Adige halkının geleneksel ekolojik kültürünün gelişimi, yaşayan ve akıllı doğa kavramlarına dayanıyordu
Galina G. Tkhagapsova*
Günümüzde, modern uygarlığın çevre sorunları o kadar ivedi bir hal almıştır ki, bilimsel araştırmaların ön saflarına yerleşmiştir. N.N. Moiseev’in tanımına göre, günümüzün ekolojik durumu, “insanların birbirleriyle ve doğayla olan ilişkilerine dair yeni bir ‘ahlaki zorunluluk’ oluşturulmasını gerektirmektedir” (1; 11-12). Bu durum, çevresel güvenliğin sağlanmasında ek kaynaklar arayışını gerektirmekte ve bizi, her biri yüzyıllar boyunca hem olumsuz hem de olumlu ekolojik deneyimler biriktirmiş çeşitli halkların tarihsel ve etnokültürel geleneklerine tekrar tekrar yönlendirmektedir. Bu deneyimleri kavramak son derece önemli ve gerekli görünmektedir. Bununla birlikte, etnik grupların inanç ve kültlerinin, dünya görüşlerinin ve çevre hakkındaki geleneksel fikirlerinin karmaşık etkileşimini göz ardı etmemek gerekir.
Adigeler, varoluşları için gerekli kaynakları çevreden alarak, doğaya olan takdir ve minnettarlıklarını ayinler ve ritüeller aracılığıyla ifade ediyorlardı
Avrupa-Asya florası ile faunasının birleştiği ve ayrıldığı Kuzey Kafkasya’da muazzam bir tür çeşitliliği yoğunlaşmıştır. Yüksek yaz sıcaklıklarından dondurucu kış soğuklarına ani geçişle ilişkili koşullar, bölgenin mikrokozmosunu, havasını ve su havzalarını eşsiz kılan jeolojik özellikler barındırmaktadır. Bu bölge, Adige etnik grubunun topraklarıydı ve Adigeler, binlerce yıldır yaşadıkları bu bölgede insan, toplum ve doğa arasında dengeli ve uyumlu biR ekolojik kültür oluşturmuştur.
Adige halkı arasında belirli ekolojik geleneklerin geliştirildiğine dair kanıtlara en eski kaynaklarda bile rastlanmaktadır. Çerkesya’nın en parlak döneminde (17-19. yüzyıllar) bölgeyi ziyaret eden Avrupalı gezginler, bu konulara büyük önem vermiş; bakımlı toprakları ve biyoçeşitliliğin korunması konularını kaydetmişlerdir. Çerkesya’daki tarımın özgünlüğünü ilk fark edenlerden biri İsviçreli gezgin Dubois de Montperée’dir: “Çerkesler, evlerinin etrafındaki bakir toprağı işler ve darı ile buğdayı büyük bir özenle eker. Tarlasını korumak ve bunaltıcı iklimde çok gerekli olan nemle beslemek için tarlasının etrafına ağaçlardan bir çelenk oluşturmaya çalışır; hatta tarlalarının ortasında birkaç güzel ağacı muhafaza eder. Bu nedenle, denizden vadilerin ağaçlık yamaçlarına uzanan manzaradan daha pitoresk bir şey yoktur. Yeşilin çeşitli tonlarındaki tüm bu tarlalar, sanki çerçevelere yerleştirilmiş gibi serpiştirilmiştir.” (2; 108) E. Spencer, K. Koch, J.S. Bell, J. Longworth, G.J. Klaproth ve diğerleri de Çerkesler arasında doğa koruma yönteminin özellikleri ve ayrıntıları hakkında yazmışlardır (3).
Adige halkının geleneksel ekolojik kültürünün gelişimi, yaşayan ve akıllı doğa kavramlarına dayanıyordu. İnsan, toplum ve doğa arasındaki ilişki, yalnızca faydacı bir yaklaşıma değil, aynı zamanda doğa kültü ve onun tanrılaştırılmasında ifade bulan manevi etik ilkelere de dayanıyordu.
