Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Müze evden anavatan arşivlerine ‘Eşsiz’ bir yolculuk…


v

Dışek Elmas ve Ayşe Eşsiz kardeşler, iğneyle dirilttikleri ‘dışeyide’ (dışeyıdağe) mirasını, anavatandaki Maykop ve Nalçik ulusal müzelerine emanet ederek, hafızayı ait olduğu topraklara taşıdı

v


Kültürel mirasın sonraki nesillere aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören en önemli unsurlardan biri de el sanatlarıdır. Toplumumuzun yaşayış biçimi ve sosyal yapısıyla ilgili ipuçlarıyla dolu olan “Çerkes el sanatları” da kendi aktarıcıları sayesinde varlığını sürdürüyor; dünü bugüne ekleyerek bir sonraki kuşak için yaşamaya devam ediyor.

​İşte bugün, yaşamlarının uzun bir bölümünü Çerkes işleme sanatlarını öğrenmeye, geliştirmeye ve öğretmeye adayan bu aktarıcıların yaşayan en büyük önderleri Elmas Eşsiz ve Ayşe Eşsiz kardeşlerin, adeta müze olan evlerinin salonundayız. Kendi ellerinden çıkma eserlerin arasında ürettiklerine bakıyor, bu eşsiz hikâyeyi bir de kendi seslerinden dinlerken, hepimize, her daim nazikçe açtıkları bu sıcak yuvalarına sizlerin de misafir olmanızı istiyor ve hasbihalimizi siz değerli Jineps okuyucuları ile paylaşmak istiyoruz.

Ne güzeldir ki buluşmamız, çok yeni ve anlamlı bir vefa örneğine denk geliyor: 3 Ekim 2026 akşamı düzenlenen İstanbul Kafkas Kültür Derneği 75. Yıl Kutlaması ve Yeni Çalışma Dönemi Açılışı, ömrünü bu sanata adamış olan bu iki kıymetli kız kardeşe ithaf edilmiş; yeni dönemin kapıları, onların el emeği göz nuru nadide eserlerinden oluşan özel bir sergiyle aralanmıştı. Bu hak edilmiş saygı duruşunun yankıları sürerken; iğneyle ipliği bir halkın hafızasına dönüştüren iki ustanın, Elmas ve Ayşe Eşsiz’in yaşam yolculuğuna ve onlarda bıraktığı derin ize birlikte şahitlik ediyoruz.


Eşsiz kardeşlerin aile hikâyelerine dair bu bölümü Nihat Berzeg, Yaşar Nogay ve Janberk Aydemir ile evlerine yaptığımız ziyarette konuşma fırsatımız oldu.


-Elmas Hanım; büyük kardeş olarak bize, aile hikâyenizden bahseder misiniz lütfen?

-Elmas Eşsiz: Babamız Dışek Nuri, Kabardey Balkar Cumhuriyeti-Nartan’da, annemiz Şocen Kaşuh ise yine Kabardey Balkar Cumhuriyeti-Nalçik’teki Bremite Köyü’nde dünyaya gelmişler. Onların doğum tarihlerini bilmiyoruz. Bize anlatılanlardan hatırladığımız kadarıyla babamızın ve annemizin aileleri büyük sürgünde Türkiye’ye gelmişler. Türkiye’de tanışmışlar, evlenmişler. Babam ailesiyle hep Kafkasya’ya dönmek istemiş; annem de bunu çok istiyormuş ve zaten onun verdiği bu söze istinaden evlenmeyi kabul etmiş.

Ve bir gün anneme “Hepinizi götüreceğim, ev bulup düzeni kuracağım” diyerek anavatana gitmiş. Aslında annem de onunla gitmeyi çok istemiş ama o arada dayım doğunca, o da teyzemi ve dayımı bırakamamış. Dayımı annemle teyzem yetiştirmişler. Annem kardeşlerinin sorumluluğunu taşıdığı için Kafkasya’ya gitmekte tereddüt etmişse de hep Kafkasya’ya dönme hayaliyle yaşamış ve kendisini götüreceği konusunda babama yemin ettirmiş; zaten o şartla evlenmiş. Fakat aynı zamanda başlayan Bolşevik İhtilali nedeniyle tüm yollar kapatılınca babamız dönememiş. General Vrangel komutasındaki Beyaz Ordu çarı korumayı başaramayıp Bolşeviklere karşı yenilince geri çekilmeye başlamışlar. Rus orduyla birlikte hareket eden tüm Kafkasyalılar gibi babam için de yeni bir sürgün süreci başlamış ve Türkiye’ye gelmiş. Geldikten sonra yine Kafkasya’ya dönmeye çalışmışlar ama doğrudan dönmelerine izin verilmediği için ailem, dayım, teyzem, hepsi beraber Yugoslavya’ya geçmişler. Orada bir Abzeh köyüne yerleşerek yaklaşık 9 yıl yaşamışlar. Çok sevilmişler yaşadıkları yerde. Ailemiz bu süreçte büyümüş, tek bir dayı varken, çocuklar ve yeğenler çoğalmış. İki ağabeyim, ben ve kardeşim Ayşe, işte o Çerkes köyünde, Priştine yakınlarındaki Stanovizte’de doğmuşuz. Ben 1932, kardeşim Ayşe ise 1934 doğumlu.


Ayşe Eşsiz: “Nüfus ve iskân evrakının üzerine büyük, kırmızı harflerle düşülen ‘Mecburi İskân’ kaydı, daha sonra büyüklerimizden dinlediğimiz üzere, aslında ailenin Türkiye’de dilediği yere yerleşme özgürlüğünün de elinden alınması demekti. Bugün büyüklerimizin anlatımında kalanlar yalnızca Eşsiz kardeşlerin ve ailelerinin hatıraları değil; Kafkasya’dan Balkanlar’a, oradan Anadolu’ya savrulan yüz binlerce muhacirin kimlik, aidiyet ve hayatta kalma mücadelesinin en somut örneklerinden biridir”

Tam 9. senenin bitiminde orası da karışmaya başlamış. Babam savaşın ne olduğunu gördüğü, bildiği için orada daha fazla kalmak istememiş ve Kafkasya’ya gitmeyi planlamış. Hatta oradaki çevresine de bu tehlikeden bahsetmiş ama çevresindekiler kabul etmemiş, “Bize ulaşmaz onların savaşları” diye istememişler. O da ailesini alıp gelmiş Türkiye’ye. Sene 1936. Elbette amacı buradan da Kafkasya’ya geçebilmekmiş. Ama bu kez de Türkiye’ye girerken bazı muamelelere maruz kalmış, herkes kötü davranmış ona.

(Elmas Hanım burada duraklayıp, inceden bir ah çekip “İnsanın hatırladıkça içi acıyor, annem her konuştuğunda bunları hatırlayıp ‘Baban beni aldattı, Kafkasya’ya götürecekti, götürmedi’ derdi” diye anlatıyor. “Çok az yaşadı yaşamadı babam zaten, biz çocuktuk daha o öldüğünde” diyor. Ve onun gözleri tamamen dolarken bu kez söze giren Ayşe Hanım “Ben daha okula başlamamıştım” diye ekliyor. “Çok ağlardı annem, hep ağlardı. Onun hep içinde kaldı kalmak. Babam çok hastalanmış, yatıyordu; annem de ona, boğazından rahat geçmesi için küçük dilimlere böldüğü bisküviden veriyordu. Babam ‘Şimdi ikinci kez öleceğim’ dedi ve 5 dakika sonra öldü” derken iyice dolan gözlerini artık tutamıyor ve ağlamaya başlıyor. O anda ikinci ziyaretimizde evlerindeki masa etrafında hep beraber oturup hasbihal ettiğimiz Nihat Berzeg, Yaşar Nogay ve Janberk Aydemir de benim gibi zorla yutkundu; hepimiz 94 yaşındaki büyüğümüzün, bir an için babasının küçük kızına dönüştüğüne şahit olduk.)

Gümrük kapısında karşılaştıkları muamele sert olmuş velhasıl; dönemin katı bürokratik şüphesiyle sorguya alıp neden Türkiye’ye geldiklerini sorduklarında babamın “Müslümanım, onun için geldim” cevabına karşılık “O halde Arabistan’a git” lafı olmuş. Babamın hakkını araması ve itiraz etmesi yetkililerce “asi” olarak damgalanmasına yol açmış. Aslında o zamanlar bilmiyorduk; babam yerleşmek için bir şehrin bir köyünü istemiş. O köyün ismini o zamanlar çocukluğumda biliyordum ama artık hatırlamıyorum. Bunu istediği için kızmışlar diye anlatılırdı da o kalmış zihnimde demek ki. Daha yakınlarda lafı geçti, o köyü istediğini hatırladılar. İstemiş oraya gitmeyi ama gönderilmemiş; önce Niğde’nin ücra bir yerine “asi” olarak yazıp sürgüne yollamışlar.

-Ayşe Eşsiz: Hepimizin nüfus kâğıdının her iki sayfasında, üstelik kırmızı bir ibare ile “Mecburi İskân” yazardı. Sonradan nüfus kâğıtları değiştirilince gitti o ibare.

