-94.
Иванов, 2001 -Иванов, Н. А. Османское завоевание арабских стран. 1516-1574. изд. 2-е, дополненное. М.: Издательская фирма «Восточная литература» РАН, 2001, с. 15-16.
Кадырбаев, 2008 -Кадырбаев, A. Ш. Династия черкесских мамлюков в Египте и Сирии. 1382-1517 гг. // http://islamica 2008. Центр арабских и исламских исследований.
Лемерсье-Келькеже, 1970 -Лемерсье-Келькеже Ш. Литовский кондотьер XVI в. // Сб. Франко-русские экономические связи. -Москва-Париж, 1970. -434 с. 38-64; Николай Тернавский. Байда на Кубани // http: //www.proza.ru /2009/03/20/1025; Кузнецов, О. Ю. Рыцарь Дикого поля. Жизнь и судьба князя Д. И. Вишневецкого с. 1-39.
Мантран, 2006 -Робер Мантран. Повседневная жизнь Стамбула в эпоху Сулеймана Великолепного. М., «Молодая гвардия», 2006, с. 291.
Налчаджян, 2004 -Налчаджян, Альберт. Этногенез и ассимиляция: психологические аспекты. М.: 2004. с. 166.
Некрасов, 2005 -Некрасов, А. М. Женщины ханского дома Гиреев в XV-XVI веках // Генеалогия Северного Кавказа.
Историко-генеалогический научно-реферативный независимый журнал. № 13. Нальчик, 2005, с. 146-157.
Ногма, 1956 -Ногма, Ш. Б. История адыхейского народа. Нальчик, 1994. С. 73.
Пензер, 2007 -Норман Пензер. Гарем. История, традиции, тайны / пер. с англ. О. И. Миловой. – М.: ЗАО Центрполиграф, 2007.
Печеви, 1988, 1992 -Ибрахим Эфенди Печеви. История. Перевод с турецкого языка и примечания акад. З. М. Буниятова. Баку: «Элм», 1988, с. 25-26; [Peçevi İbrahim Efendi]. Peçevi Tarihi. C. II. Hazırlayan Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal. Ankara, 1992. S. 15.
Печеви Тарихи I: 27, 197, 338; том II: 15, 48, 55, 72, 74, 77, 82-88, 95.
Поляк, 1964 -Поляк, А. Н. Новые арабские материалы позднего средневековья о Восточной и Центральной Европе // Восточные источники по истории народов Юго-Восточной и Центральной Европы. Под ред. А. С. Тверитиновой. М., 1964, с. 52.
Поркшеян, 1957 -Поркшеян, Х. А. К вопросу о пребывании адыгов в Крыму и об их взаимоотношениях с народами Крыма в эпоху средневековья // Ученые записки Кабардино-Балкарского научно-исследовательского института. Нальчик, 1957, с. 353.
Психологическая, 2006 -Психологическая энциклопедия. 2-е издание. Под редакцией Раймонда Корсини, Алана Ауербаха. Научная редакция перевода на русский язык проф. А. А. Алексеева. СПб.: Питер, 2006. – 1096с.
Путешествие, 1902 -Путешествие Шардена по Закавказью в 1672-1673 гг. Тифлис, 1902, с. 20.
Смирнов, 2005 -Смирнов, В. Д. Крымское ханство под верховенством Отоманской Порты в 2-х томах. Том 1. Крымское ханство под верховенством Отоманской Порты до начала XVIII века. М., издательский дом «Рубежи ХХ1», 2005; Том II. Крымское ханство под верховенством Отоманской Порты в XVIII века до присоединения его к России. М., издательский дом «Рубежи ХХ1», 2005.
Сокуров, 1999 -Сокуров, В. Н. Институт выезда на службу у черкесов // ж.: «Эльбрус», 1999. № 1. Выпуск Кабардино-Балкарского историко-родословного общества. Нальчик, 1999, с. 102; там же: Valery Sokurov. The Komitat, or The Circassian Procedure of Departure for Service. Digest of V N Sokurov’s Article. с. 288-291.
Сокуров, 2006 -Сокуров В. Н. Кабардинцы в составе государева двора (XVI-XVIII) // Государев двор в истории России XV-XVIII столетий. Материалы международной научно-практической конференции. Владимир, 2006, с. 296-311.
Сокуров, 2011 -Сокуров В. Н. Освобождение Кабарды от крымско-турецкой зависимости (1670-1708 гг.) // Кавказские научные записки. № 1, 2011, с. 208-224.
Сокуров, 2011 -Сокуров, В. Н. Черкесский кондотьер Ивана Грозного князь Махошоко Каноков // Родина, 2011, № 11, с. 55- 58.