“Ormanlar, Adige geleneksel doğa yönetimi sisteminde özel bir yere sahipti, yaşam destek sistemlerinde büyük önem taşıyan doğal bir kaynaktı. Adigeler, ekonomilerinde yakacak ve yapı malzemesi olarak ormanları yoğun bir şekilde kullanırdı ama tüketimlerini gelenek, inanç ve görenekler yoluyla düzenlerlerdi. Topluluğun her üyesi, hangi ormanlarda nelerin kesilebileceğini, hangilerinin kesilemeyeceğini bilirdi. Adigelerin kutsal korulara dair bir kültü vardı. Bunların tasvirlerine Çerkesya’yı ziyaret eden hemen hemen tüm gezginlerde rastlıyoruz. Her kabilenin kutsal korusu vardı. Bunlar, kutsal kabul edilen, dini törenlerin ve diğer sosyal etkinliklerin yapıldığı yerlerdi. Kutsal korulara ek olarak kutsal ağaçlar da vardı. Bu ağaçlar arasında kavak, akkavak ve meşe bulunuyordu. Ağaçlardan birine hastanın bir giysisini asmanın onu iyileştireceğine inanılıyordu. Kutsal ağaçların kabuklarından yapılan muskaların güçlü bir sihirli etkiye sahip olduğuna inancı yaygındı. Korularda kurban kalıntısı olan çok sayıda koç başı görülebilir. Ağaçlara oklar, yaylar ve kılıçlar asılırdı. Bu yerlere duyulan saygı o kadar büyüktü ki, en çaresiz hırsız bile onlara dokunmaya cesaret edemezdi.” (4; 170-175)
Adige bölgesinin eşsiz doğal kaynaklarından biri de meyve ağacı ormanlarıdır. Doğanın burada her türlü meyve ağacını bir araya getirdiği görülüyor: Yabani armut ve elma ağaçlarının yanı sıra kiraz, kızılcık, sarı ve kırmızı meyveli erik ağaçları, kartopu, alıç ve çeşitli fındık türleri. Adige halkı bu doğal kaynağı kullanmak için kendine özgü yöntemler geliştirmiştir. Adige bahçeciliğinin tarihi konusunda tanınmış biliminsanı N.A. Tkhagushev “Adigeler arasında bahçecilik kültürü önemli bir başarıya ulaşmış ve toplama aşamasından çeşitli meyve ağacı türlerinin en iyi temsilcilerinin yapay olarak yetiştirilmesine geçmiştir. Orman kaynaklarını yüzyıllarca kullanan Çerkesler, ormanlarındaki eşsiz meyve ağacı rezervlerini korumayı başarmışlardır. Aşılama yoluyla çeşit özelliklerinin iyileştirilmesi yöntemi, Çerkes yöntemi olarak bahçecilik tarihine girmiştir. Yöntemin özü, yabani meyve ağaçlarını yabancı otlardan temizlemek ve yerinde bakım, aşılama ve budama işlemlerini organize etmekten oluşuyordu. Böylece bir orman bahçesi oluştu. Bahçelerin bakım sorumluluğu yakındaki köylerin halkındaydı. Ormana gelen her sakin, aşılama veya budama gibi işlemlerle ağaç bakımı yapardı. Özel nitelikleriyle benzersiz olan ağaçlar önemli miktarlarda korunmuş ve 20. yüzyılın ortalarına kadar etkileyici hasatlar vermeye devam etmiştir” diye belirtiyor (5; 53-58), (6; 7181).
Ne yazık ki, bugün, 21. yüzyılın başında, bu harika ağaçlardan sadece birkaç örnek kalmıştır. Modern yetiştirme yöntemleri, Adige halkının orman bahçeleri yetiştirme geleneklerini ortadan kaldırmış ve unutulmasına yol açmıştır.
Topraklarının doğası ve rakımla ilgili özelliklerle şekillenen Adige tarım gelenekleri, tarihsel literatürde geniş yer bulmuştur. Tarihçi M.N. Gubzhokov’a göre, “Ovalarda yaygın bir ekim-nadas tarım sistemi hâkimdi. Bakir veya nadasa bırakılmış araziye bir veya iki yıl darı, ardından buğday, mısır, arpa ve diğer ürünler ekilirdi. Daha sonra arazi 5-10 yıl boyunca dinlendirilirdi. Sürekli taze toprak gerektiren darı için yeni bir arazi seçilir ve tarım döngüsü tekrarlanırdı. Arazi, üç veya dört çift öküz tarafından koşulan ağır bir pullukla sürülürdü. Bu tarım sistemi, dağlara çıkıldıkça yerini yavaş yavaş başka bir sisteme bıraktı” (7; 357-440).
