Sürgünden Bir Çeçen Anektodu

0
10

Kızıltepeli Çeçenler yerleşmek için çok uzun ve zorlu bir süreç yaşamışlar. Çok çeşitli yer, hayli geniş bir coğrafya gezdikten sonra, Sivas’tan güneydoğuya göçerlerken Kızıltepe ovası yakınlarına vardıklarında Kürtler’le karşılaşmışlar. Dilleri tamamen farklı, karşılıklı olarak biribirlerinin dillerini kültürlerini hiç bilmiyorlar, Çeçen kafile lideri önde giderek susamış yaşlılarımız ve çocuklar için ayran istiyor (Çeçen dilinde Şar, Ayran anlamına geliyor). Şar kelimesi okunurken ses benzeşmesi nedeniyle Kürtçede Şer: Kavga olarak anlaşılabiliyor. Kavga istendiğini düşünen grubun lideri elini Çeçen liderin atının yularına uzatıyor, bir anda uzanan kol atın yularında asılı kalıyor, ayakları yukarıda kafası ise yerde. Olaylar burada durulmuyor, yerleşik ahali zayıf gördükleri Çeçen kafilesine saldırıyor. Bilmedikleri bir coğrafyada hayli zor şartlar altında uzun süre yolda olan kafile, kendilerinden sayıca fazla olan yerleşik insanlara karşı kendilerini savunmak ve savaşmak zorunda kalıyor, yerleşik ahalinin çoğu orada ölüyor, nihayet aman diliyorlar.

Çeçenler, bu olaydan kısa zaman sonra Viranşehir (Urfa), Kızıltepe ovasına ve kısmen Diyarbakır ardından Muş ovasına yerleşiyorlar. O günlerden sonra uzun yıllar boyunca yerleşik ahali olan Kürtler ve Araplar, Çeçen atına-malına el sürmeye cesaret edememişler…

(Bugün Çeçenler’in hiç malı kalmadı tamamını kendi istekleriyle satılıp elden çıkarıldı)

(Kaynak: Kızıltepeli Çeçenler’den Merjoy ailesinden büyük dedem Cambot vai Süleyman’ın eşi Meroş Babi’den -Çeçen dilinde Babi: Nine – anneme, annemin de bana nakli).

 ‘Şar’ ın ayran olduğunu Çeçenler’den öğrenenler, o bölgede Çeçenler’in konakladıkları yerde ilk olarak şar:ayran ikram etmek durumunda kalmışlar, üzücü ama gerçek bir olay.

Düşündürücü olan ise; Bugün Kızıltepeli Çeçenler’in çoğu kendi dillerini çok az konuşabilirken Türkçeyi, Kürtçeyi, Arapçayı gayet iyi anlar ve konuşurlar. (Dedelerimiz, babalarımız, annelerimiz Çeçence’ nin yanısıra başka Kafkas dillerini de bilir konuşurlarmış, buralara geldikten sonra Arapça ve Kürtçeyi öğrenmiş, ama çevrelerine Çeçence’yi de

öğretmişler). Sonra ne olmuşsa(!) eğitim gibi mazaretler durumu değiştirmiş. Ne yazık ki bu topraklarda hikayeler çok benzeşir, ne kadar çok savaşçı olduğumuzu hemen herkes övünç kaynağı olarak nakledebilir, bunun yanısıra o güzel kültürümüzü ve binlerce yıl öncesinden

geleceğin mirası emanet olan dillerimizi koruyamadığımız, konuşamadığımız için özeleştiri de yapabiliyor muyuz? Bunu da yapabildiğimizde emanetin hakkını vereceğiz elbet, ne olur artık hızla şu emanetin hakkını hep beraber verelim.

Derleyen: Hayrettin Güler

Sayı : 2006 11

Yayınlanma Tarihi: 2006-11-01 00:00:00