Sanki olmadı gibi, ya da gerçekten çok oldu…
1989’un eylülünde, her ikimiz de üniversite eğitimi için gittiğimiz Ankara’ya varışımızın hemen ertesi gününde soluğu Ankara Çerkes Derneği’nin Kafkas halk dansları ekibinde almıştık. Şaşkın, ürkek ama aynı heyecanla, hayallerimizi süsleyen ekipte oynayacaktık, okullar kimin umurundaydı.
Hocalarımız Canberk ve Sema idi, onların adını hemen ezberlemiştim. O kadar çok yeni arkadaşla tanışmıştım ki hepsinin adını hemen öğrenme şansım hiç yoktu, Şelale hariç…
Bu isimde birisini daha önce hiç tanımamıştım, hatta bu ismi duymamıştım bile. Adı gibi kendisi de farklıydı, o güne kadar böyle masmavi gözlü birini görmemiştim mesela. Benim kısa ve mısır püskülü gibi zayıf düz saçlarımdan sonra onun kabarık, kıvırcık, kınalı kahve saçları büsbütün farklı olduğunun kanıtıydı. Giyimi, kuşamı, duruşu ve konuşması çok zarifti, farklı bir dünyadan gelmiş olabilir miydi?
Günler, haftalar geçti; iyi arkadaş olduk, aylar geçti; öğrenci evinde ev arkadaşı olduk, yıllar geçti dost olduk, komşu olduk, birbirimizden ayrılamaz olduk.
Çok güldük, çok didiştik, çok kavga ettik, çok gezdik, yedik, içtik, ağladık; artık konuşmadan anlaşan, bakmadan gören olduk, kardeş olduk.
Zaman geldi çattı, o İstanbul’a taşındı, ben Ankara’da kaldım. Henüz cep telefonları ve dijital iletişim gelişmediği için haberleşmek mektuplaşmaya veya gelip gidenle haber almaya, selam göndermeye bağlıydı. Aksi olamazdı, biz hep birbirimizden haberdar olduk.
1998’de ikimiz de evlenmiştik ve 2000 yılında artık ikimiz de İstanbul’daydık, yine bir aradaydık. Kaldığımız yerden devam ettik, can olduk, yoldaş ve sırdaş olduk, birbirimizin çocuklarına teyze olduk. Aynı şehirde olmak yetmedi, bir de komşu olduk.
Yıllar yılları kovaladı derken, bundan tam 13 ay önce acı bir haberle dünya adeta başımıza yıkıldı.
Bu 13 ay boyunca o da, biz de azimle, metanetle ve inatla savaştık. Tüm silahlarımızı kuşandık, son mermiler bitene kadar asla yılmadı, yılmadık.
Canım dostum Şeli’m düne kadar olağanüstü gayretle yürüttüğü mücadeleyi bıraktı ve kendi deyimiyle “uçtu gitti” …
Bıraktığın boşluk asla dolmayacak…
Yattığın yerde rahat et ahretim, bacım, canım ciğerim…
Yüksel Cantürk Dinçer
…
Durup durup ağlıyorum…
…
Bi lokma çocuktuk tanıştığımızda…
Çok takılırdım sana, herhalde nazım geçtiği için…
‘Yaaaa, sonra sen beni çok ararsın…’ derdin…
Yok yok derdim, gülerdik, kahkaha atardık birlikte…
…
Binlerce, milyonlarca…
Kızılcahamam…
Alakadar mevzu bahis etmez…
Yeleğin için mi, demişler?
Yüzyıllardır…
Ahretliğinle her buluşmanızı hissedip candarmaya, sahil güvenliğe haber vermem…
…
Milyonlarca anımız var, güzel günlerimiz var, daha az üzüldüğümüz daha çok eğlendiğimiz çok güzel zamanlarımız var…
…
Bana kim artık kızarak elini sallayıp ‘Alabaş’ diyecek..
‘Vobama’ dediğimde kim ‘Vobab’ diyecek…
…
Nepal’den aldığım kırmızı renkli kumaşa makas bile değdirmedin, kıyamıyorum, demiştin…
…
Seni çok arayacağım, arayacağız…
…
Ahmet’le beraber yaşlanacaktınız, olmadı!