(Dışek Nuri ve Şocen Kaşuh’un 2’si erkek, 2’si kız 4 çocukları oluyor. Yaş sırasına göre Hüseyin, Muharrem Zeki, Elmas ve Ayşe. Yaşamları boyunca dayıları Socen Şakir, teyzeleri Socen Dışefhan, daha sonra Çanakkale Savaşı’nda şehit olan Abrec sülalesine mensup enişteleri ve Dışefhan teyzelerinden kuzenleri olan Cemal ve Zaudin ile beraber yaşıyorlar. Türkiye’ye de beraber gelecekleri için sorun çıkmaması adına Dışek Nuri, kendi soyadını hepsinin evrakına yazdırıyor. Böylece Türkiye nüfus kayıtlarına Eşsiz soyadlı kalabalık bir aile olarak işleniyorlar.

Nüfus ve iskân evrakının üzerine büyük, kırmızı harflerle düşülen “Mecburi İskân” kaydı, daha sonra büyüklerimizden dinlediğimiz üzere, aslında ailenin Türkiye’de dilediği yere yerleşme özgürlüğünün de elinden alınması demekti. Bugün büyüklerimizin anlatımında kalanlar yalnızca Eşsiz kardeşlerin ve ailelerinin hatıraları değil; Kafkasya’dan Balkanlar’a, oradan Anadolu’ya savrulan yüz binlerce muhacirin kimlik, aidiyet ve hayatta kalma mücadelesinin en somut örneklerinden biridir.)

Şocen Kaşuh

-Elmas Eşsiz: Orada da durmadı babam. Babama gösterdikleri ev, dağların arasında, tren yolunun kenarında göçmenler için yapılmış evlermiş. Onları gidip görünce “Çocuklarımı ben burada heba edemem” demiş, gitmemiş. Niğde’de kalmış. Ne yapacak? Yer aramış. Ama aradığı yer Çerkes olan bir yer. Adana’ya gitmiş, tutturamamış. Eskişehir’e gitmiş, orada Rahmiye Köyü’nde bir yer bulmuş, satın almış ve ailesini de taşımış, yerleştirmiş. Güzel de bir düzen kurmuş. Ama bu kez de o zamanki kolluk kuvvetleri peşine düşmüş ve arayıp bulmuş onu. Bir gün askerler sanki bir savaşçıyı, suçluyu arıyorlar gibi tüfeklerle eve girip, aileyi toplayıp, Niğde’ye zorla geri götürmüşler.

Oraya atılınca babam bu sefer hukuk mücadelesine girmiş, valiliğe müracaat etmeye başlamış. “Evimi aldınız, yerimi, bağımı, bahçemi aldınız. Bakın, hepsinin belgesini hazırladım, işte elimden alınan her şey burada” demiş. Ve onların “Burada yaşayacaksınız” diye verdikleri o köy evini istememiş, almayı kabul etmemiş. Vali, iskân müdürünü çağırmış, “Her istediğini yapacaksınız, ödediği paranın da son kuruşuna kadar hepsini kendisine ödeyeceksiniz” demiş. Çünkü babam Eskişehir’de arazi almış, bahçe yapmış, ev yapmış, çiftlik gibi donatmış her tarafı. Aslında o da zul olmuş babama. Yaşadıkları yerdekilere “O böyle güzel şeyler yapıyor da siz neden yapmıyorsunuz?” diye kızılınca, köylüler “O Karun kadar zengin, parayla yapıyor her şeyi. Bizim bir şeyimiz yok ki” demişler. Onlar öyle deyince araştırmışlar; nasıl zengin olur, sadece bir yolcu? Görmüşler ki, hakikaten bütün varını yoğunu oralara dökmüş. Hepsini tek kuruşuna kadar ödetmiş vali. Belki bir işe yaramıyordu ama arsa olarak verdiler epeyce. Niğde’nin içinde de bir arazi vardı; kimsesiz olan sahibi ölmüş, onu verdiler, onunla kapattılar işi. Araziyi alınca babam artık kalmaya karar verdi. Birçok yere gitti, baktı. Adana’ya, Eskişehir’e gitti, bir yer bulamadı. Sonra Niğde’deki evi yapmaya başladı, yaptı. Evini yaparken uzun süre yağmurda kaldı ve çok hastalandı. Ve orada öldü. O öldükten sonra hepsi toparlanıp kendi başlarına bakar oluncaya kadar annem başlarındaydı. Sonra çocuklar da dağıldı.

-Bu olayların olduğu tarihleri biliyor musunuz?

-Elmas Eşsiz: Anlatılardan 30’lu yıllar diye hatırımda kalmış. Manyas olayları, Ethem olayı derken ciddi bir düşmanlık başlamıştı Çerkeslere karşı. İşte böyle olunca hepimiz öyle çektik onları, Niğde’de kaldık. Ayşe öğretmen oldu ve mecburi hizmetini yapmaya başladı.

(Tam bu anda Elmas Hanım, sohbetin başında hatırlayamadığı konuya geri döndü; “O bahsedilen köy, hani taşınmak istediği, Kayseri’nin bir köyüymüş. Onu yeni öğrendim. Orada akrabası varmış. Sonra o köyden hiç haber alınamadı. Babam da ölünce bir daha ilgilenecek kimse de olmadı, kaldı o. Sonradan ortaya çıktı bunlar, şimdilerden. Hâlâ durmadık biz, hâlâ araştırıyoruz” diye ekledi.)

-Ondan sonraki hayatınız nasıl geçti? İstanbul’a nasıl geldiniz?

-Elmas Eşsiz: Ayşe öğretmendi. Ben de dikiş dikiyordum, çalışıyordum. Abilerimden biri, küçük olan Muharrem Zeki askere gitti ve Kore gazisi oldu. Hüseyin Ağabeyim de üniversitede okuyordu. O da kendi hayatını kurtarmaya çalışıyordu. Yani bunların hepsi bir sırada olmuş şeyler değildi. Öyle hayat akarken geçişti… Herkes kendi başına düşünce, herkes bir tarafa dağılınca annemle biz üçümüz bir arada kaldık. Annem yaşlı; işi yok, gücü yok, ailenin temel direği, hep onun dediklerini ve yapabildiğimizi yaptık. Ben dikişini diktim, Ayşe okuluna gitti, geldi. Mutlu muyduk? Yok, değildik. Rahat mıydık? O da değildi. Ama kuvvetliydik. Çalışıyorduk. Araştırıyorduk. Kimseyle fazla görüşmüyorduk. Kendi başımıza yaşıyorduk.

Sonra Ayşe okuldan tayin edildi bir yere; müdürü onu yersiz, gitmemesi gereken bir yere gönderdi. Layık olduğu, hak ettiği ve gitmesi gereken yere ise başkasını gönderdi. Bunu görünce Ayşe dayanamadı, istifa etti. Bu arada yeni iş aramaya başladı. O zamanlar İstanbul Belediyesi yeni yapılmıştı ve gazetede memur alınacak diye ilan verilmişti. Ayşe bir mektup yazıyor, onu gönderiyor. Ama sadece göndermekle kalmıyor, kalkıp İstanbul’a gidiyor ve tam saatinde ilgili memura kendisi teslim edip imtihana giriyor ve kazanıyor. Sonra bize telgraf çekiyor. Annemle ben bir kamyona eşyaları yükledik. Yola çıktık. İşte 1961 yılında İstanbul hikâyemiz böyle başlamış oldu.

Ayşe burada bir ev bulmuş, bir oda bir yer… Onun kirasını yatırmış. Temizlik yapıyordu biz geldiğimizde. Biz de giriştik işe. Ben kendi bildiğimi yapıyorum, o da belediyeye gidiyor, çalışıyor; öyle bir müddet gitti. Sonra yine bir ilan çıktı; sanat okuluna öğretmen olabilecek meslek insanları aranıyordu. Ayşe, Moda Çiçek Sanat Okulu imtihanını da kazandı ve orada çalışmaya başladı. O zamana kadar küçük ağabeyimiz Muharrem de liseyi bitirdi ve yanımıza geldi, üniversiteye geçecekti. O zamanlar liseyi bitirmek bile çok sayılır bir şeydi. “Böyle ayrı yerlerde dolaşacağımıza hep beraber yaşayalım, sen de ayrıl oradan ve daha iyi imkânlı bir memuriyete geçmeye çalış, yerini bul” demesiyle onu dinledik.

Ayşe okuldaki işinden ayrıldı ve o sıralarda alım yapan Devlet Demir Yolları’na girdi. Oranın memuriyetini yapmaya başladı. Derken Muharrem Ağabeyim de geldi oturdu bizimle, uzun müddet Beyazıt’ta yaşadık. Ayşe emekli oluncaya kadar orada çalıştı. Öylece yolumuz açıldı. Ağabeyim havayollarına girmeye çalıştı. Daha önce üniversiteyi bitirecekti ama bırakmıyorlardı ki peşini. Neymiş? Teyzemden öğrenerek göçü nasıl yaptıklarını öğrenmiş, notlar tutmuş, bir kitap hazırlamış. O göç kitabını sağa götürüyorlar, sola götürüyorlar, uğraşıyorlar. İşe girdirmiyorlar, girdiği işten çıkarıyorlar, çok çektirdiler. Bir de masal kitabı yazmış. Masalları derlemiş. O da kötüymüş. Ne diyelim? Sonra havayollarına girdi. O havayollarından Avrupa’ya geçecek ve izini kaybedecekti, niyeti oydu. Evlendi ve bir oğlu oldu; Bülent. Ama hastalık bırakmadı peşini, ağır bir hastalık geçirdi. O hastalık da götürdü onu. Öylece gitti. İstanbul’da vefat etti. Bülent bir ara Nalçik’te bulundu, ticaret yapmaya çalıştı. Şu anda yanımızda kalan Levent, yeğenimiz Bülent’in oğludur, yani küçük ağabeyimizin torunudur. Büyük ağabeyimiz Hüseyin’in de tek bir çocuğu oldu. Büyük ağabeyimiz de İzmir’de vefat etti.

