1980’li yıllar, dünyada ve Türkiye’de egemen iktisadi, sosyal ve kültürel kodların kökten değişim yaşadığı bir dönemdi. Bu dönemde benimsenen neoliberal ekonomi politikaları, göç ve kentleşme dinamiklerini yapısal değişime uğrattı. Bazı kentler ihracata yöneldiler; bunun sonucu olarak ekonomileri büyüdü, çeperleri ile bütünleştiler, yeni işkolları ve buna bağlı olarak yeni sınıflar yükseldi.
Türkiye’de neoliberal dönüşümün ilk işareti olan 24 Ocak (1980) kararları, ancak 12 Eylül askeri darbesi sonrasında uygulanabildi. Özelleştirme ve finanslaşma politikaları ile serbest piyasa ekonomisi temellendirildi. Bu radikal dönüşüm kentleşme dinamiklerini ve üretim coğrafyasını da dönüştürdü.
Türkiye ekonomisi küresel pazarlara hızla entegre olsa da Batı’dakine benzer bir post-Fordist hizmet ekonomisine geçilemedi. 1980 sonrasında İstanbul’u bir turizm merkezi haline getirmek için adımlar atılırken, sanayileşme asıl olarak Anadolu’ya yayıldı.
1980 öncesi döneme egemen olan ithal ikameci sanayileşme stratejisi çerçevesinde, büyük ölçekli üretim tesisleri az sayıdaki metropolde faaliyet gösteriyor ve asıl olarak iç pazara dönük üretim yapıyordu. 1980 sonrasında paradigma değişti; bu dönemde yeni sanayileşen Anadolu kentlerinde küçük ölçekli, ihracat-odaklı üretim yapan ve küresel piyasalarda düşük emek maliyeti sayesinde rekabet eden firmalar ön plana çıktı. 1990’lı yıllarda, aralarında Kayseri’nin de bulunduğu sanayi merkezleri “Anadolu Kaplanları” olarak anılmaya başladılar. Tarım ürünlerinin fiyatlarının düşürüldüğü, dolayısıyla tarımsal üretimin zorlaştığı bir dönemde bu kentler, emeği kırdan kendilerine çektiler (Bu bağlamda; Pınarbaşı/Uzunyayla Çerkes köylerinden Kayseri kent merkezine yaşanmış yoğun göç, sınıfsal-kültürel bir analize konu edilmeye değer görünüyor).
1980’lerin bir diğer özelliği, neoliberal politikaların eşitsizliği derinleştirdiği bir dönem olmasıdır. Geçmişte, ithal ikameci sistem ulusal sanayiyi koruyordu. Bu koruma şemsiyesi kalkınca, firmalar rasyonelleşme baskısı altında çalışanlarının sayısını azaltmaya başladılar. Sermaye, kârlarını maksimize etmek için üretim maliyetlerini düşürdü. Sonuçta hem işsizlik arttı hem de reel gelirler azaldı. 1960’larda iç talebin artırılması için anayasaya konan sendikal haklar işçi sınıfına nefes aldırmıştı. Neoliberal siyaset ise tam tersine, kemer sıkma gerekçesiyle mali disiplini öne çıkardı, önceki dönemin gelir ve istihdam politikalarından vazgeçti.
1980 sonrasında küçük ve orta ölçekli işletmeler; fabrikaların izinden giderek, kent çeperlerine taşındılar. Hizmet sektörünün de zayıflamasıyla kent işsizliği derinleşti. Düşük maliyetler sayesinde uluslararası piyasalarda rekabet edebilen tekstil sektörü, ucuz işçi talebini çocuk, kadın ve Suriyeli göçmenler ile karşılıyor. Bu durum bir yandan da kentlerin emek yapılarını değiştiriyor. Özetle, 1980 sonrasında küresel piyasalara erişimi olmayan kesimler fakirleşiyor, kent yoksulluğu artıyor.
***
Kapitalizm, Anadolu’da Çerkes kırını çözdü. Kent yoksulluğu, sanırım, Çerkes toplumu için ciddi bir sorun. Çoğu emeğiyle geçinen insanımız için zaten başka türlüsü olamaz.
Bir önerim var. Türkiye çapında Çerkes halkının yoğun yaşadığı şehirlerde “KENT KOALİSYONU” adıyla; insanlarımız yani dernek yöneticilerimiz, yerel idarecilerimiz, muhtarlarımız, aydınlarımız, kanaat önderlerimiz, tüccarlarımız, esnafımız, siyasetçilerimiz, sanayicilerimiz, gençlerimiz, kadınlarımız, öğrencilerimiz, çiftçilerimiz, akademisyenlerimiz, bürokratlarımız bir araya gelip Çerkes toplumunun maddi manevi esenliği için çareler düşünüp, önlemler alabilirler, sürdürülebilir mekanizmalar kurabilirler.
Kırdan sonra bir de kentte -geri dönüşü olmayacak şekilde- çözülürsek elde bir şey kalmayacak. Oysa henüz geç değil, hâlâ vakit var. Birçok şey yapılabilir.
Kaynakça: Fırat Genç, Çağlar Keyder, E. Fuat Keyman, Ayşe Köse Badur. Kentlerin Türkiye’si: İmkânlar, Sınırlar ve Çatışmalar (İstanbul: İletişim Yayınları, 2025)