…
Her zaman, her koşulda dik durdun…
…
Janbek’in Okan dayısından
H. Okan İşcan
Sevgili Şelale ile kardeşliğimiz 1989 yılında Ankara’da Yapı Meslek Lisesi’nde başladı. Lise arkadaşı değiliz elbette. Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği’nin acemi dansçı adayları olarak Beşevler’deki Yapı Meslek Lisesi’nde bizim hikâyemiz başladı.
Bir taraftan bu yazıyı yazarken kalemimin böyle bir gerçekliği yazacağını hiçbir zaman düşünmemiştim. Çok karmaşık duygular içerisindeyim. Şelale’yi anlatırken en zor şey, bunca özelliğin içerisinde neleri dillendireceğini, hangisine yeteceğini bilememek. Bu nedenle insanın yazdıkları yetersiz ve belki de samimiyetsiz geliyor.
Tüm üniversiteliler kayıt sonrasında derslerinin nasıl olacağını, kimlerle tanışacağını düşünürken biz, kültürel anlamda kendimize yakın olan Çerkesler olarak bir araya gelerek, sabahın erken saatlerinde, Ankara’nın ayazında bir spor salonunda merak, endişe ve heyecanla birlikteydik.
Bizim o yıllarda oluşan ekolümüzün, Canberk Hoca ve Sema Hoca ile birlikte, en azından benim açımdan, o Yapı Meslek Lisesi’nden itibaren şekillendiğini düşünüyorum. Zannediyorum ilk günden itibaren kıvırcık saçları ve büyük enerjisiyle hepimizin dikkatini çekti Şelale.
Biz Ankara çevresindeki Çerkes köylerinden gelen gençler olarak Şelale sayesinde Marmara Bölgesi’nin Abazalarını, Apsuvalarını da tanıdık.
Şelalemize dair bir şeyler yazmaya çalışmak gerçekten çok zorlayıcı. Şelale çok büyük, kocaman yaşadı yaşadıklarının tümünü. Hepimizi bu dünyanın neşeli, yaratıcı, matrak, hüzünlü tarafına tanık etti hayatı boyunca.
Şelale’yi kaybedeli daha üç gün oldu. Artık hep böyle mi kalacak düşüncelerim? Bilmiyorum ama kafamdaki her şey çok dağınık. Her şey çok Şelale. İçimdeki her şeyi aktarma endişesi yaşıyorum. Onu tanımayanlarla, az tanıyanlarla ya da tanıyıp tekrar hatırlamak isteyenlerle bir sohbet ediyor gibi hissediyorum şu anda. Belki de benim yazma becerim sevgili Şelalemizi aktarmak için yetmiyor.
Düzce’de yemyeşil bir Abaza köyünün ortasında oturmuş, bir taraftan çevremdeki ormanları izlerken Şelale’yi düşünmek, Şelale’ye dair eski hatıralarımı canlandırmak benim için özel bir an. Yani bu durum çok Şelale.
Taksim’de bir Irish pub’da Apsuva oynamaktan başlıyor bu hikâye bir yanıyla da. Ardından Olimpos’ta Kadir’in yerinde, hiç tanımadığımız dünyanın dört bir yanından insanlarla yarım yamalak İngilizcemizle sohbet edip gece ateşin başında dostluğumuza şükretmekle de devam ediyor.
Şelale’ye nasıl başlayacağımı bilmeden oturdum bu yazıya, nasıl bitireceğimi de bilemiyorum.
Şelale çok Çerkesti. Şelale çok Abazaydı. Şelale modacıydı. Şelale ressamdı. Şelale bir Abhazya sevdalısıydı. Şelale Janbek’ti. Şelale Ahmet’ti.
Bu yazı böyle yarım yamalak olsun. Çünkü Şelale’yi tekrar tekrar birbirimize anlatmak iyi geliyor. Bu yazıda unuttuğum şeyleri başkalarından dinlemek ya da benim zihnimde yeniden canlananları dostlarımla paylaşmak için de bir fırsat olmuş olur böylece.