-Peki, yazdığı kitaplar basıldı mı? Bir yerlerde duruyor mu?

-Elmas Eşsiz: Basılmadı, yetmedi zamanı. Taslakları da ortada kaldı mı ki? Tüm yazdıklarını sakıncalı diye topladılar. Bir şey yok. Vermediler. Götürdüler. Geri gelmedi. Yoksa epey bir şey vardı onlardan.

-Ayşe Eşsiz: O zamanlar kolay suçlayabiliyorlardı insanları, aynı bugün gibi. Bugün nasıl oluyorsa, her an suçlayabiliyorlardı o zamanda da.

-Elmas Eşsiz: Biz de fazla bir şey bilmiyorduk, bir şey yapamıyorduk. Sadece seyirci kalıyorduk. Sonra, söylemeyeceksin, kimse duymayacak, bilmeyecek. Bir de onlar var… Şimdi övünüyorlar çıkıp; şöyle oldu, böyle oldu diye anlatıyorlar. Ama bizde zaman öyle değildi.


Şocen Kaşuh’un işlemeleri

-Güzel sanatlara ne zaman ve nasıl başladınız? Ailenizin ve çevrenizin sanatsal gelişiminizde nasıl bir etkisi oldu?

-Elmas Eşsiz: Bizler zamanın köy sanat enstitülerinde okuduk. Sene 1950’lerdi. Okul bizi fizik veya matematik gibi dersler konusunda çok fazla zorlamazdı; onları ders olarak verirlerdi, biz de çalışırdık. Bizi asıl zorladıkları konular el işleri, ev işleri, gösteri ve sunum işleri gibi, hayata dair ne varsa hepsiydi.

-Ayşe Eşsiz: Aslında iyi bir ev hanımının ne bilmesi, yapması gerekiyorsa öğretmeye, bizi iyi bir şekilde yetiştirmeye çalıştılar. Ne ödev verirlerse çabalardık, gerekirse gece oturup tamamlamaya çalışırdık. Ailemizin tek beklentisi okula gitmemizdi.

-Elmas Eşsiz: Ödevlerimizi çok önemserdik. Öncelikle ihtiyaçlarımıza yönelik ödevler verirlerdi. Neye ihtiyacımız var, bir kutuya mı mesela; ödevimiz kutu olurdu. O kutunun yapılması için çare üretmemizi isterlerdi. Her ödevimiz uygulamalıydı ve ödevlerimizi tez olarak sunardık. Mesela ben bir dikiş kutusu yapmıştım; yengem hâlâ kullanır o kutuyu.

-Ayşe Eşsiz: Çerkes el sanatlarını ailemizden öğrenmedik. Bizim de haberimiz yoktu bu işlerden. Bir gün enstitüde okurken, elimde bir sarma iş vardı. Annem nasıl yaptığımı görünce “Bunu böyle yapma, ipi buradan altına al ki, desen üstte kalsın” dedi. “Ama bize öyle gösterdiler” deyince “Bunu kabul etmem, onun üstte kalması gerek” dedi. Aslında onun zamanında bizim el sanatlarımızla ilgilendiğini anlayabilseydik, o zamanlar nasıl yapıldığını sorabilseydik, dışeyide’yi çok daha erken ve iyi öğrenebilecektik. Ben öğrenmek için sorduğum zaman artık geç kalmıştık, çok unutkan olmaya başlamıştı.

-Elmas Eşsiz: Annem vefat ettiğinde artık çok küçük değildik. O her zaman bize “Zor işlere kalkışmayın, yormayın kendinizi, bunlar kolay işler değil” diyordu. Sonradan öğrendik ki o da geleneksel işleme tekniklerine başlamış, öğrenmiş, denemiş, hatta bazı işleri yarım bile bırakmış. Yıllar sonra bulduğumuz, at kılı kullanarak yapmaya başladığı ama tamamlayamadığı motifleri bizler bitirdik ve çalışma kataloğumuza koyduk.

Biz daha önceleri sadece resim yapıyorduk. Annem Şogen sülalesindendi ya, sanki tanrıya şirk koşmakla ilişkilendirip “Bunlar sizden can isteyecek, can veremeyeceksiniz. Yapmayın resim” diyordu. Ama biz yapıyorduk. Bir bakıyordum; sabahleyin biz daha kalkmadan gitmiş salona, o resimler nerede asıldıysa orada oturuyor, onları seyrediyordu. Hatta bir keresinde sergi için götürülmüştü resimlerimiz; aradan 3-4 gün geçince “Neden hâlâ getirmediler resimleri?” diye sormuştu. Demek ki seviyordu, ilgisi vardı içten içe, ama ne kadar zor, uğraş verici bir şey olduğunu bildiği için de bizim hiç ilgilenmemizi istemedi o zaman

-Ayşe Hanım, mesela siz devlet memurluğu yaptınız. Emekli oldunuz. Mesai saatiniz vardı. Gelip akşam bir de bu işlerle uğraşıyordunuz. Bu çok büyük bir özveri. Hiç mi yorulmuyordunuz?

-Ayşe Eşsiz: Siz biraz önce dediniz ya hani çok sevdiği insan işi yaparsa ancak böyle olur. Ama yine de bir planlama lazım. Memurken resim hariç bu işleri yapmıyorduk. Resme kendimiz isteyerek başladık ve hep yaptık.

-Elmas Eşsiz: O zamanlar geleneksel tekniklerle yapılan bazı işler bir sergide yer almıştı. Şimdi isimlerini hatırlamıyorum ama bir gün bizim çocuklar gelip “Bu kadar farklı işler biliyordunuz madem, niye bizim işlerle uğraşmadınız, neden yapmıyorsunuz?” deyince ben şaşırdım. “Bizim kendi el işlerimiz mi var? Nasıl işler bunlar?” dedim. İçlerinde güzel bir Abaza kız vardı, “Var, isterseniz ben size getireyim, bizde bu işlerden örnekler var” dedi ve birkaç gün sonra 3 parça ile geldi.

Baktık; çok ama çok eski bir nakış. Bunu biz sadece filmlerde görebileceğimiz parçalar olarak düşündük, başka türlü olamaz dedik. Hep düşündük. Bize getirilenler arasında kenarları eskimiş, birbirinden ayrılmış parçalardan oluşan bir vağa’nın durumunu görünce “Yapılamaz, yapılacak bir durumu yok” diye düşündük. Ama bırakmadım; sağa sordum, sola sordum. Vağa’nın şeklini aradım, sordum, bulamadım. “Bunu bulursam ancak müzelerde bulurum” dedim.

Ayşe o zaman çalışıyordu. O pek katılamadı benim aramalarıma. Ben müzelere gidiyorum, bakıyorum; bizim işlerin hiçbiri yok. Sonunda vağa’yı nasıl buldum? Gençlerimizden biri Kafkasya’ya gitmiş; orada Adige el işleri sanatçısı olan Cish Hazertay’a bizim arayışımızdan, kaynak bulamayışımızdan bahsetmiş. Hazertay çok detaylı bir broşür hazırlayıp, başarı dilekleri ile bize gönderdi. Ayşe o broşürü okudu, ben ördüm.

-Ayşe Eşsiz: O şekilde ortaya çıktı ilk işlerimiz. Onu yapabilince cesaretlendik ikimiz de. Bize getirilen o eksik vağa’yı tamamlayabildik ve “Eğer bunu yapabiliyorsak nakışları da yapabiliriz” dedik.

-Elmas Eşsiz: Çünkü bizim okulumuzda dünya nakışları diye bütün nakışları göstermişlerdi. Onların arasında bize ait işler yoktu ama öğrendikçe tekniğimizin bir Doğu Bloku ülkesinin nakışına biraz benzediğini fark ettik. Sadece onlar işlemeleri daireler halinde dikerken, bizde ise düz şekilde dikiliyordu. Bize gönderilen broşürdeki işleri tetkik ettim ve yapılmamış tek örnek bırakmadan hepsini yaptım.

Sonra nakışa geçtik. İşleme sonunda desen altındaki kâğıtların nasıl kesildiğini, işlemedeki iplerin nasıl yana yatırıldığını inceledik. Onların aynısını yapana kadar denedik, araştırdık. Bir taraftan işlemeye çalışıyorduk, yaptıklarımızın broşürdekilere uyup uymadığını inceliyorduk.

Önce birkaç tane kırlent benzeri çalışma yaptık. O dönem “Adigey’den eşiyle beraber reisicumhur gelecek ve bir sergi açılışına katılacak” dediler ve bizden de işler rica ettiler. Ama yaptığımız dışeyide’leri görünce tekniklerimizi doğru bulacaklar mı, beğenecekler mi diye çok heyecanlandık.

Sergi yapıldı. Akabinde bizim burada hep birlikte uğraştığımız, beraber çalıştığımız, fikirler aldığımız kişileri de çağırdılar, beraber baktılar. “Yapacağınızı biliyorduk ama bu kadar ilerisini yapacağınızı bilmiyorduk” dediler. Anavatandan gelenler “Buradaki işler hakiki dışeyide tekniği ile yapılmış işlerdir” dediler. Onlar söyleyince bize bir güven geldi ki, artık bizim için gece, gündüz yoktu, sadece çalışmak vardı.

