Krizin sorumlusu iktidar

0
6

Bir türlü ‘olağan’ koşullara dönemediğimiz Türkiye’nin, Büyük Millet Meclisi ‘Egemenliğin ait olduğu millet’in seçimine rağmen eksik vekillerle açıldı. Önünde anayasa, Kürt meselesinin demokratik-barışçı çözümü gibi sorunlar olan Meclis, günlerdir daha öncelikli bir demokrasi krizini aşmak için formül üretmeye çalışıyor. Kısa zamanda aşılacak gibi görünen krizin belki bir yararı da olacak ve yeni anayasayı beklemeye tahammülü olmayan öncelikli yasal düzenlemeler gündeme alınacak.     
Ancak Hatip Dicle’nin vekilliğinin AKP eliyle düşürülmesinin, yasalar bahane edilerek KCK tutuklusu milletvekillerinin cezaevinde tutulmasının, bu süreçte Başbakan’ın “Tükürdüklerini yalayacaklar” gibi sözlerinin, seçimler boyunca tutturduğu üslupla birlikte ele alındığında Kürtlerde oluşturduğu güven kırılması herhalde uzun süre onarılamayacak. Bu koşullarda anayasanın nasıl yapılacağını, Kürt meselesinin nasıl çözümleneceğini, AKP iktidarına ilişkin, liberal kanatta da artan güvensizliği eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’le konuştuk.   
AKP seçimden müthiş bir destekle çıktı. Seçimden önceki çatışmacı sert üslubunu seçimlerden sonra da sürdürmekte. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Süreci doğru okumak gerekiyor. 2002 seçimlerini ise vesayetin kırılma noktası olarak ele alıyorum. 12 Eylül 2010 referandum süreci, Türkiye’nin değişimci yapısını göstermesi bakımından önemliydi. 12 Haziran seçimleri ise hemen her temel konuda halkın, değişimci sese olumlu bir cevap verdiğini gösteriyor. AKP’nin aldığı yüzde 50 oy, muhafazakar kimliğin kendini AKP’nin siyasal hareketinde gördüğünü veya değişimi en çok o cephede gördüğü için desteklediğini gösterdi. BDP’nin oyunu yükseltmesi, bölge insanının sorunun çözümü için BDP’ye yeni bir irade verdiğini göstermektedir. CHP’deki oy oranında artış ise değişimden yana olanlara parlamentoda yeni bir görev verdiğini göstermiştir. 
Bu seçimler Türkiye tarihinde bir kavşak meselesidir. İşte bu kavşak meselesinden çıkış önemlidir.
İktidarın, toplumun verdiği bu mesajı yeterince algılayamadığını düşünüyorsunuz?
2002 seçimleriyle başlayan AKP dönemi, özellikle 1999 Avrupa aday üyeliğiyle başlayan 2005’e kadar devam eden dönemde, demokrasiye nitelik kazandırma mücadelesiyle meşruiyet kazandı. Buraya kadar ifade ettiğim nokta; Türkiye siyasal hareketlerindeki demokrasi kültürünün yetersizliği.
AKP bu demokratik zihniyete sahip değil mi?
AKP bugüne kadar attığı olumlu adımlara rağmen ‘demokratik zihniyet’ konusunda yeterli performansı gösteremedi, o derinliği ülkenin gelişimi noktasına getiremedi. Diğer muhalefet partileri de böylesine zihniyet ve derinliğe sahip değildi. Ancak AKP’yi bir eleştiri süzgecine sokarken, vesayet sisteminin direnişini ve hala da devam eden bu yapısal sorunu dikkate almak gerekir.
BDP de, bu yeni sürecin niteliklerine uygun bir demokratik zihniyeti ve onu kurumsallaştıracak adımların atılmasına uygun durumları yaratmak zorunda. Ama asıl sorumluluk halkın oyunun yüzde 50’sini alan AKP’ye düşmektedir. AKP artık taktiksel adımları, kendi çıkarlarını öne çıkaran Türkiye’nin alışa geldiği iç politika mücadele tarzını bırakarak, toplumu kuşatıcı, hatta muhalefetin çıkmazlarını da demokrasiyle çözebilecek bir yapı içersinde olmalıdır.
Kürt meselesinin çözümünde hep ‘Türk kamuoyu’ gerekçe gösterildi. Artık bu gerekçe kalmadı mı? 
Son referandum ve seçim sonuçları Türk kamuoyunun bu meseleyi anladığını gösterir. Tüm siyasi hareketlerin, milliyetçi söylemlerle, kavramlarla oy potansiyellerini arttırma gayretlerine rağmen Türkiye toplumu “bu meseleyi çözün diye size oy veriyorum” dedi. Ben öyle okuyorum. Bana göre, artık siyasi partilerin milliyetçi kavramlarla oy devşirme dönemi kapanmıştır. Yani Türk kamuoyunu bahane etmek gerekçe değil. BDP’nin de meseleye bölgesel yaklaşımı ön plana çıkarmasının devri kapanmıştır. BDP de artık yalnızca kazandığı bölgelerle ya da belediyelerle ilgilenemez. Tüm Türkiye ile ilgilenecekler.  
Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi AKP’li Haluk İpek’in başvurusuyla oldu. Başbakan da YSK kararını onayladı. Bu krizin bu kadar büyümesini mi beklemiyorlardı yoksa aldıkları oya güvenerek, anayasa dahil her konuda tek başına hareket etmeyi mi denediler? 
Hatip Dicle ve KCK davasında tutuklu bulunan diğer milletvekilleri, CHP’den seçilmiş diğer vekillerle birlikte bütünlüklü olarak baktığımızda, onlar halk iradesiyle seçilmişlerdir. Bu durumda normal olan; gelişmiş demokratik sistemlerde olduğu gibi seçilenlerin parlamentoya girmesi gerekir. Siyasi iktidarın, hukuki eksiklikleri çok kısa sürede değiştiren bir irade beyanı ortaya koyarak, yemin etmeme gibi sonuçları sakıncalı olacak durumları yaratmaması gerekirdi. Bu konuda birinci derecede sorumluluk iktidara düşüyor. Meseleye Türkiye ve küresel ölçekte bakmak gerekiyor. Bu dinamiklerin etkilediği kitlede ortaya çıkan irade; değişimi, dönüşümü ve çözümü zorlamaktadır. Bu kaçınılmaz şekildedir ve bundan dönüş yok. Bu talebe cevap veremeyen siyasal iktidarlar da önümüzdeki dönemde zayıflayacak ve değişimi kendi içersinde yaşayacaklar.
Bu olmazsa dört yıl sonra bu destek kalmaz mı diyorsunuz ?
Kesinlikle kalmaz. O bakımdan, AKP’nin seçimlerdeki milliyetçi söylemlerle değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü birinci derecede anayasayı vurguladı. Yeni bir anayasanın öncelikli mesele olması çok önemli, çünkü yeni diğer siyasi partiler ve diğer kesimlerle uzlaşılarak yapılabilecek bir konu. O bakımdan eksik söylemlere, yanlış bazı adımlara rağmen partiler arası ilişkilerin gelişebileceği ve olumlu adımların atılacağını umut ediyorum.
Öcalan, devletle yapılan bir protokolden bahsediyor ve görüşmelerin önemli bir aşamaya geldiğini söylüyor. Öyleyse bu uzlaşmanın siyasete yansımasına kim engel oluyor?
Öcalan’ın bu şartlarda bir protokol yaparak anlaştığı konusunu ben biraz iyimser buluyorum. Ama Öcalan’ın da ifade ettiği gibi görüşmeler nitelikli olmaktadır, kapsayıcı ve gelişme kaydetmektedir. Yeni anayasanın felsefesi ve temel ilkelerinin açıklanması ile birlikte Öcalan’la yapılan görüşmelerin de devamlılık kazanacağını ve sürekliliğe sahip bir müzakere şeklinde oluşacağını tahmin ediyorum.
Niye bununla paralel gitmiyor iktidarın tavrı?
Kürt meselesi tüm siyasetleri çok etkileyen bir olay. Hatta iktidarın varlığını etkileyen bir olay. İktidarın kendi içerisinde gruplaşan milliyetçi yapının dahi bu mesele içersinde konuşulması değerlendirilmesi gerekiyor. Başbakanın milliyetçi sloganlarla oy çoğunluğuna dayanan, anayasa değişikliği için ihtiyaç duyduğu milletvekili sayısını yükseltmeye dayanan taktiksel seçim performansını gördük. Bana göre bu yapılmasaydı daha demokratik adımlar atsaydı, AKP’ye daha fazla oy kazandırabilirdi.
İktidar hangi adımları atmalı ki uzlaşma zemini doğsun?
 ‘Ustalık hükümeti’ de bana göre ilk olarak; mesela serbest kalamayan milletvekillerimizin sorununun çözüleceğine ilişkin adımlar atmalı. Mesela yeni anayasayı beklemeden, Terörle Mücadele Kanunu’nun değiştirilmesi gereken maddeleriyle ilgili, seçim kanununun değişmesi gereken maddelerinin değiştirilmesi, ceza muhakemeleri kanununun tutukluluk süreleriyle ilgili maddelerinin değişmesi, Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması gerekir.
Yakın zamana kadar AKP’ye destek vermiş aydınlardan bazıları, AKP’nin yeni anayasayı da kendi iktidarını tahkim etmek üzere oluşturmak isteyeceği, demokratik ilkelerden uzaklaştığı görüşünde. Siz bu yorumlara katılıyor musunuz ?
Katılmıyorum. Bunların doğruluk payı var. Ama vesayet sisteminin çeşitli taktiksel yaklaşımlarla AKP’yi bitirme konusundaki ısrarı karşısında AKP kendisini savunmak durumunda kalıyor. Bir de açıkça ifade edelim; Türkiye’nin siyasal yapısında iktidar olan siyasetlerin hakim olma duygusu ve demokrasi kültürünün kurumsallaşmamasının yarattığı bir durum. AKP’nin tek hakim güç olabilmesine, küresel dengeler de, Türkiye’nin demokratikleşme dinamikleri de müsaade etmez.  
 
