Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Kafkas Savaşı yıllarında Adigelerde ölüm anlayışı



Madina Tekueva*
Marina Gugova**
Elena Nalchikova***
Andrey Konovalov****


 

 

Kafkas Savaşı, yalnızca erkeklerin savaşta sergiledikleri tavırları ve o dönemde erkeklerin kendi tarihlerini kaleme alış biçimleri aracılığıyla bilinmektedir. Bu tarihi dramda kadınlar bir tür sessiz kitleyi temsil eder

 


 

Giriş

Kafkas Savaşı, Adigelerin tarihini “Öncesi” ve “Sonrası” olmak üzere iki büyük döneme ayıran sancılı bir dönüm noktasıdır: Geleneksel “eski zamanlar” ve imparatorluk devleti çerçevesinde şekillenen yeni bir varoluş. Kabarda’da kademeli olarak başlayan ve yüz yılı aşkın süre boyunca tüm Kafkasya’ya yayılan Kafkas Savaşı, yalnızca tarihsel değişimlerin yaşandığı bir dönem olmakla kalmamış, aynı zamanda etnik zihniyet ve ulusal bilinç gibi kavramların da dönüşümüne sahne olmuştur. Bu değişimlerin niteliğini, kapsamını ve Kafkasya halklarının gelecekteki kaderleri üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla bu makale, Adigelerin davranış biçimleri ve gündelik yaşamlarındaki değişikliklerin bir yönünü ele alacaktır. Bu, savaşın en trajik sonuçlarına (savaş sırasında ölüm ve ölenlerin bedenleri ile ruhlarına gösterilen özen) karşı tutumlarında ifade bulmaktadır. Bu konuyu seçmemizin nedeni, taşıdığı dramatik ağırlık ve dış etkenler altındaki zihinsel tutumlarla bunların dönüşümlerini daha görünür kılan ritüel uygulamalarının muhafazakâr yapısıdır.

“Savaş sırasındaki ölüm” ifadesiyle yalnızca savaş meydanındaki ölümleri değil, aynı zamanda kadınlara yönelik şiddet, açlık ve çocuk kurbanlar gibi diğer askeri trajedileri de kastediyoruz. Dolayısıyla analizimiz sosyopolitik değil; gündelik ayrıntılara, etnografik olgulara, kişisel deneyimlere ve duygulara ağırlık veren tarihsel ve kültürel bir nitelik taşıyacaktır.

Modern tarih biliminin başlıca eğilimlerinden biri, geçmişte yaşamış bir kişinin iç dünyasını ve yaşadığı dünyaya ilişkin algısını yeniden canlandırmaya yöneliktir. Böyle bir araştırma perspektifi, “savaş ortamındaki insan”a dair karmaşık ilişki ve anlamlandırma sistemini daha iyi kavramayı, direniş koşullarında Çerkeslerin yaşadığı özgün deneyimi görmeyi ve hem davranışlarının ardındaki motivasyonu hem de savaşa dair algılarını bir bütün olarak içeriden anlamayı mümkün kılacaktır.

Yöntemler

Gündelik yaşam tarihi araştırmalarının sunduğu araçlar, askeri çatışmalar bağlamında insanın gündelik yaşam alanını incelemeyi, Çerkesleri bir çatışmanın soyut unsuru olarak değil, geçmişin gerçekliklerini bizzat inşa eden ve anlamlar üreten özneler şeklinde ele almayı mümkün kılmıştır. Bu makalede yazarlar, söz konusu yaklaşıma uygun olarak, tarihsel kaynağın iç katmanlarına nüfuz etmeye dayalı bir yorumlama yöntemi uygulamıştır. Böylece anlatıdaki tutarsızlıkları ve eksik bırakılan noktaları belirlemeyi, bireylerin eylemlerinin ardındaki motivasyonları aydınlatmayı amaçlamışlardır.

Araştırmanın tabanı üç tür kaynağa dayanmaktadır: Folklorik malzemeler, Kafkas Savaşı katılımcılarının tanıklıkları ve yerel aydınların eserleri. İlk grup, birçoğu çeşitli derlemelerde yayımlanmış olan, Kafkas Savaşı’na dair tarihi-kahramanlık temalı şarkıları, efsaneleri ve ayrıca ağıtları kapsamaktadır. İkincisi, görgü tanıklarının ifadeleri ile Rus subayların ve yabancı yazarların anı ve notları . 19. yüzyıl Adige eğitimcilerinin edebi ve etnografik çalışmaları, özgünlük açısından en güvenilir olan üçüncü kaynak kategorisini oluşturmaktadır.

Literatür taraması

Kafkas Savaşı’na dair muazzam tarihsel külliyat içinde, özellikle savaş katılımcılarının ve mağdurlarının deneyimlediği trajik gündelik olayların ve kişisel deneyimlerinin tarihyazımını ayrıca ele almanın yararlı olacağı kanaatindeyiz. Çünkü bu konular, yeterince “bilimsel” bulunmadıkları gerekçesiyle Kafkasya araştırmacılarının gözünden kaçmıştır. Gündelik yaşam tarihine; yani tarih araştırmalarının klasik bir konusu olan savaşların tarihsel ve antropolojik incelemesine yöneliş, ancak Sovyet sonrası tarihyazımında gerçekleşmiştir.