-Bahsettiğiniz yıllar yokluğun ya da malzemelere ulaşmanın çok zor olduğu dönemlerdi. Baktığımızda, günümüzde bulamadığımız kalitede, güzellikte ipliklerle yapılmış işleriniz var. İşin malzeme kısmını nasıl hallettiniz?

-Ayşe Eşsiz: Önceleri çok zorluk çektik. Yaptığımız işler kullandığımız malzemelerin basitliğinden dolayı bir şeye benzemiyordu. Sonra Şehrizet Hanım ile tanıştık. İpliklerin çeşitleri ve alacağımız yerler konusunda o çok destek oldu. Sonrasında çok daha iyi işler ortaya çıkmaya başladı. Birkaç kez birbirimize gittik, geldik.

-Elmas Eşsiz: Bize, içlerinden birinin adı zeritze olan birkaç düğüm tekniğini Şehrizet Hanım öğretti. O gösterirken dikkat kesiliyordum; o anlatırken sadece seyretmiyordum, adeta beynime yazıyordum. Sonrasında kenara çekildim, gösterdiği ipten aldım ve o nasıl yaptıysa aynısını yaptım, ipliği hangi parmağından geçirdiyse aynen tekrar ettim. Bitirince de gösterdim. Uzunca “Tamammm” dedi. İkinciyi de öyle yaptım ve ondan sonra beni azat etti. Bana el vermiş oldu.

(Bu arada Ayşe Hanım’ın “Bazen sanki bunların hiçbirini biz yapmamışız gibi oluyoruz, yaptıklarımızı unutuyoruz artık” demesine, o sırada odada olan Sevgili Seyok Şeyma Kanbek ve Sevgili Gogua Bilge Ünver ile birlikte, gönüllerini hoş edecek, kocaman, sesli bir ünlemle cevap veriyoruz…)

-Çalışmalarınızı kitaplaştırmaya nasıl karar verdiniz? Bu süreci biraz anlatabilir misiniz?

-Elmas Eşsiz: Rahmetli Özalp sayesinde başladı süreç. “Hem öğrendiklerinizi hem de neyi nasıl yaptığınızı, her şeyi yazacaksınız” diye tutturdu. “Yazı işini ben pek beceremem” dedim ama dinletemedim.

-Ayşe Eşsiz: Ocak başı Çerkesçesi bizimki. Ama Özalp “Başka yok, olan bu ve yapacağız” dedi.

-İyi ki sizi zorlamış, ikna etmiş rahmetli Özalp. Çok büyük bir iş yapmış. Onu da burada rahmetle, saygıyla anıyoruz…

-Elmas Eşsiz: Yazmaya başlayınca; biraz sağdan gidiyoruz, biraz soldan gidiyoruz, anlatımları beceremiyoruz, bazen uzatıyoruz. İyi olmuyordu anlatımlar. Bu kez Özalp birkaç kişiyle geldi ve bizi onlarla konuşturdu. Nasıl yazacağımızı, neyi ihtiva edeceğimizi, neyi yazmayacağımızı onlara anlattırdı bize. Bundan sonra daha düzgün yazmaya başladık.

-Ayşe Eşsiz: Çalışmayla oluyor bazı şeyler. Önemli olan çalışmaya başlamak.

-Kesinlikle haklısınız. Sizler, gerek malzemeye gerekse baskı teknolojilerine ve bütçesine çok daha zor ulaşılan bir dönemde, üstelik resimlerle açıklamaları olan bir kitap yazdınız. Bu zor olmadı mı? Bu kitapta yer alan teknikleri ve tüm işlem adımlarını ayrıntılı gösteren çizimler size mi ait?

-Elmas Eşsiz: Hepsi değilse de çoğunluğunu biz çizdik. Mesela yumurta resmini biz yapmadık.

-Ayşe Eşsiz: Yumurtayı işlemeyi bize gösteren kişi Şehrizet Hanım’dır. Sizlerin bu konuda bir bilgisi var mı o yumurtaları ne yaptıklarıyla ilgili? Bu yumurtaları düğünlerde, yaş günleri gibi özel günlerde nişan almak için kullanıyorlarmış zamanında.

-Elmas Eşsiz: Biz yumurta süslerinin bu amaçla kullanıldığını okuduğumuz romanlardan, kitaplardan biliyorduk ama nasıl yapıldığını bilmiyorduk. Eskiler sabit olarak hakiki yumurtalar kullanıyorlardı. Biz ise yumurtaları tepesinden açıp içini boşaltıyoruz ve alçı ile dolduruyoruz ve üstünü işleme ile kapatıyoruz. Aksi durumda zamanla çürüyen yumurta içi işlemelere bulaşmaya, simsiyah bir şeye dönüşüp kötü bir koku üretmeye başlıyor.

-Nalçik’te bir sergide yumurta formu verilen ahşaplara yapılan uygulamaları görmüştük.

-Ayşe Eşsiz: Ben de yumurta şeklindeki çikolataların üzerini nazarlık olarak kullanılacak şekilde işlemiştim, çok beğenilmişti.

-Yorulmadıysanız, kitabınızın Nalçik’e nasıl gittiğinden, nasıl basıldığından da bahseder misiniz lütfen?

-Elmas Eşsiz: Yorulmuyoruz ama çok garip geliyor böyle anlatırken. Olmuş bitmiş gibi her şey…

-Ayşe Eşsiz: Bazı şeyleri hatırlamadığımızı, çok unutkan olduğumuzu görüp üzülüyoruz bazen. Ve çok yaşlandığımızı fark ediyoruz…

(Böyle düşünmemelerini rica edip, unutmanın sadece kendilerinin değil, günümüz insanının normali olduğundan bahsediyoruz ve samimiyetle “Sizlerin maşallahı var” derken, biraz da hüzünlenerek sohbetimize devam ediyoruz.)

-Elmas Eşsiz: Biz bunu Türkçe olarak başladık. Yazarken “Bu Türkçe ile olacak iş değil” diye düşünmeye başladık ve “Eğer bunu kendi dilimizle yazmazsak bir şey yapmış olmayız” dedik. Zaten Çerkesçem daha iyiydi Türkçemden; Çerkesçe yazmaya başladım. Türkçede çok kişiyi yordum ama Çerkesçe kimseyi yormadan yazabildim.

İki dilde hazırladığım kitabı yazdıktan bir süre sonra Nalçik’ten Nihat Berzeg, yanında beyin cerrahı olan Yivanoko Adam, eşi Besleney Dokhshoko Madin ve kızı ile geldi. Doktor, beyin kanaması geçirdiğim için beni de kontrol etmiş oldu. Konuşurken yapılanlara baktılar ve kitabı incelediler. “Ne zaman basılacak?” diye sordular. Ne zaman basılacağını bilmediğimi, burada Adıgabze kitap basmanın mümkün olmadığını, şimdilik bu işin kaldığını söyledim. O da “Kalmaz” diye cevap verdi. Sonra Nihat yine bize döndü; “O kitap şimdi nerede?” dedi. “Burada duruyor. Daha üzerinde çalışıyorum, bitmedi tam olarak, yapılacak olan ufak tefek işler var” dedim.

Meğer Dokhshoko Madin, o zamana kadar en iyi kalitede basılmış olan “Adige Dışeyide” kitabının yazarıymış. Ve doktor Nihat’a Rusça olarak “Al o kitabı, götürelim, ben bastıracağım” demiş. Bana söylemediler ve götürdüler. Orada basıldı ve geldi. Buradaki daha basılmamıştı; uğraşıyorlar, okuyorlar, bakıyorlar. Türkçeden önce Adıgabze kitabımız basılmış oldu.

-Ne kadar güzel bir iş yapmışlar Nihat Ağabeyler, sağ olsunlar. Şu anda Nalçik’teki müzede ilk basımdan bir tane örnek var, biraz yıpranmış çünkü çok fazla fotokopi çekilmiş. Hakkını vererek kullanmışlar kitabınızı, birçok kişi kaynak olarak yararlanmış kitabınızdan. Bu ayrıca gurur verici bir şey.

-Elmas Eşsiz: Kitap basılınca “Getirelim mi Türkiye’ye?” dediler. “Yok, getirmeyin. Burada, Türkiye’de Çerkesçe okuyacak kimse yok, orada kaldığı yerde şey yapın” dedim. “Olur” dediler.

-Türkçeden önce Adıgabzede basılmış olması… Ve sizin “burada onu okuyacak kimse olmaması” kaygınız… Bunların hepsini not almamız, hepsini bilmemiz, ders çıkarmamız lazım. Peki, siz o kitabın arkasından tekrar gittiniz mi Nalçik’e?

-Ayşe Eşsiz: Gitmedik, bir daha gidemedik.

-Elmas Eşsiz: Zaten ben beynimden rahatsızlandım. Üç kez gittik anavatana. Ama orada hiç araştırma yapmadık. Bilmiyorduk neyi arayacağımızı? Türkiye’deki Çerkesler ile araştırma yaptık biz, yoksa dışarıdan ve anavatandan hiç bağlantımız olmadı.