Aşılama yoluyla çeşit özelliklerinin iyileştirilmesi yöntemi, Çerkes yöntemi olarak bahçecilik tarihine girmiştir
Teraslı tarım için dağ terasları oluşturmak yoğun emek isteyen bir işti. Beceri, güç ve arazi hakkında derinlemesine bilgi gerektiriyordu. Arazilerin oluşturulması ve bakımı araştırmacıları her zaman hayrete düşürmüştür. Örneğin, I.S. Khatisov, Karadeniz’in kuzeydoğu kıyısındaki arazilerin keşfi hakkındaki raporunda şunları belirtmiştir: “Bu tarlalar, ilk bakışta ekim için tamamen imkânsız gibi görünen, en erişilmez yerlerde bulunuyordu. Bu kadar dik yamaçlarda tarım ürünlerinin yetiştirilmesi, bize çeşitli raporlar veren birçok subayın anlattıklarına inanmamızı sağladı. Birçoğu bu dağların bir zamanlar tepeden tırnağa güzel tarlalarla kaplı olduğunu ve dağlıların bol miktardaki tahıllarını zaman zaman kıyıya götürüp Türk tüccarlara sattıklarını söylüyordu.” (8)
Doğal çevre ile tüm etkileşimlerinin ekofilik (çevresever) nitelikte olduğu ve “insan-habitat” sistemindeki dengeyi bozmadığı belirtilmelidir. Çiftçilerin faaliyetleri; bolluk, maddi kazanç ve toplumun refahını sağlamayı amaçlayan kült uygulamalarıyla destekleniyordu. “Böylece, tarla işlerinin başlangıcı, pullukla sürmenin sonu, ot biçmenin başlangıcı, hasadın tamamlanması, kuzuların doğumu ve koyunların kırkılması gibi durumlar kurbanlar, dualar, ortak yemekler, ritüel danslar ve oyunlar eşliğinde ulusal şenliklerle kutlanırdı. Bütün bunlar, doğanın güçlerini, koruyucu tanrıları yatıştırmak ve refahı garanti altına almak içindi. Pullukla sürmenin bitiş ritüelindeki ana karakterlerden biri, keçi maskesi takan, erotik şakalar yapmasına izin verilen, seyircinin önünde ‘ölen’ ve ‘dirilen’ karnaval karakteri ‘Ajeğafe’ idi. Bu karakter, doğanın güçlerinin doğurganlığını, ölümünü ve yeniden doğuşunu sembolize ediyordu.” (7) Adige halkı sadece bitki örtüsüne değil, aynı derecede zengin ve çeşitli olan hayvan türlerine de özen gösterdi.
Avcılık, insanlara yiyecek ve giyecek sağlayan en eski geçim kaynaklarından biridir. Adige kültüründe belirli avcılık gelenekleri gelişmiştir. Arazi veya diğer koşullara bağlı olarak çeşitli avlanma yöntemleri kullanırlardı. Avcılığın gelişmesine ve yaygınlaşmasına rağmen, Adigeler doğal kaynakları korumaya ve dengeli bir yaşam alanı sağlamaya önem verirlerdi. Orman ve av tanrısı Mezitha, vahşi hayvanları korurdu; onun izin verdiği kadar vahşi hayvan öldürülebilirdi.
Pullukla sürmenin bitiş ritüelindeki ana karakterlerden biri, keçi maskesi takan, erotik şakalar yapmasına izin verilen, seyircinin önünde ‘ölen’ ve ‘dirilen’ karnaval karakteri ‘Ajeğafe’ idi
“Avcılar, avcılığın koruyucu tanrısına saygı duyar, kurallarını ve yasaklarını ihlal etmezlerdi. Avdan önce ve sonra dualar edilir, fal bakılır ve kurbanlar sunulurdu. Avcıların ormana iyi niyetle girmeleri ve birbirleriyle kavga etmemeleri gerekirdi. Avdan önce yıkanıp temiz kıyafetler giymeleri gerekiyordu. Avcı, öldürdüğü ilk hayvanı kurban etmeliydi. Orman tanrısını yatıştırmak için, Adige halkı, öldürülen hayvan için mola verilen yerde ilk yiyecek parçasını (ape-reulkh) ve tanrı için yuvarlak bir yassı ekmek (şelame) ayırırdı. Avlanan hayvanın en iyi kısmı olan kafa ormanda bırakılırdı. Ormanı terk eden her avcı, 7 meşe palamudu dalını birbirine örer ve yaban hayatının bolluğunu artırmak için ormanın kenarına asardı.
Avcılık faaliyetinin, mevsiminde, yani mevcut yılın ekim ayından bir sonraki yılın şubat ayına kadar yapılması gerekiyordu. İlkbahar ve yaz aylarında avlanma yasaktı, çünkü bu dönemde hayvanlar yeni yavrular doğururdu ve onlara dokunulmamalıydı. Tüm yıl boyunca sadece kurt avına izin veriliyordu. Yasağı ihlal eden herkes bir sezon boyunca avlanma hakkını kaybederdi. Avcıların gelenekleri, ayakta duran hiçbir hayvanın öldürülmemesi gerektiğini öngörüyordu. Yavru hayvanların avlanmasına izin verilmiyordu. Dallı boynuzlarıyla tanrılaştırılmış geyik gibi alışılmadık derecede büyük hayvanların öldürülmesi yasaktı.
