Tarih 10 Temmuz. Büromda çalışırken, bir polis memurunun araması ile irkiliyorum: “Aracınızın yanında yangın çıktı, hemen aracınızın yanına gelin.”
Kartal’da büromun penceresinden görebileceğim uzaklıkta park ettiğim aracımın bulunduğu yerde, kara dumanları görür görmez koşarak gidiyorum. Alevlerin top halinde sardığı araca girmek veya bir şeyler yapabilmek mümkün değil. Üzülerek alevler içinde yanışını seyrediyorum. Çevredekilerin telkinleri ve aktardıkları, bu üzüntümü daha da artırıyor.
Birisi; “Kot pantolonlu bir şahıs, aracın yanında atılmış eski mobilyalara ve araca bir yanıcı madde atıp tutuşturup, kilisenin ara sokağına doğru kaçtı” diyor.
Bir başkası; “Yangın çıkar çıkmaz eşimle iki tüp söndürücüyü alıp geldik. Ben iş sağlığı ve güvenliği A sınıfı uzmanıyım. Aynı zamanda yangın eğitimi de aldım. Alevlere yangın söndürücü ile yaptığımız ilk müdahalede yangın sönüyor, ama hemen ardından yeniden başlıyordu. Ayrıca bir gün önce, yağan yağmurda ıslanan bu suntalar, eski mobilya ve koltuklar asla bu kadar şiddetle yanamaz. Burada kesin bir kundaklama var” diyor.
Düşünüyorum. Evet, doğru söylüyor. Islak koltuklar ve hele sunta mobilyaların oluşturduğu yangın araca bu kadar çabuk nasıl etki eder ve araç da bu kadar şiddetle nasıl yanar! Çok geçmeden (araç yandıktan sonra) itfaiye gelip müdahale ediyor. Olayı izlemeye ve telefonları ile görüntü almaya gelenlerin arasında polis memuru “Aracın sahibi siz misiniz?” diye soruyor. Çevredeki üzgün ve acıyan bakışlar altında “Evet” diyorum. Kimliğimi ve araç bilgilerini alıyor. Ortada konuşulan “kundaklama” tezi her geçen zaman içinde görgü tanıklarının ifadeleri doğrultusunda daha da güçlü bir hale geliyor. Polisin “Bir hasmınız var mı? Kim yapmış olabilir?” sorularına sadece “Hayır, yok” diyorum. Evet, yok. Hiçbir kimse ile kavgam ve hasımlığım yok. Ama neden?
Ertesi günü Kartal Merkez Karakolu’nda konuyla ilgili ben ve yangın uzmanı kişi ifade veriyoruz. Kundaklama olasılığını söylüyor ve soruşturmanın bu çerçevede sürdürülmesini istiyorum. Polis, “Çevre kameralardan bakıp gerekli soruşturmayı yaparız” diyerek ifademizin altına imzalarımızı alıyor. Bir taraftan da bu kundaklamanın neden yapılabileceğini tartan polise; “Ben TV programları yapıyorum. Muhalif bir programcıyım. Çevre ve kent suçlarını izliyor, o konularda gazete ve dergilerde yazıyorum. Dört yıl önce de canıma kasteden bir saldırıya uğramıştım. Polis o saldırıda çevre kameralardan saldırı anına kadar olan tüm gelişmeleri bulmuş, beni izlemiş, ancak saldırı anı ve sonrası için hiçbir görüntü bulamamıştı. Aradan geçen dört yılda da bu saldırıdan hiçbir sonuç alınamadı. Bu kundaklamada da aynı sonucu görmek istemiyorum” diyorum. Önündeki bilgisayardan TC kimliğimi girerek önceki saldırı hakkında da bilgi alıyor. Tabii ki polis memurlarının o andaki davranış ve ifadeleri, herhangi bir vatandaşa gösterilen ilgi ve alakanın ötesinde olamazdı. Hele ki “Muhalif bir programcıyım” ifadesinden sonra!
Öncelikle konunun sosyal medyada ve haberlerde yer alması konusunda tedirgin oluşumun arkasından başlayan paylaşımlar ve yayımlanan haberlerin tamamında kundaklama vurgusu yapılarak, bunun tarafıma karşı işlenmiş bir suç olduğu belirtildi. Yaşadığımız ülkede hiçbir can ve mal güvenliğinin olmadığı, kent merkezinde yapılan bu saldırı ile bir kez daha ortaya çıktı. Failleri bulunur mu? Bilmiyorum. Evet, üzüntülüyüm. Ama hırslıyım da.
Bugüne kadar yaptığım tüm TV programlarım ve yazdığım tüm yazılarımda izlediğim ve doğru bulduğum politikalardan asla taviz vermeden yoluma devam edeceğim. Tıpkı o sloganda söylendiği gibi; BASKILAR BİZİ YILDIRAMAZ!