Kafkasya’nın yerli nüfusunun Osmanlı İmparatorluğu’na kitlesel olarak sürülmesiyle ilişkili olan ve savaşın sonuçlarına dair duygusal deneyimleri yansıtan bazı unsurlar, Sovyet dönemi araştırmacısı Dzidzaria’nın bilimsel çalışmalarında ele alınmıştır. Dağlı halkların ulusal kurtuluş hareketinin daha önce üzeri örtülmüş yönlerine değinmiştir. Yeniden yapılanma dönemi; unutulmuş arşivlere, kaynaklara ulaşılmasını mümkün kılmıştır. Savaşın ve ardından Kafkasyalıların yabancı topraklara sürülmesinin niteliği, gerçek kayıp sayıları ve çarlık hükümetinin sömürgeci politikası hakkında sorular sormak mümkün hale gelmiştir. Bu çalışmalar, araştırmamızın teorik temelini genişletmemize olanak tanımaktadır.

Yakov Gordin’in monografisi, Rus-Kafkas dramının tarihsel ve kültürel sorunlarına, Rus medeniyeti ile “Kafkasya’nın güçlü ve kadim dünyası” arasındaki çatışmanın tarihine odaklanmaktadır.

Son 20 yılda yapılan Kafkasya çalışmaları, incelenen konuların yelpazesine yenilerini eklemiştir: Erkek karakterinin ve davranışlarının gelişimi, toplumsal kurumlar, kadın ve erkek deneyimlerinin dünyası, bir savaşçının eğitimi, onur yasasının gelişimi, ölüm mekânına dair incelemeler, hayata onurlu bir şekilde veda etmeye ilişkin zihniyet kalıpları ve ölüm olayındaki trajik boyutun yüksek perdeden ifadesi.

Bulgular

Bu makale, gündelik askeri yaşamı inceleyen araştırmacıların karşılaştığı olayları bir araya getirerek özetlemektedir. Kafkas Savaşı sırasındaki ölümler, savaş tarihine eşlik eden o büyük trajedi, kayıp korkusu, yaşanan deneyimler ve direniş geçmişe dair bilgimizi zenginleştirecektir. “Kahramanca ölüm” nedir? Yerleşik ritüeller ve geleneksel bilinç, sevilenlerin ölümünün deneyimlenmesi konusunda ne söylemektedir? Kadınlar askeri vakalarda nasıl bir yere sahipti? Kadınların beklentileri, erkekleri kahramanca bir ölüme nasıl yönlendirdi? Askeri komuta kademesi, direniş ruhunu kırmak amacıyla dağlıların ölü bedenlere yönelik zihniyetini nasıl kendi lehine kullandı?

Bu araştırma, sömürgeleştirilme sürecinde Kafkas halklarının ataerkil ideolojilerinin geçirdiği dönüşümü, bu zihniyetin ne ölçüde korunduğunu ya da yıkıma uğradığını incelemeyi amaçlamaktadır.

Kafkas Savaşı’ndaki kahramanlıklar, ulusal tarihyazımında sıklıkla işlenen bir tema haline gelmiştir. Çerkes birliklerinin cesurca savaşa girişi, kendilerine özgü savaş stratejileri, kişisel kahramanlıklar ve savaşta ölüme mutlak hazır oluş… Tarihi kayıtlarda, halk şarkılarında ve edebi eserlerde bunların tümü açıkça görülmektedir.

Ne var ki, kahramanca ölümün başka yüzleri de vardır. Askeri bir trajedi yaşayan ve yaslarını tutmak ya da ölenin öteki dünyadaki durumunu kolaylaştırmak için kolektif bilinçle geliştirilip gelenekle yerleşmiş yöntemleri kullanan bir halkın etnik kimliğini ve kültürünü anlamak açısından, kadınların kimi zaman coşkulu, kimi zaman fevri olan duygusal eylem ve tepkileri hiç de azımsanmayacak bir öneme sahiptir.


Tarihi belgelerde kadının sesi neredeyse hiç duyulmaz, isimleri Kafkas Savaşı’nın trajedisi içinde kaybolup gitmiştir.
Folklorik kaynaklarda rastlanan, savaş yıllarındaki olaylara kadınların katılımına dair o nadir kanıtlar özellikle kıymetlidir