-Sizlerin yazdığı kitap şu anda anavatanda kaynak olarak kullanılıyor. Orada bu işin önemini bilmeyen, tarihini, anlamını bilmeyen, hatta bize ait olduğunu bilmeyen insanlar bile artık ailelerinden kalanları arayıp ortaya çıkarmaya ve “nasıl güncelleriz, hayata nasıl katarız” kaygısına düşmüşler. Çok önemli bir görev icra ettiniz ve çok büyük bir boşluğu doldurdunuz. İnsanlara impuls verdiniz.

-Ayşe Eşsiz: Böyle bir etki yapacağını da bilmedik biz burada. Yaparken de hiç bu kadar ilgi göreceğini düşünmedik, aklımızın köşesinden geçmedi. Başladık, yapabildiğimizi yaptık, yaptıklarımızı görünce sevindik, daha da yaptık. Yani kendi içimizde kaldık, dışarı hiç çıkmadık. Zamanla insanlar biraz daha fazla ilgi göstermeye başladılar. Biz kitabın basılacağını bile tahmin edemedik. Duyan, öğrenen geldi, görmek istedi. Görenlerden etkilenenler, başlayanlar oldu. Yaşadığı sürece Özalp hep çok destek oldu, her zaman getirecek bir şeyler bulurdu. Bir şey bulamazsa bir hikâyeden yola çıkıp, onu bize kaynak gösterip yeni işler üretmemizi sağlardı. Almancasından dolayı tarihe çok hâkimdi, sanat tarihine çok meraklıydı. Japonya’dan bile getirmediği kalmadı.

Bir ara dernekte kurs açtık ama ilk gün 20’leri geçen kişi sayısı ilk ayın sonunda birkaç kişiye indi; insanlar dirayet edemediler.

-Yıllarca emek verdiğiniz ürünlerinizin bir kısmını Nalçik ve Maykop’taki devlet müzelerine bağışladınız. “Anavatana göndereceğiz, göndermek istiyoruz” dediğimizde hiç tereddüt duymadınız, hiç kırmadınız. Nasıl bir hissiyatla bize bunları teslim ettiniz?

-Elmas Eşsiz: Bazı eksiklerimiz de olsa buradan oraya gitmiş bir şeyler olsun istedik, “Yaptıklarımız arasında görecekleri farklı bir şeyler mutlaka olacak” dedik. Yaşatılan, yapılan, hayatın içinde olan bir şeyler zamanla anavatanda dahi unutulabiliyor. Araya çok büyük bir savaş girmiş, halkın anavatandan daha çok yaşayanı farklı diasporalara göçmüş. Ama beraberinde insanların hatıra olarak getirdiği eşyalardan bir şeyler çıkıyor ortaya. Bu teklif gelince olumlu baktık ve onlarla paylaşmak istedik.

(Eşsiz kardeşlerin güncel durumlarını takip etmek için İstanbul Kafkas Kültür Derneği -İKKD- Seteney Kadın Komisyonu’nca oluşturulan özel bir WhatsApp grubunda, Prof. Dr. Günsel Şurdum Avcı tarafından koleksiyonun tamamının fotoğraflarını içerir kapsamlı bir katalog çalışması yapılacağı bilgisi paylaşılmıştı. Kataloğun yayımlanması için yapılan eserlerin bağışı konusunu öğrenince, Günsel Hanım’a bir mektup yazarak, bu konu hakkındaki tüm düşüncelerimi paylaşmış ve böylesi bir kültürel mirasın bu şekilde değil de devlet çatısı altındaki kurumlarda koruma altına alınması gerektiğine ilişkin düşüncelerimi iletmiştim. Özellikle eserlerin buradan çok daha iyi şartlarda anavatanda korunacağına olan inancımı dillendirip, onların anavatandaki ulusal müzelere teslim edilerek isimlerinin ve eserlerinin ilelebet devlet arşivlerine geçmelerini teklif etmiştim. Eşsiz kardeşler bu öneriyi hemen kabul ettiler. Gerekli resmi irtibatı kurduktan sonra hem Adigey Cumhuriyeti Maykop Ulusal Müzesi’ne hem de Kabardey Balkar Cumhuriyeti Nalçik Ulusal Müzesi’ne gönderilecek parçaları, dernekten Seyok Şeyma ve Gogua Bilge ile Günsel Hocamızın şahitliği ve video kayıtları eşliğinde, 29 Temmuz 2026 tarihinde teslim aldım. Her iki müzeye gönderilen listeli ürünlerin arşiv kayıtlarına geçmesi için başvuruda bulundum.

Bu arada Sevgili Kıp Gupse’den, 1 Ağustos 2026 Anavatanına Dönenler Günü’nde, Nalçik Ulusal Müzesi’nde, sadece dönüş yapan kişilerce yapılan Çerkes el sanatları eserlerine ait bir sergi açılacağı haberi geldi. Nalçik Ulusal Müzesi’ne bağışlanan bu eserleri sergiye yetiştirebilmek için aynı gün emanetleri götürebilecek birini aradım ama bulamadım. Çalıştığımız dönemdeki tecrübeme güvenerek İstanbul Havalimanı’na gidip Mineralnaya Vodi yolcularından tanıdık arayışına girdim. Maalesef bulamayınca 30 Temmuz günü tekrar İstanbul Havalimanı’na gidip kontuarda beklemeye başladım. İlk uçak için yine sonuç alamadım. Gece uçuşu için bekledim ve yine tanıdık bir yolcuyla karşılaşamayınca Kabardeyce konuşan bir kadın yolcuya yanaşıp ricada bulundum ama terslenerek reddedildim. Sergiye yetişirse büyüklerimizin çok mutlu olacağına inandığım için vazgeçmedim ve ailesi ile beraber seyahat eden diğer bir Kabardey hanımefendiye durumu açıklayarak destek istedim. Sağ olsun, sağduyu ile dinledi ve olumlu karşıladı. Gubjovko Liyana ile işte bu şekilde tanıştık ve sadece eserleri müzeye ve Sevgili Kıp Gupse’ye ulaştırmakla kalmadı, aynı zamanda serginin de ilk ziyaretçilerinden biri oldu. Tanış olmakla kalmadık; bu güzel hatıranın tarafları olarak düzenli yazışan dostlar olduk.)

-Tüm eserleriniz, Prof. Dr. Günsel Şurdum Avcı tarafından, yaklaşık 2 yıl süren özenli bir çalışma ile bir katalogda toplandı, kayıt altına alındı. Bu süreç hakkında neler söylemek istersiniz?

-Elmas Eşsiz: Teklif biraz da bizden geldi. Bir gün dernekte bir grup olarak görüşürken “Biz böyle bir işe başlayalım, yapalım. Kim yapabilir, kim üstlenir böyle bir işi?” demişti kendisi. “Biz elimizden geleni yaptık ve ortaya epeyce bir ürün çıktı. Şimdi elinizden geleni sizler de gösterin” dedim. Belki söylememeliydim; söylemekle kötü ettim ama bir şey yapılacaksa ortaya çıksın istedim. O da düşündü ve “Olur, bakalım ve güzel bir şey yapalım” dedi ve araştırmaya başladı. İlgi görmeye başladığını görünce içim rahatladı. “Bir şeyler yapıyorlar, uğraşacaklar” dedim ve mutlu oldum. Birkaç gün önce de basılan kitabın örneğini getirdi, gösterdi. Bakın, ben de ilk defa şimdi lafını ediyorum, görene kadar daha önce bu konuda hiç konuşmamıştım.

-Günsel Hanım kataloğunuzun lansmanının derneğin sezon açılışında yapılmasıyla ilgili bir teklifte bulunmuştu ve dernek yönetimi de değerlendirdi ve memnuniyetle kabul ettiler.

-Ayşe Eşsiz: Bütün yaptığımız işler kitaba girdi, artık kayıt altına alındılar. Hepsini derli toplu görmüş olduk, hatta yapıp unuttuklarımız, görünce hatırladıklarımız bile oldu. Şimdi hepsi bir aradalar. Mutluyuz elbette.

-Elmas Eşsiz: Artık büyük bir müze düşüncemiz yok, piyasa böyle olduğu için bunun olamayacağını gördük, mümkün olmayacağını biliyoruz. Biz de evin içini müze gibi yaptık. Ama artık böyle bir kitap var.

(Bu arada İKKD’den Seyok Şeyma da Eşsiz kardeşlerin derneğe bağışladıkları eserlerin sergileneceği vitrin projesinin görsellerini gösterdi kendilerine. Buna da ayrıca mutlu oldular.)

-Günsel Hanım’ın dile getirdiği, hatta şahsıma delege ettiği bir proje daha var. Biliyorsunuz; bütün eserleriniz profesyonel bir fotoğrafçı tarafından dijital olarak çekildi. Bu katalog sonrasında, internet üzerinden gezilebilecek bir e-müze yapacağız. Böylece o kitaptaki bütün bilgiler, sizin eserleriniz, geleneksel sanatlarımıza ait öğretileriniz gerek anavatanda gerekse tüm diasporalarda okuyuculara, bu sanatları öğrenmek isteyen, devam ettirmek isteyen gençlerimize, kadınlarımıza ulaşmış olacak.

