Dört günde, dört şehir…
Trabzon…
Giresun
Ordu…
Samsun…
Yay gibi, kaş gibi çizili, o sahil yolunu geçtim…
…
Vonalı neredeyse tam ortasındaydı…
Beşinci gün…
Yorgun muyum, yorgunum…
…
Maden’de ne kadar keyif aldıysam… Gülburnu’nda da o kadar keyif aldım…
…
Yorgunum…
…
Maden ne kadar kara ise…
Gülburnu o kadar pembe…
…
Dağ ne kadar heybetliyse, deniz de bir o kadar heybetli…
…
Yay gerildi…
Kıyı boyunca…
…
Bana hiç mektup gelmiyor mu zannediyorsunuz…
Bana da geliyor…
Geliyor, hiç gelmez olur mu…
…
Bir mektup daha yazayım diye, mektup geliyor…
…
Haziranın bitmesine kaç gün kaldı…
Bundan bir ay önce…
Bundan dokuz yıl önce…
Tam dokuz yıl, bir ay önce…
…
Organiğin ne olduğu bilinmezdi. Doğal, köy ürünü dediğimiz sebze ve meyvelerin olduğu zamanlardı…
…
Maraş…
Patlıcan…
Tansiyonu düşüren, sarımsak ile pişirilen patlıcanın memleketi…
…
O küçük köy evinde bahçeye ekilen, mutfağın ihtiyacı kadar ekilen…
Bir yaz yenilen, kurutulanı ise kışı geçirten…
…
Baba önde, oğul arkada…
…
İki köy var, diğerlerinden çok ayrı kalmış…
…
Bel küreği…
Gücü bilekten alan, bel küreği…
…
Kazılınca ortaya çıkan ekin…
Kültür denmesi bu yüzden belki de…
…
Hiç kazılmamış köşe, ilk defa kazılmaya başlamış…
Çok eskiden hayvanların barındığı bir yermiş, daha önce hiç kazılmamış bu yer…
Baba biraz zorlanmış bir yerde…
Oğul girmiş devreye…
Bilekten aldığı güçle, devam etmiş babanın bıraktığı yerde…
…
Rengi gitmiş…
Çoğu çürümüş…
Bir demir parçası çıkmış karşılarına…
…
Ne olduğunu anlayana kadar, temizlenmiş kullanılmamış boya fırçasıyla…
Şekilli bir demir parçasıymış ortaya çıkan…
Özenle çıkarmış oğul…
Çıkarmış ama ne olduğunu da anlayamamış…
Baba bakmış…
Ayakta durmaya gücü yetiyormuş ama, eskileri görmeye değil…
…
Çöküvermiş ‘pantuk’ dediklerinin üzerine…
…
Gözleri dolmuş…
Toprağın, nasırı arasına girmiş eliyle gözlerini silmiş…
Yüzü çamurlanmış…
Gözlerinden inen yaş yüzünden…
…
Oğula, ‘bu bizim hayvanlara kızdırıp vurduğumuz aile damgamız’, demiş…
Babanın o dediği almış götürmüş oğulu…
‘Şhakhe’ Nehri’nin iki yakasına, binlerce yıl önce kurulmuş iki köye götürmüş…
Şevlokh…
Babuk…
…
Gitmiş ama, bir daha geri dönmemiş…
…
Hiç kazılmadığı için mi bilinmez, en lezzetli patlıcan o hiç kazılmamış yerden yetişmiş o sene…
Bir kış çıkarmamış oradan yetişen patlıcanlar…
Kurutulamamış, bir tanesi bile…
…
Kar yağdığı zaman, iki geyik iki çama boynuzlarıyla vurmuş…
Haber yetişmiş, bu kış çok sert geçecek…
…
Sert geçen kış, topraktan çıkan damgayı parçalamış…
Çamur olmadan parçalanmış demir…