Kafkas Savaşı, yalnızca erkeklerin savaşta sergiledikleri tavırları ve o dönemde erkeklerin kendi tarihlerini kaleme alış biçimleri aracılığıyla bilinmektedir. Bu tarihi dramda kadınlar bir tür sessiz kitleyi temsil eder. Ev içindeki kadınlara özgü o mahrem duvarlar arasında beklentiler, sabır, korku, gurur, acı gibi duyguların ne denli yoğun yaşandığını sadece tahmin edebiliriz. Tarihin bu somut olmayan ve belgelenmemiş yönleri, kadınların özel tarihindeki paha biçilmez duygusal bileşenlerdir. Tarihi belgelerde kadının sesi neredeyse hiç duyulmaz, isimleri Kafkas Savaşı’nın trajedisi içinde kaybolup gitmiştir. Folklorik kaynaklarda rastlanan, savaş yıllarındaki olaylara kadınların katılımına dair o nadir kanıtlar özellikle kıymetlidir. İncelendiğinde, neredeyse her bir şarkının gerçek kadınlara dair bilgiler barındırdığı görülür. Bunlar çoğunlukla kaybedilen eşler, erkek kardeşler ve oğullar için yakılan ağıtlar olan “ğıbze”lerdir. Adige kadın kültürünün değerler sistemine (yaşamın ahlaki temelleri, aile içi ilişkilerin incelikleri, savaşın etkisiyle yoğunlaşan aşk duyguları, erdemli bir erkeğin nitelikleri, mutluluk tasavvuru vb.) dair önemli bilgiler içermeleri nedeniyle, bu halk şiiri eserleri “kadın tarihi” yazımı açısından müstakil bir öneme sahiptir. Ama “ğıbze”lerin başkahramanı olmayan kadınlar, olayların kronolojik akışının dışında, “perde arkasında” mütevazı bir yer tutarlar.

Yine de bazı folklor eserlerinde, anlatılan olayların etkisini güçlendirmek amacıyla gerçek kadın isimlerine yer verilir: “Ölüler arasında güzeller güzeli Babukovların kızının cesedi de var”; olay örgüsü içinde savaşın nedenini belirtmek için: “Azhagoyev ailesinden güzel Fardaus, Don Kazakları tarafından kaçırılmıştı”; trajik sonu tasvir etmek için: “Güzel Kumpılkhan’ın kederi dünyadan büyük”.

Kafkas Savaşı’na kadınların katılımına dair bilgi arayışımızda, 1936’da yayımlanan “Kabardey Folkloru” adlı sözlü tarih derlemesine başvurduk ve dramatik açıdan sarsıcı bir eser olan “Köyün Yıkımı” ile karşılaştık. Bu şarkı, imparatorluk birliklerinin iddialara göre 1765 yılında Prens Ali Karamirza’nın köyüne düzenlediği saldırıyı konu almaktadır. Kadınlar tarafından icra edilen bu eserde pek çok karakter yer alır ve bunların neredeyse tamamı kadındır: Esaretle aşağılanan Prenses Elmashan ve Hani Karamirza, nişanlı bir genç kızın bekâretini korumak uğruna çaresiz bir dürtüyle düşman süngülerinin üzerine atılan Goşehurey Şogenova; “örgülü ipek saçları lanetli gâvurlara dizgin olan” narin tenli kumral Hanio, onurunu koruma mücadelesi sırasında bilincini yitiren ve dağlara kaçan kocasına lanet okuyan iki küçük kız annesi güzel Gura ve düşmanla korkusuzca savaşa tutuşan yaşlı Prenses Şırıkhona.

11 beyitten oluşan metin, “kadın yazını”nın kendine has özelliklerine dair ipuçları sunar. Olayların önemine dair vurgu dağılımı, sıraları ve ayrıntılardaki güvenilirlikleri, “erkek” metinlerinin gerçek bir hikâyeyi yeniden kurgulamayı zorlaştıran soyutluğuna benzememektedir. Saldırının sonucu daha en baştan bellidir: Kadınların düşman eline geçmesi… Bu durum; bağımsızlığın kaybı, onurun çiğnenmesi ve halkın kederi gibi kavramları anlamsal bir bütünlük içinde birleştiren, savaşın yarattığı en büyük felakettir. Şiirsel teknikler, yaşanan acının o katı ve belgelenebilir gerçekliğine gölge düşürmez: “Köyün bir ucuna baktığınızda parlak güneş ışıldıyor. Köyün öbür ucuna baktığınızda çocuk cesetleri ağaç kütükleri gibi uzanıyor.”

Kadınlar, kendilerini savunmak için harekete geçen erkeklerin kahramanlığını açıkça dile getirir. Cesur Jabağı Taov, altınımız Hacı Nartıjev, yaşlı Şumaho Şogenov, genç Tutuka Barakov “Silahını bırakmadan, keskin kılıcını savurarak eşini esaretten kurtaran” İsmail Atluskirov’un cesareti özellikle dikkat çekicidir. Burada “erkek” şarkılarının aksine, büyük ölçekli bir trajedinin arka planında kadınların yaşadığı kişisel deneyimler de görülmektedir. Antropolojik ayrıntılar; gerçek nesneleri, durumları ve duyguları canlı bir şekilde öne çıkarıp savaşın kendisine ve geçmişteki “barışçıl mutluluk” dönemine dair bütünlüklü bir tablo sunmaktadır. Kadınların sesi, barışçıl bir köye yönelik saldırının acımasızlığına ve buna eşlik eden kadına yönelik şiddete tanıklık eder: “Sahtiyan korseler (düğün gecesi damat tarafından ilk kez çıkarılan, genç kızlara özgü deri korse: Yazarın notu) süngülerle parçalandı. Oysa düğün gecesinde çıkarılmaları gerekirdi”; “Beşmetimin ipek kumaşı süngülerle lime lime edildi”; “Altın işlemeli başlıklarımız arkaya doğru itiliyor ve ipek şalvarlarımız çizme burunlarıyla yırtılıp çıkarılıyor”.