Çerkes el sanatları konusunda sizlerin sayesinde bir bilinçlenme var. Bunun sonuçlarını sosyal medyada çok sık ve net olarak görüyoruz. Sayenizde, ağırlığı anavatanda olmak üzere hem orada hem de diasporada bu sanatları öğrenmeye çalışan, büyüklerinden kalan sandıkları açan, her bir objeyi nasıl değerlendireceğinin kaygısını taşıyan, sadece gelinlik ya da ekip kıyafetleri değil, günlük hayatta kullanılabilecek şeklide kıyafetler, aksesuarlar, objeler, ev tekstili tasarlayan birçok kişi var; hatta çok yakın bir tarihte kaybettiğimiz ve rahmetle, özlemle andığımız can arkadaşımız Şelale Yılal da bu uygulamaları başarıyla yapmış, Türkiye diasporasında birçok kişiyi ulusal unsurlar içeren tasarım elbise ya da aksesuarların sahibi yapmış öncülerden biridir. Görüyoruz ki düzenlenen kurslara, workshop’lara, sergilere olan ilgi büyük. Halihazırda rahmetli Şehrizet Teyzemizin kızı Şık Talih’in birkaç yıldır Nalçik’te yürüttüğü “Denhleç” projesinde yaşları 7-15 arasında değişen öğrencileri, yani ne mutlu ki çocuklarının bizim geleneksel sanatlarımızı öğrenmesini isteyen ebeveynler var.

Sizler, Çerkes el sanatlarına ilgi duyan, yeni başlayan gençlere ne önerirsiniz? Nasıl yol alsınlar? “Asla taviz vermeyin” diyeceğiniz noktalar var mı? Sizdeki aidiyetin olmasını sağlayacak şekilde nasıl sahiplenebilirler?

-Ayşe Eşsiz: Herkesin sahiplenmesi gerekir bunları. Bu işler, bu sanat bize atalarımızdan kaldı. Herkesin imkânları dahilinde bir şeyler yapması gereken bir konu. Herkes neslini, özvarlığını bilmeli.

-Elmas Eşsiz: Mümkün mertebe en iyi şekilde çalışmaları lazım. İmkânlar müsaade ettiği sürece yapabildikleri kadar üretmeleri, en iyi şekilde çalışmaları lazım. Hep ağır, zor işler yapılacak diye bir şey yok; modern olabilir, daha sakin, daha kolay bir iş olabilir. Ama çok değiştirerek değil… İnsan neslini bilmeli, kendi ağırlığını bilmeli. Kendini dışarıya kaptırmadan, ailesinin, milletinin gösterdiği, ortaya koyduğu şeyi geliştirerek yürümeli. Biz neredeyse 50 senedir çalışıyoruz, hiç yeniliğe kapılmadım; hep eskiyi aradım. Hâlâ eskiyi arıyorum, okuyorum, araştırıyorum. Şimdi size de garip gelecektir; papazların, hatta paganların dönemlerinde kadar uzanıp, o nakışları işlemiş kişilerin yaptıkları işlere kadar ulaşmaları lazım. Orijinin peşini bırakmamaları gerek. Yeniyi zaten kaybetmezler, eskiyi korumalılar. Bunlar çok önemli.

-Bu teknikleri her misafirinize hediye ettiğiniz kolyelerde olduğu gibi hem aksesuarlarda hem de evde kullanılabilecek eşyalara da uyguladığınızı görüyoruz. Evinizde, başka hiçbir yerde göremeyeceğimiz sayıda ve dışeyide ile işlenmiş kırlentleriniz var. Hepsini kullanıyorsunuz. Bu kadar zahmetle, emekle, büyük zamanlar harcayarak yaptığınız işleri günlük yaşamınıza katmanız da çok önemli.

İzin verirseniz biraz özel bir soru sormak isteriz. Dile kolay; neredeyse bir asırdır beraber yaşıyorsunuz. Yokluğu, varlığı, ailenizin iyi gününü, kötü gününü birlikte yaşadınız, koca bir ömrü paylaştınız. Nasıl bir hayat arkadaşlığı var sizde? İki insanın ortak iş yapmasından çok öte bir durum bu. Birlikte üretebilmek için bir uyum lazım; bunu nasıl inşa ettiniz?

-Ayşe Eşsiz: Biz birbirimizi hiç kırmamaya çalışıyoruz. Aynı şeylerden zevk almamız da büyük bir şansımız oldu. Biz, birbirimize ağır gelmemeye çalışıyoruz. Kardeşini tanımayacaksan kimi tanıyacaksın? Birbirinize karşı hep iyi olun. Önce en yakınınıza iyi olun, sonra diğer insanlara iyi olursunuz.

-Elmas Eşsiz: Yakınlarımıza karşı da öyleyiz biz. Yakınlarımız gelirlerse “aileden” diyoruz, gelmezlerse “sağ olsunlar” diyoruz, “acılarını görmeyelim” diyoruz. Çünkü çok gençlerin acılarını gördük. Ömür çok kısa. Şu sıralar kuzenimiz Zahide’nin gelmesini dört gözle bekliyoruz mesela. Şimdi de yeğenimizle beraber yaşıyoruz. Onlar da bizden memnun gözüküyorlar. Birbirimize karşı gelmiyoruz, karışmıyoruz. Evimize gelenlerin de rahat etmesini istiyoruz.

Elmas Eşsiz

-Biz de sayenizde çok rahatız. Bir başkasının evinde yaşanabilecek tereddüdü yaşamadan mutfağınıza girebiliyoruz, çok misafirperversiniz. Keşke sizlerle ortak bir zaman diliminde yaşayıp daha çok şey öğrenebilseydik. Şimdi Sevgili Bilge sizden bir şeyler öğrenmeye çabalıyor, biz de ona özeniyoruz aslında. İnşallah sizin eksik olan vağa’yı tamamladığınız gibi, onun da sizden aldığı el ile açacağı kişisel sergisini hep beraber görürüz.

-Elmas Eşsiz: Yapar o. Ondan umutluyuz biz. Bir de malzeme oldukça üretmeye devam etmek lazım. Geçen gün sağa baktım, sola baktım, olan kumaşları, malzemeleri bir araya getirdim. Kimini hesapladım, kimini ölçtüm, biçtim; bir şapka çıkardım ortaya. Şimdi onu tamamlarsam başka bir şey yapmaya çalışacağım.

-Gerçekten hayranız size, enerjinize. Elmas Hanım; el işlerimizin tekniğine baktığımızda bunların bir hesap işi olduğunu görüyoruz. İçinde ziyadesiyle matematik var. Çok sağlam bir geometri, çok sağlam bir simetri var. Matematik zekâsı olmayan bir insanın yapabileceği bir işe benzemiyor açıkçası. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizin bu işlerdeki başarınızın altında sanat enstitülerinden gelen altyapınız ne kadar etkili?

-Elmas Eşsiz: Evet, sayılar, tekrarlar çok önemli işlerimizde. Kendi kendime kızdığım bir nokta bu. Geçen gün Günsel Hanım ile konuşurken de anlattım. Ya, insan malzemeyle bir şey yapıyor, yaptığı şeyi tamamlıyor, ortaya çıkarıyor. “Niye yok ediyorsun?” diyorum. Madem yok edeceksin, bir örneğini yapıp bir kenara koy, günün birinde lazım olur. O akıl, o zihin sende devamlı kalmıyor, gidiyor. O da haliyle “Neye kızdın?” diye sordu. “O derneğe verilen şapkanın modelinden yapayım istedim ama kalkışınca hiçbir şey hatırlamadım, öyle oturdum, hatırlamaya çalıştım. Nasıl yaptığımı düşündüm, bulamadım; ona üzüldüm” dedim.

Bir keresinde şöyle olmuştu… Mecmuadan seçtiğim bir modelin yakasının önünü, tepesini ve üstünün çizgilerinin renklerini yazmışım. O kadardı tüm bildiğim. Sonra kalıpları hazırladım, karşıma koydum. “Bunu şapka yapacağım. Bunun için ne kullanacağım? Sonra ne yapacağım?” Başladım ve baka baka, araya araya şapkayı yaptım, ortaya çıkardım. Ve çok hoşuma gitti, orada kaldı. Ama bu kez yine aynı şekilde düşünmeye başladım; “Buna başlayacağım, bunu kullanacağım” dedim. Malzemenin biri yok oldu, sonra ikincisi yok oldu; olmadı. “Başka bir şey yapayım” dedim, beceremedim. O modeli bulamadım kafamda. Kendisini görsem belki bir şey hatırlarım. Hiçbir şey bırakmadan, olduğu gibi yapıp çıkıp da onu yollamak çok garip geldi bana. “Dernekten geri getirelim” dediler ama benim onu günlerce seyrede seyrede kendiliğimden bulacağım bir şey bu. Onu bulmak bir şey; bir ölçü değil. Hep dediğim gibi okulda çok şey öğreniliyor. Ölçmeyi öğreniyorsun, biçmeyi öğreniyorsun. Çok önemli bir şey, çünkü gerçekten hep hesap yapmanız gerekiyor. Neredeyse bilgisayardaki noktalar ölçeğinde bir iş ve sadece sayarak ilerliyoruz. Matematik herkese lazım. Ona kızıyorum işte. Diyorum, “Yaptığın işin bir modelini, bir örneğini yap, bir kenara koy”.

-Ayşe Eşsiz: Zaten hep yapmışsın, bir kenara koymuşsun. Her şeyin bir örneğini yapamayız ya. “Ne yapacağım şimdi ben?” diye üzülüyor. “Yapabildiğini yapacaksın, ama yapamadığın için üzülmeyeceksin” diyorum.