Doğal dengenin korunmasının önemli ilkelerinden biri de ortak mülkiyetti. Bu nedenle, hasat yapılırken en az üçte birinin vahşi hayvanlar için bırakılması gerekiyordu. Olgunlaşmamış orman meyvelerinin veya bir ağacın altındaki tüm hasadın toplanması yasaktı. Bu kurallar ormanların, meyve ağaçlarının ve hayvanların korunmasına katkıda bulundu. Vahşi yaşamın doğal dengesini korumak için bir diğer eski koruma geleneği ise yetiştirilen her 1.000 koyun ve keçinin 100 tanesinin ormana salınması kuralıydı.” (9; 117-129)
Adige halkının toprakları, insan yaşamı için hayati önem taşıyan en değerli doğal kaynaklardan biri olan su bakımından zengindir. Bölgenin su havzası, çalkantılı dağ nehirlerinden gelen yüzey ve yeraltı sularının yanı sıra Azak ve Karadeniz’den gelen deniz suyundan oluşmaktadır. Bu kaynaklar farklı mineral ve sıcaklık seviyelerine sahiptir. Doğanın cömert armağanına saygı gösteren Adige halkı, bu zenginliği özenle kullandı. Nehir suyu sadece evsel ihtiyaçlar için kullanılıyordu. İçme suyuna önem veriliyordu, kaynak suyu ve tadı güzel olmalıydı. İçme suyu kuyularının etrafı kütük yapılarla çevrildi, periyodik olarak temizlendi ve bakımı yapıldı. Yakınlarında hiçbir ek bina veya tuvalet bulunmuyordu. Pratik deneyim ve gözlem, “psıfabe” mineral sularının tedavi edici değerini ortaya koydu. Kaynak yerleri çitlerle çevrildi, temizlendi ve çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde kullanıldı.
“Adige halkı su elementlerinin tanrılarına tapıyordu. Bu nedenle Psı Gauşe nehirlerin tanrıçası olarak kabul ediliyor ve folklorda genç, balık kuyruklu güzel bir kadın olarak tasvir ediliyordu. Hıpe Guaşe deniz sularının koruyucusuydu. Karadeniz kıyısındaki Adige halkı, denizi kıyıları içinde tuttuğu söylenen balık benzeri bir tanrı olan Kodes’i biliyordu.” (7)
Adigeler, çevrelerini evleri olarak algılıyor, onu temiz ve düzenli tutmanın gerekli olduğuna inanıyorlardı. Varoluşları için gerekli kaynakları çevreden alarak, doğaya olan takdir ve minnettarlıklarını ayinler ve ritüeller aracılığıyla ifade ediyorlardı.
Adige halkının doğal çevreyle olan ilişkisinin ideolojik temellerini analiz ederken şifacı geleneğine de değinmek gerekir. Şifacılar şifalı ot toplamaya gittiklerinde yanlarında bir torba tuz taşırlar ve her ot kazdıklarında veya çıkardıklarında çukura biraz tuz serperler. Bu şekilde bir denge sağlanır: Bir şey alıyorsanız, karşılığında bir şey vermelisiniz, aksi takdirde olumsuz sonuçlara yol açar. Toprağa bu armağan için teşekkür edilmeli ve adil alışveriş yasasına uyulmalıdır.
Ancak günümüzde insan çevresi değişmiştir. Doğal bileşen, teknolojik ve bilgilendirici faktörlerle tamamlanmakta, ancak bu faktörler sadece tamamlamakla kalmayıp doğal bileşeni yok eden bir etken haline gelmektedir. Teknolojik çevrenin gücü, başarıları ve fırsatları ile yarattığı rahat yaşam koşulları insanları körleştirerek doğayla bağlantının kopmasına ve kişinin kendini biyosferin bir parçası olarak algılaması alışkanlığının kaybolmasına yol açmaktadır.
“İnsan-toplum-doğa” ilişkisindeki mevcut krizin üstesinden gelmek ancak yeni bir ekolojik kültürle mümkündür. Bu kültürde etnik geleneklerden gelen önemli mesaj, “doğanın içsel değerinin tanınması ve doğayla etkileşim için manevi kökleri olan etik normların ve kuralların geliştirilmesidir”.
*Tarihçi, Adigey Cumhuriyet İnsani Araştırmalar Enstitüsü Başaraştırmacısı.