Chuzhkuapa’nın ağıdında olduğu gibi, benzer pek çok şarkıda kadınların benzer yakınmaları tekrarlanır: “Göğüslerim beyazdır / Tüfek dipçiğiyle karartıldı / Siyah deri korsemiz tenimizden sökülüp alındı / Onu üzerimizden sevdiklerimizin çıkarmasını hayal ederiz / Ama akşamı görmemize bile izin vermiyorlar.”

Bu nakarat, durumun ve buna bağlı deneyimlerin tipik niteliğinin bir kanıtıdır. Anlatılan hikâyeler her zaman fiziksel ölümden bahsetmez. Bekâretin ya da kadınlık onurunun yitirilmesi hem o kadınlar hem de şarkı sözü yazarları tarafından ölümün bir simgesi olarak görülmüştür.

Bu şarkının her bir dizesi değerli etnografik malzemeler barındırmaktadır: Giysi ve dış görünüş ayrıntılarının tasvirinde, aile bağları ve gündelik âdetlere dair kısa değinilerde… Aşk itirafları özel bir yer tutar: “Cam pencerelerden baktığımda her şey bana genç bir prens gibi görünür, oysa beyaz yatağa gittiğimde karşımda tüylü bir canavar bulurum”; “Eskiden altın bıyıklı yakışıklı adamlarla yatakların üzerinde dans ederdik. Şimdiyse askerlerin şefi sobanın başında bizimle keyif çatıyor”. Bir kadının kocasına, çocuklarına ve hayata duyduğu sevgi, uğruna mücadele edilmeye değer bir şeydir. Ancak bu durum yalnızca kadın folkloru metinlerinde açıkça görülür; erkekler geleneksel olarak ketumdur ve bu nedenle daha az bilgi sunarlar.

Şarkının içeriği tarihsel açıdan son derece gerçeğe uygundur. Kadınlar, asıl düşmanı, yani saldırgan ordunun askerlerini tanımlamanın yanı sıra, hainlere ve kendi kabile üyelerine de işaret ederek isimlerini tarihe kazırlar. Bir kadının korkak kocasına yönelttiği intikam duygusu korkunçtur: Ali Konşaov’a tam adıyla hitap ederek, ihaneti nedeniyle onu aşağılar: “Bir kale gibiydi / ama Andruga Dağları’na saklandı / İşte o, genç Ali Konşaov / İki genç kız / Göğsümü parçaladılar. / Keşke kocam hiç olmasaydı / Soyulduğum gün, / … gâvurlar tarafından esir alındığımızda / Ortalıkta görünmüyordu / Geri dön, kızıl saçlı korkak, / Güzel Guru’yu geri alamayacaksın! / Eğer kendimden geçip bayılmasaydım / Beni sağ göremezdin.”

Açıkçası kadınlar, çatışmaların doğrudan katılımcısı olan erkekler üzerinde psikolojik bir etki yaratma araçlarına sahipti. Lirik imgeler; eşlerin, kız kardeşlerin, annelerin ve çocukların ölümünün trajik boyutunun algılanmasını ve anlaşılmasını sağladığından, bu etkinin gücü son derece yüksekti.

Bu durum, savaşın değişen doğasını anlamak açısından özellikle önemlidir. Çatışan taraflar arasındaki çarpışmaların henüz şövalyece bir nitelik taşıdığı, diyalog, uzlaşma ve eski müttefiklik bağlarına dair umutların sürdüğü ilk aşamada; düşmana karşı bir tür sportif rekabet unsuru ile onurlu ve denk bir rakibe duyulan saygı mevcuttu. Düşmana duyulan nefret, savaş meydanından ziyade; bahçelerin ve ekinlerin yok edildiği, köylerin yakıldığı ve kadınlarla çocukların acı çektiği cephe gerisinde şekillendi. “Savaş kahramanlığı” kavramı, “sessiz” kahramanların varlığıyla yayılacaktı. Sadece kanlı bir savaşa cesurca katılmak değil; cinsiyet kodları gereği aynı zamanda onurunu, çocukların ve yaşlıların hayatını koruyabilme becerisi de bir şarkıya konu olmaya değerdi.

Folklor kaynaklarında sürekli tekrarlanan, sevilenlerin ölümüne ilişkin duygusal vurgu, akrabalarla kurulan özel ve geleneksel olarak ataerkil nitelikteki ilişkinin bir göstergesi olarak okunmalıdır. Kafkas Savaşı’na tanıklık eden çağdaşlar, bu kolektif aile dayanışması hissinin bir göstergesini, ölen kişiye karşı hissedilen sorumlulukta görmüşlerdir: Ölüyü savaş alanından çıkarmak, ona layık bir cenaze töreni düzenlemek ve gidişini ritüele dönüştürmek… “Çerkes karakterinde, savaşta ölenlerin naaşlarına gösterdikleri özen takdire şayandır. Eğer yurttaşlarından biri savaşta ölürse, birçok Çerkes onun cesedini almak için oraya koşar…” Çoğu zaman tekdüze içerikleri olmasına rağmen bu tür davranışlara dair betimlemelerin sayıca fazlalığı, bu eylem biçiminin normalliğini ortaya koymaktadır.