-Evet, üzülmeye gerek yok; çünkü o kadar çok şey yapmışsınız ki! Her türlü emeğiniz var ve hepsi görünür biçimde. Bakır dövme, rölyef, resim, kabartmalı ve çok katmanlı tablolar, kitap kapları, işli kutular, panolar, el işlemeleri, dikiş gibi… Aslında her biri ayrı bir ustalık gerektiren alanlarda üretimler yapmışsınız. Peki, geleneksel sanatlar arasında, yaparken en çok keyif aldığınız dal hangisi?

-Ayşe Eşsiz: Bizim için tüm işlerimizin yeri ayrıdır. Bu zamana kalsaydı hiçbirini yapamazdık. Yani o yaptığımız, ortaya çıkardığımız her şeyi seviyoruz. Hangisini rahat yapabiliyorsak onu severiz. Biz önceden renkleri çok iyi bilmiyorduk. Sonuçta her birinin okuluna gitmedik. Merak ederdik; mesela rölyef yaparken oturuyorduk, ışıkta deniz nasıl görünüyor diye bakıyorduk, deniyorduk. Ona göre ilham alıp yapmaya çalışıyorduk, denemeler yapıyorduk. Bir ara yükseltmelerle daha iyi etki, daha iyi renk verebilir miyiz diye düşünüp denedik. Ama yükseltme olmadan da yapabilir miyiz diye de baktık, onu da yaptık, sanki far tutulmuş gibi etkisi oldu. “Demek ki artık bizde de var bir şey” dedik.

-Kesinlikle… Elmas Hanım “Kitap okuyorum, sanatla ilgili bilgi içerir tarihi romanlar okuyorum” dediniz. Mesela bize kitap isimleri verebilir misiniz? Hatırınızda var mı, kimlerin kitaplarını okudunuz?

-Elmas Eşsiz: Küçüklüğümde abimler öğrenci olduğu için okula gitmeden okumayı öğrenmiştim. Ne bulursam okuyordum. Bir gazete parçası da yerde görsem alır, okurdum, okumayı çok seviyordum. Abim de rahmetli, “Hiç okumayı bırakma” demişti bana. Onun bir arkadaşının babasının kütüphanesi vardı, onlarla tanıştırdı bizi. Kütüphaneye çok sık giderdik. O kütüphanenin kitaplarını gündelikli olarak alıyorduk ve okurduk. Yengem de, Ayşe de, ben de o kitapları okurduk. Yerli kitap okumadım, hep yabancı kitap okudum. Belki biraz da onların etkisi oldu; yabancının düşünüş şeklini almamın sebebi… Zaman zaman böyle düşünüyorum. “Anna Karenina”yı, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi… O tanınmış klasiklerin hepsini okuduk biz.

-Müzikle aranız nasıl?

-Elmas Eşsiz: Müzikle hiç iyi değiliz. Annemiz uğraştı aslında, mızıkayla bizi çalıştırmaya, öğretmeye; ama beceremedik. Annem akordeon çalardı. Evimizde akordionumuz vardı. Ama müziğe hiç gelemedik. Dans ise hayatımızda zaten hiç olmadı. Ama müziğe de arada bir böyle bakardık, bazen şiir okurduk ama az bir şey, çok olmazdı. Sanat, bence çok çalışmak gereken bir şey.

-Hiç unutamadığınız, farklı bir hissiyatla yaptığınız bir işiniz var mı? Hiç yanınızdan ayırmadığınız, “Bunu kendime yaptım” dediğiniz?

-Elmas Eşsiz: Yok, hiç kendime bir şey yapmadım. Şimdi zamanla düşünüyorum… “Kendime bir şey yapsam desem ne yaparım?” diye düşündüm, hiçbir şey düşünemiyorum. Şimdi gençler ya da bu işle uğraşanlar kolyeler tasarlıyorlar, yaka iğneleri tasarlıyorlar, elbiselerinin ceplerine, eteklerine ya da kol ağızlarına bizim işlerimizle süslemeler yapıyorlar; ben yapmadım. Ben 40 senelik elbiseyi giyerim ama hiç yenilenmek istemem, ben hep eskiyim.

-Ayşe Eşsiz: Ben düğme yaptım bazı elbiselerime, gömleklerime. Ben de yeniyi, yeni şeyler giymeyi çok severim.

-Elmas Eşsiz: Büfede duran fotoğrafta, üstümdeki elbiseyi Ayşe sınav elbisesi olarak dikmişti. Onu giydim, biraz da makyaj yaptım; tek özel fotoğrafım bu oldu. Biz hep yapıp, hep üretip koyduk. Şunu yapıp da kullanalım demedik. Ev de o nedenle müze gibi oldu zaten.

-Sizleri yorduk. Bizi kırmadınız, hasbihal ettiniz, kendinizle ve sanatınızla ilgili birçok şey öğrettiniz. Öncelikle bu paylaşımlar için her ikinize de çok teşekkür ediyoruz. Allah sizlere sağlıklı, uzun ömürler versin, başımızdan eksik etmesin. Şimdiye kadar sizinle ilgili bir dizi yayın oldu. Hiçbir yerde bahsetmediğiniz, ama “Bizim hakkımızda şunları da bilsinler” dediğiniz, bilmemizi istediğiniz özel bir şey var mı?

-Ayşe Eşsiz: Söylenecek çok şey olabilir ama öyle özel bir şey yok. Biz de sizlere, bizi düşünen ve bizim için emek veren herkese çok teşekkür ederiz.

(Her dakikasından son derece keyif aldığımız, sırasında çok şey öğrenip sonrasında çok düşündüğümüz, bazen duygulanıp ıslanan gözlerimizi birbirimizden kaçırdığımız, ama çoğu kez tebessümle dinlediğimiz büyüklerimizin yanından hemen ayrılmadık. Günümüze, bu kez deniz kenarındaki sohbetle devam ettik. Ve ayrılırken tadı damağımızda kalan bu güzel günün müthiş bir tanıklık ve aslında kendimize bıraktığımız çok özel bir hatıra olduğunu anladık…)



Eşsiz kardeşlerin evinde yaptığımız söyleşinin ardından, bu kez de İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nin hem “75. Kuruluş Yılı Kutlaması” hem de yeni çalışma dönemi açılışında bir araya geldik. Açılış, Eşsiz kardeşlerin derneğimize bağışladığı eserlerin yer aldığı bir sergi eşliğinde, 3 Ekim’de dernek lokalinde gerçekleşti.

Açılışta aynı zamanda, Prof.Dr. Günsel Şurdum Avcı tarafından hazırlanan ve Eşsiz kardeşlerin 1995 yılından beri, süslemelerini sadece geleneksel işleme teknikleri kullanarak ürettikleri kadın ve erkek kostümlerini, şapka, eşarp, şarhon, kemer, kamçı, çeşitli aksesuarlar ve ev eşyasını içeren 300’den fazla eserlerinin yer aldığı “Türkiye’de Canlandırılan Kadim Çerkes El Sanatları” kataloğunun lansmanı da yapıldı.

Günsel Şurdum Avcı, kataloğu anlattı

Prof. Dr. Günsel Şurdum Avcı, kataloğun oluşum süreci hakkında detaylı bilgi verdi. Kişilikleri, donanımları ve eserleriyle tüm Çerkes dünyasında tanınan ve saygı duyulan büyüklerimiz için böyle bir çalışma yapmaktan duyduğu onuru dile getirdi ve 2025 yılında başladığı çalışmalarına destek veren kişileri tanıttı. Kataloğun, atalarımızdan miras kalan kadim sanatlarımızı ve onlara tekrar hayat veren Elmas Eşsiz ve Ayşe Eşsiz büyüklerimizi, aynı kataloğun kapağında yer alan eserlerinde olduğu gibi, dünyanın 5 kıtasına dağılmış olan insanımızca tanıması, bu sanatla uğraşmak isteyen gençlerimize örnek olması temennisinde bulundu.

Katalog, yaşadığı New York’tan gelerek açılışa katılan ve aynı zamanda katalog destekçilerden biri olan Suriye diasporasından Gina Haboukh tarafından önce Maykop, ardından da Nalçik müzelerine teslim edilmiştir. Amerika’da Birleşik Çerkes Kadınları Derneği (United Circassian Women Association) kurucusu olan Gina Haboukh, gerek anavatanda gerekse farklı diasporalarda görüşmeleri canlı ya da video ile sonradan yayımlayarak, dünyaya yayılmış Çerkeslerin birbirini tanımasına vesile olmaktadır. Yıllar önce Günsel Şurdum Avcı tarafından Dışek kardeşler ile tanıştırılmış, değerli büyüklerimizin Çerkes dili, kültürü ve tarihi konusundaki bilgi donanımlarına hayran kalmış, her gelişinde ziyaret ederek ve aldığı video kayıtları yayımlayarak Dışek kardeşlerin dünyaya dağılmış Çerkesler tarafından da tanınmasına vesile olmuştur. Yakında İsrail’deki soydaşlarımıza yapacağı ziyaret ve sonrasında Amerika’da da kataloğumuzu ve Dışek büyüklerimizi tanıtmayı planlamıştır.

Gina Haboukh’un kataloğu teslimi, müze yönetimi tarafından mutlulukla karşılanmıştır. Teslim, Adigey Ulusal Televizyonu’ndaki haber programına da şu şekilde konu olmuştur:

“Bu hikâye, dünyadaki herhangi iki insanın en fazla beş ortak tanıdıkla birbirine bağlı olduğunu söyleyen ‘altı el sıkışma’ teorisinin canlı bir örneğidir adeta. Sosyal bağlar zinciri üzerinden İstanbul’dan Adigey’e Dışeklerin çalışmalarının kataloğu geldi. Kitabı tarihi vatanına usta kadınların hemşerisi Gina Haboukh getirdi.”