Kaynak: Adigey Devlet Üniversitesi Bülteni, Sayı: 4 (249) 2019
Çeviri: Serap Canbek
1. Моисеев Н.Н. Сохранить человечество на Земле (Обращение к участн. круглого стола по книге Н.Н. Моисеева «Быть или не быть… человечеству?») // Экология и жизнь. 2000. № 1 (13). С. 11-12.
2. Монперэ Ф.Д. Путешествие вокруг Кавказа у черкесов и абхазов, в Колхиде, Грузии, Армении и Крыму. Т. 1. Нальчик: Эль-Фа, 2002. С. 108, 142-143.
3. Адыги, балкарцы и карачаевцы в известиях европейских авторов XIII-XIX вв. Нальчик, 1974.
4. Тхагапсова Г.Г. Традиции природопользования в культуре адыгов: итоги фольклорно-этнографических исследований этнических культур Северо-Западного Кавказа за 2000 год. Дикаревские чтения – 7. Краснодар: Крайбибколлектор, 2001. С. 170-175.
5. Тхагапсова Г.Г. Экологические проблемы и последствия миграции российских переселенцев на Северо-Западном Кавказе 1817-1864 гг. (к итогам Кавказской войны) // Информационно-аналитический вестник. История. Этнология. Археология / Адыгейский республиканский институт гуманитарных исследований. Майкоп, 1999. Вып. 2. С. 53-58.
6. Тхагушев Н.А. Адыгейские (черкесские) сады. Майкоп, 1956. С. 71, 73, 75, 77, 79, 81.
7. Губжоков М.Н. Культура адыгов // История Адыгеи с древнейших времен до начала XX в.: в 2 т. Т. I. Майкоп: Адыг. респ. кн. из-во, 2009.
8. Хатисов И.С. Отчет комиссии по исследованию земель на северо-восточном берегу Черного моря, между реками Туапсе и Бзыбью // Записки Кавказского общества сельского хозяйства. Тифлис, 1866. № 5-6. С. 3-136; Старые черкесские сады. Москва, 2005. С. 37-109.
9. Хутыз К.К. Охота у адыгов (эколого-этнографический аспект) Майкоп, 2001. Кн. I.
**
1. Moiseev N.N. Sohranit chelovechestvo na Zemle (Obrashhenie k uchastn. kruglogo stola po knige N.N. Moiseeva «Byt ili ne byt… chelovechestvu?») // Jekologija i zhizn’. 2000. # 1 (13). S. 11-12.
2. Monperje F.D. Puteshestvie vokrug Kavkaza u cherkesov i abhazov, v Kolhide, Gruzii, Armenii i Krymu. T. 1. Nal’chik: Jel’-Fa, 2002. S. 108, 142-143.
3. Adygi, balkarcy i karachaevcy v izvestijah evropejskih avtorov XIII-XIX vv. Nal’chik, 1974.
4. Thagapsova G.G. Tradicii prirodopol’zovanija v kul’ture adygov: itogi fol’klorno-jetnograficheskih issledovanij jetnicheskih kul’tur Severo-Zapadnogo Kavkaza za 2000 god. Dikarevskie chtenija – 7. Krasnodar: Krajbibkollektor, 2001. S. 170-175.
5. Thagapsova G.G. Jekologicheskie problemy i posledstvija migracii rossijskih pereselencev na Severo-Zapadnom Kavkaze 1817-1864 gg. (k itogam Kavkazskoj vojny) // Informacionno-analiticheskij vestnik. Istorija. Jetnologija. Arheologija / Adygejskij respublikanskij institut gumanitarnyh issledovanij. Majkop, 1999. Vyp. 2. S. 53-58.
6. Thagushev N.A. Adygejskie (cherkesskie) sady. Majkop, 1956. S. 71, 73, 75, 77, 79, 81.
7. Gubzhokov M.N. Kul’tura adygov // Istorija Adygei s drevnejshih vremen do nachala XX v.: v 2 t. T. I. Majkop: Adyg. resp. kn. iz-vo, 2009.
8. Hatisov I.S. Otchet komissii po issledovaniju zemel’ na severo-vostochnom beregu Chernogo morja, mezhdu rekami Tuapse i Bzyb’ju // Zapiski Kavkazskogo obshhestva sel’skogo hozjajstva. Tiflis, 1866. # 5-6. S. 3-136; Starye cherkesskie sady. Moskva, 2005. S. 37-109.
9. Hutyz K.K. Ohota u adygov (jekologo-jetnograficheskij aspekt) Majkop, 2001. Kn. I.