V. Potto, “Kafkas Savaşı” adlı eserinde benzer durumları defalarca tasvir etmiştir: “30 kadar dağlı naaşa doğru koştu ve yere serilmiş cesedin başında kıran kırana bir mücadele başladı… Naaş elden ele geçti…” Adige yazar Han-Girey, bir kovalamaca sırasında bile “öldürülen yoldaşların naaşlarının şaşırtıcı bir kararlılıkla taşındığını, naaşı korumak uğruna bütün bir grubun can verdiğini” yazar. Dağlıların özgürlük mücadelesini destekleyen Theophilus Lapinsky, “Rusların elinde tek bir cesedin, tek bir yaralının ya da tek bir silahın bile bırakılmadığını” belirtmiştir. Kişisel güvenlik kaygıları hiç dikkate alınmazdı. Rakiplerinin psikolojisini iyi bilen çarlık ordusu generali Rayevski şunları yazmıştır: “Dağlılar savaşa giderken silah arkadaşına, birlikte ölme ya da ölüm halinde yoldaşının cesedini ailesine teslim etme konusunda yemin eder; bu yemini yerine getirmemek utanç kaynağıdır ve yeminini bozan kişi, ölenin tüm ailesinin geçimini üstlenmek zorundadır.”

Çerkesler, soydaşlarına karşı son görevlerini yerine getirmek amacıyla, “ateş altında kalmayı bile göze alarak” tüm ölülerini alırlardı. Yeni can kayıplarına da yol açan bu ölü ve yaralıları geri alma mücadelesi, sergilenen tutumun “akıldışılığı”yla Kafkasya seferine katılanları şaşkına çevirmişti. Farklı kaynaklarda sıkça rastlanan bu tür örneklerin çokluğu, durumun gelip geçici bir hikâye değil, köklü ve derin bir psikolojik tutum olduğunu göstermektedir. Bu durumun etnokültürel niteliği, yabancı yazarların da dikkatini çekmiştir.

J.A. Longworth, öldürülen silah arkadaşı hakkında Çerkes bir direnişçinin şu sözlerini aktarır: “Onun için artık her şey bitti… Cesedini köyündeki kızlara verin; bırakın o zavallı genci usulüne uygun şekilde defnetsinler. Mezarı başında ağlayacak birileri mutlaka olacaktır.” Gözyaşları, kederin canlı birer kanıtıdır; askeri yaşamın gündelik akışına rağmen sıradanlaşmamış, kanıksanmamış ve etkisi yitirilmemiş, trajedinin bizzat hissedildiği duygusal anlardır. Ritüel niteliği taşısa bile dökülen gözyaşları, olaya tanıklık edenleri derinden etkilemiştir: “Böylesine acı bir kayıp (köyün savunulması sırasında üç kardeşin ölümü-Yazarın notu) karşısında teselli edilmeye çalışılan ancak avutulamayan zavallı bir kadının feryatları gerçekten çok dokunaklıydı.” Kadınların gözyaşları, ulusal direniş için itici güç haline geliyordu: “Bak Kundetov” diye sesleniyordu halk kendi prensine, “o kasvetli evin, yaşlı kadınların ağıtları altında yıkılıp gidecek”…

Tarih kitaplarından aşina olduğumuz ve her savaşa eşlik eden trajediyi gözler önüne seren, üzerinde kargaların daireler çizdiği, terk edilmiş ölü bedenlerle dolu bir savaş alanı görüntüsü, Kafkasyalıların savaşçının hayatının sona ermesine dair görüşüyle bağdaşmaz. Asıl son, savaşta hayatını kaybeden kişinin evine getirilmesi, içtenlikle yasının tutulması, defin işlemlerinin usulüne uygun şekilde yapılması ve nihayetinde “gerektiği gibi” toprağa verilmesiyle gerçekleşir.

Sadece kafa değil, aynı zamanda diğer tüm uzuvların da (Iэплъпкъ пщыкIутIыр зэхуэду-vücudun 12 parçasının tamamı) yani eklemlerle gövdeye bağlı olan eller, ayak tabanları, kavalkemikleri, kalçalar, omuzlar ve kolların defnedilmek üzere muhafaza edilmesi gerekiyordu. Bu durum, ölümden sonraki yaşamın esenlik içinde geçeceğine dair bir güvence sağlardı. Rus askeri sahra cerrahisinin kurucusu N.I. Pirogov, Kafkas cerrahların ve kırık-çıkıkçıların tedavi yöntemlerindeki özgünlüğe dikkat çekmiştir: “…Kafkasya’daki hekimler, bizim doktorlarımızın kanaatine göre uzuvların kesilip alınmasını gerektiren türden dış yaralanmaları (özellikle de ateşli silah yaralanmalarının sonuçlarını) tamamen iyileştiriyorlardı. Bu, pek çok gözlemle desteklenen bir gerçektir; ayrıca uzuv kesme veya parçalanmış kemikleri kesip alma yoluna asla başvurmadıkları da bilinmektedir. Dış yaralanmaların tedavisine yönelik tüm kanlı müdahaleler arasında yalnızca kurşunların çıkarılması işlemini gerçekleştirirlerdi.”