Gina Haboukh: “Burası bizim evimiz, bizim vatanımız. Altın işlemeli el işlerimizi korumak için el emeği örneklerinin yer aldığı bir kitap çıkardılar. Ve kitabı hazırlayanlar, eserlerinin tarihi vatanımızda olmasını istediler.”

Sunucu: “Milli kıyafetleri, altın işleme sanatının detaylarını sadece katalog yardımıyla değil, doğrudan görmek de mümkün. Adigey Ulusal Müzesi’nin deposu, kitapta fotoğrafları yer alan eserlerle de zenginleşti: 20 adet el yapımı ürün mevcut; aralarında kıyafetler, takılar, aksesuarlar var. Bu eserleri yapan Dışek kardeşler bugün 90’lı yaşlarını çoktan geçmiş olmalarına rağmen, sanatı bugüne kadar korumaya devam ediyorlar. Bu yaşta böyle bir el becerisine sahip olmak, bütün bunları yapabilmek… Bakın, şu anda gençler bile zevkle takıyor, işte geleneksel örgüler ile yapılmış boncuklu aksesuarlar. 2007 yılında bu zanaatkâr kadınlar tarafından iki adet altın işlemeli eser daha müzeye devredilmişti. Koleksiyonu öncelikle müze çalışanları, kültürümüzün çok özel bir yönü olarak nitelendiriyor.”

Asiyet Nabokova (Müze Eserleri Başsorumlusu): “Burada geleneksel Adige nakışını görebilirsiniz, adeta kuyumcu işi gibi hassas. Buradaki eksenel simetriyi hem dikey hem yatay hem de ayna simetrisi olarak da görebilirsiniz. … Eserler kesinlikle eşsiz. (Eline yuvarlak ve içinde tamamen dışeyide ile işlenmiş at başı olan panoyu alarak devam ediyor) Burada ise artık stilize edilmiş bir form görüyorsunuz. Bu, Adigelerin en sevdiği hayvan ve esere konu edilmiş. Eserler, diaspora kültürünün sergilendiği müze bölümünün koleksiyonunu zenginleştirdi. Şu anda burada soydaşlarımız tarafından getirilmiş veya bağışlanmış yaklaşık 3 bin eser saklanıyor.”

Fatimiyet Digunova (Adigey Cumhuriyeti Ulusal Müze Müdürü): “Bu katkı, bu olay bizim için çok değerli, çok hoş, çok sevindirici. Elbette saklayacağız, kullanacağız, sergilerde, ekspozisyonlarda göstereceğiz ve geniş bir ilgili çevreye sunacağız.”

Müze çalışanlarının planları arasında Dışek kardeşlerin eserlerinin sergisini etnografya kompleksinde yapmak da var.

Gina Hanım, Nalçik Ulusal Müzesi’nde Müze Müdürü Nakoy Felix tarafından karşılanmış ve Eşsiz kardeşlerin koleksiyonunun nasıl muhafaza edilip sergileneceğine dair bilgilendirilmiştir. Nalçik televizyonu da Eşsiz kardeşlerin hayatı ile yapacağı kapsamlı haber öncesi bu ziyareti kayıt altına almıştır.

Kataloğun ulaştırıldığı en değerli yerlerden biri de, Eşsiz kardeşlerin babalarının kökeninin olduğu Nartan’daki Dışek ailesi oldu.

Bu teslimlere ait tüm fotoğraf ve video kayıtları Eşsiz kardeşlere ulaştırıldı; onların anavatana ulaştırdıkları eserlerinin nasıl karşılandığını, korunduğunu, sergilendiğini görüp nasıl memnun olduklarına Jineps de şahitlik etti.



Adigey Cumhuriyeti Ulusal Müzesi’ne teslim edilen ürünler

Maykop Ulusal Müzesi ile olan irtibatı, uzun yıllar önce anavatanına dönen ve tüm zamanlarında müzede görev yapan Sevgili Mefeşoko Şengül ile sağladım. Mefeşoko Şengül her aşamadaki desteği ile çok yardımcı oldu ve düzenli mesajları ile büyüklerimize güven, güvence verdi.

Maykop için de yine aynı gün ve aynı şahitler huzurunda, içlerinde tamamı dışeyide işlenmiş kırlent, kese, cüzdan, pano, kemer, kolye, fular, tespih, yumurta, kutu, guaşe kamçısı, tam takım kadın kostümü olan toplam 14 parçayı, video kaydı eşliğinde teslim aldım. Bu emanetleri de Krasnodar’da yaşayan arkadaşlarım Mamiy Nurdin ve Krasnodar Devlet Hastanesi hekimlerinden Batmen Aydemir aracılığı ile gönderdim. Mefeşoko Şengül ve müze çalışanı Susanna, müzenin tahsis ettiği bir araç ile Krasnodar’a bizzat gidip teslim aldılar.

Emanetlerin müze yetkilileri tarafından açıldığı anla ilgili gözlemlerini Eşsiz kardeşler ile paylaştılar.

Mefeşoko Şengül bundan sonrası için de planlamalar yaptı. Emanetlerin devlet arşivine kaydının ardından, onların yapılacak olan ekspozisyona kadar, ürünlerin ısı ve ışıktan korunmasını sağlayan özel donatılı depoda saklanmasını sağlayacağına, bunun dışında Eşsiz kardeşler ve çalışmaları ile ilgili Devlet Radyosu’nda ve Maykop televizyonunda bir program yapacağına ve Adige Mak gazetesinde bir yazı yayımlayacağına söz verdi.

Ne güzel bir tesadüf ki, Maykop Ulusal Müzesi’nin Eşsiz kardeşlerin bağışlarına ilişkin arşiv kayıtları ve teşekkür belgelerinin ulaşması, İKKD’nin 3 Ekim’deki sezon açılışının ve Eşsiz kardeşlerin katalog lansmanının yapılacağı güne denk gelmiş oldu.



Eşsiz kardeşler koleksiyonundan Nalçik’e gönderilen eserler

Kabardey Balkar Ulusal Müzesi’ne, içlerinde tamamı dışeyide işlenmiş kırlent, pano, cüzdan, kese, yumurta, yelpaze, fular, kemer, tespih, kolye, kutu, guaşe kamçısı ve tam takım kadın kostümünün bulunduğu toplam 17 parça ürün teslim edildi.



1 Ağustos 2026 Anavatanına Dönenler Günü Sergisi

Tabış Murat

Tabış Murat’ın sergi açılışı sunumu:

“Bugün 1 Ağustos Anavatana Dönüş Günü. Bugünün önemine ithafen, Kabardey Balkar Cunhuriyeti Devlet Müzesi’nde, anavatanına dönmüş olan soydaşlarımızın çalışmalarından oluşan bu sergi düzenlenmiştir.

Sanatın, el sanatlarının, toplumun gelişmesi ve kültürün geleceğe taşınması için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz.

Çerkes el sanatlarımız kültürümüzü çok güzel yansıtmaktadır, toplumsal gelişmemize katkıda bulunmaktadır. Ayrıca bu el sanatlarımızdaki her işleme şekli, her nokta, her birim anadilimiz Adigece ile o kadar güzel ifade edilmiştir ki, bu şekilde dilimizin zenginliği de sergilenmektedir.

Müzemizdeki bu sergi özellikle başta Şık Talih olmak üzere, Sosnak Muhamed ve Tobıçe Soner’in metal, deri ve ahşap materyaller ile yapmış oldukları eserlerinden oluşmaktadır.

Mutluluk ve gururla duyurmak istediğim bir konu daha var:

Bu sanata bir ömür vermiş olan Dışek Ayşe ve Elmas kardeşlerin, özellikle dışeyide işlemelerinden oluşan eserlerinin bazıları da bu sergide bulunmaktadır. Sadece bu sergi için değil, Dışek kardeşler şu anda sergilenen bu eserleri müzemize hibe etmişlerdir. Dışek kardeşlerin el işleri, eskiden Adige kadınlarının yapmış olduğu eserleri temsil etmektedir. Bu el işlerinde ninelerimizin sesinin yankısını duyar gibiyiz. Müzemizde bu eserlerin yer alması, sergilenmesi hepimiz için çok anlamlı ve gurur vericidir. Her ikisine de minnettarız.”

Yazarın Diğer Yazıları

‘Asıl işimiz bu; kaybetmeden dönüştürmek’

“Kadim Çerkes El Sanatları ve Günümüz Uygulamaları” sergisi, sadece el emeğinin değil, bir halkın hafızasının da izini sürüyor. Jineps, Adiyuf’un emektarlarından Nilüfer Karadaş ve...

Küçük parmaklardan büyük miraslara: Denhleç’le büyüyen umut

Kültür, yalnızca geçmişin bir yansıması değil, aynı zamanda geleceğe uzanan bir köprüdür. Geleneksel Çerkes el sanatlarını yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla yürütülen “Denhleç”...

Geleneksel Bayramcı Voleybol Turnuvası

Türkiye Çerkes diasporasının yoğun olarak yaşadığı Düzce’de, bu haftalarda çok güzel ve örnek bir etkinlik gerçekleşiyor. Her yıl özlemle beklenen ve bu sene 17...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img