Bunun tam tersi bir yorum da var. Suriye başta olmak üzere Bölgesel gelişmeler nedeniyle, Ortadoğu’da kendisine biçilen rol ve bunun üzerinden açılmış krediye dayanarak AKP’ni Kürt meselesinde bu milliyetçi ve çatışmacı üslubu seçtiği yönünde…
Bana göre bu doğru değil. Çünkü kendi iç sorunlarını çözemeyen bir siyasi iktidarın Türkiye’nin sınırları dışında hedefi olamaz. Yani, Kürt meselesini, Alevi meselesini yada diğer demokratik sorunlarını çözemediği takdirde Türkiye’nin o vizyoner dış politikasının hiç bir anlamı kalmaz. Ortadoğu’da cereyan etmekte olan gelişmeler esasında Türkiye için de riskler yaratan bir meseledir. Bu risklere karşı Türkiye’nin rolünü oynayabilmesi için -tabi ki burada özellikle de ABD-Türkiye ilişkileri çok ön plana çıkıyor- demokratikleşme standartlarını yükseltmesi, kendi sorunlarını çözmesi önemlidir.
Yeni anayasa meselesinde AKP, CHP ve MHP ‘ilk üç maddenin değişmezliğinde’ anlaşır gibi görünüyorlar. Bu durum da değişir mi?
Nasıl bir Türkiye istiyoruz? Tüm mesele bu. Hele ki BDP, PKK açısından bir bölünmeden bahsetmediğimize göre, ayrı bir Kürdistan’dan bahsedemediğimize göre, biz etnik meseleleri de aşan bir yeni Türkiye’den bahsediyoruz. 21. yy’ın değerleri çerçevesinde meseleye yaklaşımdan bahsediyoruz. Böylesine temsilin yüksek oranda oluştuğu yeni parlamento içerisinde, yeni anayasa da yapılabilir. Anayasanın ilk üç maddesi dahil değiştirilebilir. ‘Değiştirilemez madde’yi kabul etmiyorum. Çünkü zaten bunlar da 1980 anayasasının ürünüdür. Türkiye ancak faşizme kaymada, bir diktatörlük yapısını oluşturmada veya otoriter, totaliter yapıların oluşturulması noktasında o maddelere karşı duyarlı olabilir ama demokratikleşmeye nitelik kazandırılmasıysa mesele, her şey değişebilir.
Tek bayrak konusunda tartışma yok. Tek dil konusunda tartışma yok. Resmi dilin Türkçe olmasına itiraz yok. Ülke bütünlüğü konusunda tartışma yok.
O halde tartışılan ne?
Kürtçe’nin resmi eğitim dili olarak kullanılması meselesi. Kürtçe’nin resmi dil olarak kullanılması meselesini ciddi tartışmamız gerekiyor. Senelerdir yanlış eğitilen bir toplumla farklı saplantıların ortaya çıkarıldığı bir iklim var. Bu zamanla aşılacak bir olay ama anayasada yasaklayıcı hiç bir hüküm bulunmayacağının garantisi anayasayla ortaya konur. Bana göre BDP’nin de, sivil toplum örgütlerinin de bu konuda da hassas olmaları gerekir.
 Bir de ‘demokratik özerklik’ meselesi var. İçi doldurulmamış şekilde veya tartışıldığı gibi çoğulcu yapıyı reddeden, sanki PKK’nın gelip kontrol ettiği, tekli bir sistem gibi algılanan, Kürtlerin içinde bile tartışılmakta olan bir konuyu, tartışmalar sonuçlanmadan Türkiye kamuoyuna götürmek uygun değil. Esasında bu olay bir yerel yönetimler meselesi. Ama bu da süreç içerisinde gelişebilecek bir olay. Fransa’da, İspanya’da hala bu özerklik meselesi tartışılan, geliştirilen bir konu. Anayasayla yasaklanmamış, Türkiye demokratikleştikçe özerkliğini arttıran bir yapı ortaya çıkabilir. (Özgür Gündem)
 

Sayı : 2011 07

Yayınlanma Tarihi: 2011-07-01 00:00:00