Cesetlerin düşman elinde kaldığı durumlarda, olası bir çözüm yolu bunların fidye karşılığında geri alınması ya da takas edilmesiydi

Cesetlerin düşman elinde kaldığı durumlarda, olası bir çözüm yolu bunların fidye karşılığında geri alınması ya da takas edilmesiydi. “Savaşta ölenlerin naaşları geri alınır. Bu işlem, ölenler için ödenecek fidye miktarını görüşmek üzere gelen ve karşılığında boğalar, atlar ve diğer eşyayı teklif eden elçiler aracılığıyla gerçekleştirilir.” General Rayevski, “düşman saldırısının sona ermesinin ardından, hatta şiddetli bir çatışma sürerken bile dağlıların ölüleri için fidye ödeme talebinde bulunduklarını” aktarmıştır.

Çerkeslerin çatışmada hayatını kaybedenlerin naaşlarına gösterdikleri saygılı tutum bazı çarlık generalleri tarafından düşmanın moralini bozmak amacıyla kullanılmıştır. Kafkas Hattı birliklerinin komutanı General Velyaminov’un, ölü Çerkeslerin bedenleri hakkında söylediği o meşhur hakaretamiz sözleri şöyledir: “…her gün köy kapılarına asılıyorlar. Bu son yöntem çok iyi: Fidye beklerken balık pastırması gibi olgunlaşsınlar.” Bu tür eylemlerin dağlılar için ne denli aşağılayıcı ve kışkırtıcı olduğunu fark eden Kafkas Hattı Ordusu Komutanı General Verzilin, 1834 yılında bir emirle, Kazakların ganimet olarak köylere getirdikleri Çerkeslerin naaşlarına yönelik bu tür vahşetleri yasakladı.


Görgü tanıkları üzerinde en sarsıcı etkiyi, düşmanın moralini bozmak amacıyla ölülere yönelik psikolojik aşağılama yöntemlerine başvuran General G. K. Zass yaratmıştı

Defin ve yas tutma imkânının olmayışı, rüzgârda sallanan öldürülmüş savaşçılar, cesetler üzerinden yapılan pazarlıklar ve kesik başlar… Askeri gerçekliğin tüm bu unsurları yerel halk üzerinde korkunç bir izlenim bırakıyor, dini inançlara darbe vuruyor ve asırlık zihniyet kalıplarını yıkıyordu. Görgü tanıkları üzerinde en sarsıcı etkiyi, düşmanın moralini bozmak amacıyla ölülere yönelik psikolojik aşağılama yöntemlerine başvuran General G.K. Zass yaratmıştı. 1837’deki hapis cezası Kafkas Piyade Alayı’nda zorunlu hizmete çevrilen Dekabrist N.I. Lorer, anılarında şunları aktarıyordu: “Zass’ın aşılamaya çalıştığı korku fikrini pekiştirmek amacıyla, Çerkeslerin kafaları siper yakınında hazırlanan bir tepeciğin üzerinde mızraklara takılıp sergilenir, sakalları rüzgârda dalgalanırdı.” “Bir Kafkas Subayının Anıları” adlı eserin yazarı Albay F. Tornau, mızrağa geçirilmiş kafalardan birini fark etti. Bu kesik kafa, Rus kalelerine düzenlediği sayısız baskınla tanınan ve boyun eğmez bir kişiliğe sahip olan Prens Aslan-Giray Beslanov’a (Beslenuko Aslan) aitti. Halk söylencelerine göre, Rus kalelerine yönelik çok sayıda baskınla tanınan Beslenuko Aslan öldüğünde Zass, savaş meydanında Beslenuko’nun kazandığı müteaddit zaferlerin intikamını almak amacıyla, düşmanının cesedinin topraktan çıkarılıp parçalanması ve tanınmaz hale getirilmesi emrini verdi.

Yüz yıl süren Kafkas Savaşı, köklü geleneklerden sapmaya olanak tanıyan yeni bir gündelik yaşam düzeni oluşturdu. Özgürlük hareketinin ilk aşamasında dağlılar, ortak bir askeri görevi yerine getirmek yerine, cesetleri geri alma uğruna girişilen ve giderek kapsamlı hale gelen kanlı çatışmaları tercih edebiliyorlardı. Örneğin, 1853’te Gostagayevskoe tahkimatının kuşatılması sırasında, Adigeler burayı ele geçirmeyi başaramadılar çünkü ilk ateşin ardından “herkes yaralı veya ölü komşusunu alıp götürme telaşına düşüyordu”.

Çerkes direnişinin liderleri, önceki “şövalyevari” tutumlarının askeri operasyonların etkinliğini azalttığını fark ederek, savaşın son aşamasında “ölü veya yaralıların peşine düşmeden” saldırma kararı almışlardır.