Halasının oğlu Emrah’la Şelale’den üç gün önce bahsederken Emrah şöyle bir şey söyledi: “Güzel yaşadı be Ergün. Şelale Ablam çok güzel yaşadı.” Bunu hiçbir zaman unutmayacağım zannediyorum.
Evet, bu yazı böyle yarım kalmalı.
Ergün Synduk
Çok iyi bilirsin, yerine kimseyi koyamazsın. Çünkü yıllar yıllar içinde birikmiş anlar, anılar, kurulan hayaller, paylaşılan acılar, dertler, kahkahalarla doludur.
Şelloşum bu kadar erken gideceğini, bu kadar acı olacağını bilsem, yine de hepsini seninle baştan yaşardım.
Bana kattıkların, dostluğun, kardeşliğin, yaşam sevincin, cesaretin, sadece sana ait renklerin, heyecanın, telaşın hep bende kalacak. Huzurla uyu.
Figen Yar Kulenoviç
Dostluğun, sanatın, üretkenliğin ve o benzersiz savaşçı ruhun unutulmayacak canım Şeli. Gittiğin yerde de parlayacaksın. Bet seni çok özleyecek…
Betül Kanbolat
Şelale Yılal’ın acı haberini alınca eski günleri andım ister istemez. Akraba olmamıza ve kız kardeşimin eşinin en yakın arkadaş çevresi içinde olmasına karşın hiçbir zaman çok samimi olduğumuzu söylemem mümkün değil. Ama onun Abhazya, Sohum’daki günlerinin ve anavatana tutunma çabalarının birinci elden şahidiyim. 2009 yılının mahrumiyetten henüz kurtulmamış Sohum’unda İstanbul Nişantaşı ayarında bir modaevi açıp bu girişimde inat etmesi beni şaşırtmıştı.
Modayla ilgim olmasa da bu dükkân varlığı ile bile tipkı Akın Kucba’nın, Avrıs Suat’ın kafeleri, yine çok genç yaşta kaybettiğimiz Şelale’nin en yakın arkadaşlarından Esef Hapad’ın Sohum pazarındaki avizeci dükkânı gibi küçük ailemize güven veren mekânlardan biriydi. Üstelik bu moda evinin ünlü sinema ve dizi yönetmeni Ömür Atay gibi “fantastik” ziyaretçileri olabiliyordu. Sözü çok uzatmayayım zira ölüm sessizlik seviyor. Bu sessizlik 2009 yılının yağmurlu Sohum’unda binbir türlü zahmetle, para kazanmaktan çok halkımızın toplu sürgün edilmişliğine derman olmasa da, en azından kendi sürgününü nihayete erdirmek için çırpınan, nazik görünümlü ama bu görüntü altında çok güçlü bir karakteri gizleyen genç bir kadının gittikçe uzaklaşan hatırasını şefkatle örtüyor.
Işıklar içinde uyu sevgili Şelale ve bil ki hiçbir çaba boşuna değil…
Anıt Baba


57 yıllık kısa yaşamında yaptıkların az değil sevgili Şelale. Ama yetiştiremediklerin de var herkes gibi.
Çok sevdiğin anne yurdu Abhazya’da edinmiş olduğunuz bahçeli küçük evinizi sevgili Janbek ve Ahmet’e emanet ederek veda ettin bu dünyaya. Eminim yarım kalan hayalini onlar sahiplenip tamamlayacaktır.
Işıklar içinde ol sevgili kardeşim.
Ataman Oğuz
“Uzun Çoraplı Pippi” (Pippi Longstocking). Çocukluk arkadaşımdın. Hayat boyu arkadaşım, en cesur yoldaşım oldun.
Sana hâlâ çok çok teşekkürüm var. Şimdi en sevdiğin yerde, Axçıps’ın koynundasın. Ne çok sevenin var. Unutulmayacaksın.
Ömür Atay


