Спенсер, 2008 -[Эдмунд Спенсер]. Описание поездок по Западному Кавказу, включая путешествие через Имеретию, Мингрелию, Турцию, Молдавию, Галицию, Силезию и Моравию, в 1836 году Эдмундом Спенсером, эсквайром, автором «Описания поездок в Черкесию». Перев. с англ. К. А. Мальбахова. Нальчик, 2008, с. 186-187.
Фарах Адиль Кизы Гусейн. Османо-Сефевидская война 1578-1590 гг. по материалам трудов османского летописца Ибрахима Рахимизаде. Баку: Нурлан, 2005.
Фарзалиев, 2002 -Фарзалиев, А. Южный Кавказ в конце XVI в. Османо-Сефевидское соперничество. Спб., 2002, с. 111-114.
Фрили, 2004 -Фрили, Дж. Тайны османского двора. Частная жизнь султанов. Перевод с англ. И. С. Соколова. Смоленск: Русич, 2004, с. 66.
Хотко, 1995 -Хотко, С. Х. Черкесские (адыгские) правители Египта и Сирии в XIII-XVIII веках. Майкоп, 1995, с. 113-131.
Хотко, 1999 -Хотко, С. Х. Генуэзцы в Черкесии // ж.: «Эльбрус», 1999. № 1. Выпуск Кабардино-Балкарского историко-родословного общества. Нальчик, 1999, с. 163.
Эвлия Челеби. Книга путешествия (Извлечения из сочинения турецкого путешественника XVII века). Перевод и комментарии. выпуск 2. Земли Северного Кавказа, Поволжья и Подонья. М., 1979, с. 26, 50, 59, 62, 63, 65, 82, 94, 105, 108, 113, 114, 117, 125, 139, 159, 193, 219.
Asafi Dal Mehmed Çelebi ve Seca’at-name, haz. Doç. Dr. Mustafa Eravcı, İstanbul, 2009. -272 s.
J. Ams. Orient. Soc. 1949. Vol. 69. № 3 (New Haven). Ayalon 1953 – Ayalon D. Studies and Structure of the Mamluk Army // Bull. Of the School of Oriental and African Studies. I – 1953. N 15; II – 1954. N 16.
Ibn Iyas. Die Hronik des Ibn Ias. 2-te Aufl. Bearb. Und mit Einl. Und Indices versehen von Mohamed Mostafa. vol. 5. Kairo, 1963, с. 189; Иванов, Н. А. Указ. соч., с. 49, 56.
Kirzioğlu, 1998 -Kirzioğlu, M. Fahrettin. Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi (1451-1590), 2. Baskı, Ankara, 1998, s. 442.
Cantimir, 1745 -Cantimir Dm. Histoire de l’Empire Ottoman ou se voyent les causes de son aggrandissement et de sa decadence. Traduite en Fransois par M. de Joncquieres. Т. II. Paris, 1743, p. 293, 267, 306-307. Сапtеmir Dimitrie. Gеschichte des Оsmanischen Reichs. Hamburg, 1745 // Аталиков В. М. Страницы истории. Нальчик, 1987, с. 138-142.
38-39. Cantimir Dm. Histoire de l’Empire Ottoman ou se voyent les causes de son aggrandissement et de sa decadence. Traduite en Fransois par M. de Joncquieres. Т. II. Paris, 1743, p. 293, 267, 306- 307; İzzet Aydemir, Göç, Анкара, s. 203. 39. Смирнов В. Д. Крымское ханство… Т. 2. С. 19-21, 187.
Fındıklılı, 1962-1964 -Fındıklılı Mehmet. Nusretname. B. 1-3. İstambul, 1962-1964. С. II. s. 247-248; Смирнов В. Д. Крымское ханство… т. 2. М., 2005, с. 15.
Osmanlı, 2003 -Osmanlı Fermanları, Ankara, 2003, s. 389-400.
Rawita // Witanowdki, M. Tatarzyn Temruk Szymkowih Petyhorski indygena. Rosznik tatarski. Wilno, 1932. t. 1, c. 180-183; Driadulewicz, S. Hevbavz vodzin tatarskich u Polce Wilno, 1929 (Vepint Warschava, 1986, c. 446-447; Bovaioski, P. Tatarzy w dawnacy Prem Warschava, 1986. c, 102-105; Крушинский М. Черкесские князья в Польше. // Генеалогия Северного Кавказа. № 3. Нальчик, 2002. С. 149-151; X. Граля. «Князья черкесские в XVI веке в Речи Посполите» / Магазин исторических знаний. Варшава, 1999. С. 25-30; М. А. Кошев. Кавказцы в истории Польши.
Faroghi, 2004 -Faroghi, S. The Ottoman Empire and the World Around It. London; New-York, 2004. p. 57.
Verlinden, 1977 -Ch. Verlinden. L’esclavage daus l’Europe Medrevale. T. II. Geut, 1977.