Kafkas Savaşı’nın sonlarına gelindiğinde, olayların pek çok tanığı ve katılımcısı, “öldürülen silah arkadaşının naaşını düşmanın insafına terk etmeme” geleneğinin tamamen unutulmuş olmasından üzüntüyle bahsetmektedir. Aytek Kanokov hakkında annesi tarafından bestelenen şarkıda, “ölülerin bırakılmasının âdet haline geldiği” korkunç bir gün kayda geçirilmiştir. Kahramanın ölümünün trajedisi, cesedinin savaş alanında bırakılması ve kadınların geleneği ihlal edip “cesedi yosunların arasında bırakanlar” için yas tutmasıyla katlanır. Ezugov’un gelini, cesedi almak için nehrin karşı tarafına geçer. Bir başka hüzünlü şarkının kahramanı Uvzhuko, savunma hattına yapılan bir baskın sırasında bacağından yaralanır. “Kimse tarafından alınmadığı” için orada can verir ve “naaşı bir çalının altında çürüyüp gider”. Bu durum, genç eşini çaresizliğe sürükler. Kadınlar, değerlerin sürekliliğini sağlamaya ve nesilleri sağlam temeller üzerinde eğitmeye olanak tanıyan kuralları ısrarla yaşatırlar.

Çerkeslerin ölülere yönelik geleneksel tutumundaki bu değişim, dışarıdan gözlemciler tarafından da not edilmiştir. V. Potto şöyle yazar: “Düşman savaş alanını öyle bir aceleyle terk etti ki, iki naaşı bile oradan almadı, öldürülen Kabardeyler arasında tanınmış toprak sahiplerinden Prens Kagoka Tatarkhanov da vardı ve onun naaşı da savaş alanında kaldı.”

Ölümden sonraki böyle bir akıbet utanç verici ve korkunç olarak algılanıyordu; bu nedenle savaşçılar, çatışmalardan sonra naaşlarının akıbeti konusunda endişelerini dile getirirlerdi: “Sizden tek bir ricam var, naaşımı bozkırda bırakmayın.” Açıkçası, halkın ahiret inancı, yalnızca uygun bir şekilde defnedilenlerin ölüm sonrası yaşama devam edebileceği düşüncesine dayanıyordu. Bu sorun, Çerkesler için yalnızca Kafkas Savaşı sırasındaki çatışmalarda değil, dağlı halkların zorla yerinden edilmesi sırasında da vahim bir mesele haline gelmiştir. Muhacirlerin vatanlarından kopuşun yasını tuttukları o meşhur şarkının dramatik yönü, bireysel trajedilerle daha da derinleşmektedir. Çerkesler, göç yolculuğu sırasında hayatını kaybedenlerin naaşlarını denize atmayı reddediyorlardı: “Sırtımıza bağlı ölüleri taşıyor gemilerimiz… / Onları alıp denize atmamız için bizi tehdit ediyorlar.” Zorla denize atılmalarını önlemek amacıyla bazıları cesetleri sırtlarına bağlıyordu. Hatta kimi uç durumlarda, cesedin batmaması için tahtaya sıkıca bağlayıp suya bırakıyor, böylece bir gün kıyıya sürüklenmesi ve birinin onu toprağa vermesi umudunu taşıyorlardı. İçinde bulunulan koşullar altında bu, ölülere gösterilmesi gereken geleneksel ihtimamın sergilenebileceği tek yoldu.

Sonuç

Ölülerin bedenleri uğruna verilen çetin ve kararlı bir mücadele, yaşayanların bu naaşların bütünlüğünü koruma sorumluluğu, her savaşçının layıkıyla defnedileceğine dair inancı, hüzünlü ve samimi bir yas süreci, ona dair silik de olsa bir hatıranın gelecek nesillerde yaşaması… Kafkasya’nın savaşta hayatını kaybedenlere yaklaşımına dair tüm bu unsurlar; bizim tarafımızdan, ölüm korkusunun ve bizzat ölümün aşılmasının, duygusal nitelikte bir hafıza alanının yaratılmasının sonucu olarak değerlendirilmektedir.

Ölülerin ardından tutulan yas söyleminde kadınların sahip olduğu özgün konum, atalardan miras değerlere sundukları özverili hizmet ve erkeklerin sergileyeceği davranışlara dair belirli beklentiler; gündelik askeri yaşamın ahlaki zeminini belirleyen öznel bir unsur oluşturmuştur. Bir savaşçının hayatını tehlikeye atma ve cesaret ile dayanıklılık konusunda olağanüstü örnekler sergilemeye koşulsuz hazır oluşu, onun bu dünyadan ayrılışına yönelik “doğru” hazırlıkların güvence altına alınmasıyla mümkün kılınıyordu.

Yakınlarının yanı başında bilindik bir mezar yerinde somutlaşan, kadınların döktüğü bol gözyaşıyla beslenen, aile efsanelerinde ve hatta halk şarkılarında ölümsüzleşen bu hatıra; “ezelden beri” var olan düzenin dokunulmazlığının bir kanıtı haline gelmiş, yaşamın haklı davası uğruna kutsal olana anlam katmış ve insanları birtakım eylemlere teşvik etmiştir.

Kolektif bilincin ve etnik zihniyetin bu yönü, dağlıların güçlü bir özelliği olmaktan çıkıp zamanla onların zayıf noktasına dönüşmüştür. Ölüm sonrasında naaşlarına yönelik sergilenen o gösterişli muamele, yerel halk üzerinde psikolojik bir baskı aracı haline gelmiş; bu durum derin bir duygusal çöküntüye yol açarak hem her bir bireyin hem de bir bütün olarak tüm halkın yaşadığı trajediyi katbekat artırmıştır.

Geleneksel kültür, nesillerin atalarının izlediği yolları adım adım tekrar ettiği geçici bir sarmalın varlığını kabul eder. Böylesi bir kültürü taşıyanların bilinci, yüzyıllar boyunca şekillenmiş eylemlerle askeri yaşamın barındırdığı uç koşulların yarattığı gerilim arasında bir denge kurar. Ayrıca trajedinin yarattığı duygusal sarsıntının boyutu, kabile, toplum ve etnik aidiyet bağlarının gücüyle doğru orantılıdır. Kafkas Savaşı, geleneksel dağlı düzeninin zihinsel temelini yıkıma uğratan geri döndürülemez bir süreci başlatmıştır.

*Doçent, Kabardey-Balkar Devlet Üniversitesi Etnoloji, Tarih ve Gazetecilik Bölümü Başkanı

**Doçent, Rusya Bilimler Akademisi, Kabardey-Balkar Bilim Merkezi Beşeri Araştırmalar Enstitüsü Modern Tarih Bölümü araştırmacısı

***Doçent, Kabardey-Balkar Devlet Üniversitesi

****Doçent, Kabardey-Balkar Devlet Üniversitesi, Rusya Tarihi Bölümü

Kaynak: Karabük Üniversitesi Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 4, 2018

Çeviri: Serap Canbek



Broydo , G. I. (1936). Kabardian folklore. Society. Moscow: Academia.

Dubrovin, N. F. (1871-1888). The history of wars and domination of Russians in the Caucasus. Vol. 1-6. St. Petersburg: Printing house of the Department of Units.

Elmesov, A. M. (1991). From the history of the Russian-Caucasian War. ‘’Documents and Materials’’. Nalchik: Poligrafkombinat nameed after the Revolution of 1905.

Esadze, S. (1993). The Conquest of the Western Caucasus and the End of the Caucasian War. Maykop: Meoty.

Gippius, E. V. (1986). Folk songs and instrumental jokes of the Adygs. Vol. 3. Part 2. Moscow: Soviet composer.

Havzhoko Shawkat Mufti (1994). Heroes and emperors in Circassian history. Nalchik: El-fa.

Kazharov, V. H. (2005). Adygian songs of the Caucasian War period. Nalchik: Elfa.

Keshev, A. G. (1988). The notes of the Circassian. Nalchik: Elbrus.

Han -Girey (1989). Circassian traditions. Nalchik: Elbrus.

Khan-Girey (1992). Notes on Circassia. Nalchik: El-fa.

Kumakhov, M. A. (2006). Adyghe (Circassian) encyclopedia. Moscow: The fund named after B.H. Akbashev.

Lapinsky, T. (1995). The highlanders of the Caucasus and their liberation struggle against the Russians. Nalchik: El-fa.

Longworth, J. A. (1974). A year among the Circassians. Adygs, Balkars and Karachais in the news of European authors of the XIII-XIX centuries. Nalchik: Elbrus.

Lorer, N. I. (1988). The notes of my time. Memoirs of the Decembrists. M.: Pravda.

Marzey, A. S. (2004). Circassian ridership, «ЗeкIуэ». Nalchik: Elfa.

Monpere, F. D. (1974). Journey through the Caucasus, to Circassians and Abkhazians, to Colchis, Georgia, Armenia and to the Crimea. Adygs, Balkars and Karachais in the news of European authors of the 13th-19th centuries. Nalchik: Elbrus.

Nalchikova, E. A. (2013). Heroic death as the commonness of masculine everyday life in the traditional Adygeyan society. In V.N. Skvortsova (eds.), Patriotism and citizenship in the daily life of Russian society (XVIII-XXI centuries). St. Petersburg.

Pirogov, N. I. (1952). Report on the journey through the Caucasus. M.: Medgiz.

Potto, V. (1994). The Caucasian War. Vol. 5. Stavropol: Caucasian Territory.

Potto, V. (1994). The Caucasian War. Vol. 2. Stavropol: The Caucasian edge.

Serap Canbek
Serap Canbek
İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümündeki tahsilinin ardından sigorta sektöründe çalıştı. 2011 yılından beri Jıneps gazetesinde yayın kurulu üyesidir.

Yazarın Diğer Yazıları

Adigelerin geleneksel ekolojik kültürünün temelleri

Adige halkının geleneksel ekolojik kültürünün gelişimi, yaşayan ve akıllı doğa kavramlarına dayanıyordu Galina G. Tkhagapsova* Günümüzde, modern uygarlığın çevre sorunları o kadar ivedi bir hal almıştır...

Amerika: Çerkes temalı koleksiyon kartları

Amerika’da 1870’li yıllarda üretilen ilk sigara paketleri ince kâğıttan veya yumuşak malzemeden yapılıyordu ve taşıma esnasında sigaralar kolayca eziliyordu. Tütün şirketleri, paketlerin içine karton...

Anna Politkovskaya: 20 yıldır adalet bekleyen suikast

7 Ekim 2006’da Moskova’daki evinin girişinde katledilen gazeteci Anna Politkovskaya cinayeti davasında tetikçiler ve suç ortakları mahkûm edilmiş olsa da, 20 yıl geçmesine rağmen...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img