8 Mart’ın ardından

0
284
Dirençli, onurlu ve savaşabilen bir toplumuz biz. Kimliğimizden ve yaşam değerlerimizden kolay vazgeçmiyoruz aslında. Belki de bu yüzden bu kadar ağır bir travma oldu tarihimizdeki sürgün ve soykırım. Belki de bu yüzden vazgeçmeyebiliyoruz hala kimliğimizin peşine düşmekten. Belki bu yüzden umut var hala.
Irmağı tersine akıtmak değilse de yönünü değiştirmektir kaybolmakta olanı zapt edip yeniden üretmek. Müdahale etmeyi gerektirir. Yolu, yöntemi değil bizatihi bu talebin kendisi son derece radikaldir bana göre. Ana dilini kaybetmekte olan bir toplumun bireyleri aslında kimliğini kaybetmektedir. Varoluşunu, öz yaşam öyküsünü, genetik ve sosyolojik geçmişini, bilinçaltını yitirmektedir. Eksilmektedir. Yoksunlaşmaktadır. Ne ‘Birey’ olarak, ne ‘Çerkes Toplumu’ olarak, ne ‘İnsan Toplumu’ olarak bu eksilmenin sonuçlarından kaçınmak mümkün değildir aslında ama farkında olmamak daima mümkün.
Farkındalık bugüne ve ‘an’a ilişkin gibidir ama içerisinde dünü ve yarını da barındırır. Bugünü neden böyle yaşadığımıza ilişkin tarifimizi de kapsar. Bir çoğumuz çocuklarımıza ‘nan’ demeyi öğretemedik. Bunu yapamamak ya da yapmamak  için çok nedenimiz vardı. Bu travmatik öykünün bir yerlerinde susmayı öğrendik. Kapanabilenlerimiz kapandı ve kendimizi öve öve bitiremedik. Bir kısmımız hiçbir şeyimizi beğenmedik ‘bizden adam olmaz’ dedik. Bir kısmımız ise sessizce yitip gitti kalabalığın arasında. Bazılarımız insanca yaşamayı savunurken kimliğe nasıl sahip çıkacaklarını bilemedi. Yaşadığımız topraklardaki her savaşta öldük ama esas ölüm varoluşumuza ilişkindi. Bazen,  sorgulamadan övündüğümüz ‘soylu’ kimliklerimizdeydi ölüm aslında, bazen, umutsuzluğumuzda, bazen sınıf savaşında, bazen kirli sokaklarındaydı kentlerin, bir aile sıcaklığında bile görüldüğü olmuştur bence. Vazgeçmekti ölümün adı.
İnsan soyunun hayatta kalmaya ilişkin içgüdülerinin sürüngenler dönemindekinden pek de farklı olmadığı söylenir. Ne yapıp ne edip önce sağ kalmanın bir yolunu bulmaya çalışmakta pek bir farkımız yok söylenene göre sürüngenlerden. Hayatta kalabilmeyi başardıktan sonra başlıyor insanın serüveni. Mesele şudur; biz hayatta kalan Çerkesler serüvenin bu safhasında, kimliğine sahip çıkma gücünü hala kendimizde bulabiliyor muyuz?
Bunu zaman gösterecek ve tarih yazacaktır. Bildiğim, yalnızca; yolun taşlı olduğudur. Attığımız her adım, her an karar vermeyi gerektirir. Fırtınada tutunmak için elimizde olan ortak payda ve yaşanmışlık xabze’dir, dildir, gelenektir, kültürdür. İşte bu gelenek, Çerkes kadını ve erkeğini oluştuğu dönemin toplumsal hayatına incelikle yerleştirmiş, en güzel dansları birlikte yapmalarını mümkün kılmıştır.
Bugün ise, bunca zaman sonra; çok güçlü bir cümle kurmaya yelteniyoruz.  Bir yandan ortak paydaya sımsıkı tutunup bir yandan varolmak için nelerden vazgeçmemiz, nelere sımsıkı sarılmaya devam etmemiz gerektiğine karar veriyoruz. Talep etmemekten vazgeçiyoruz mesela. Çerkes dilini, kimliğini taşımanın, geliştirmenin anayasal bir hak olmasını talep ediyoruz. Pozitif ayırımcılık istiyoruz.
Tam bu noktada; yukarıdaki radikal cümlelerin, taleplerin yanında  kadın ve erkeğin bir arada yaptığı danslarımızı  bir daha düşünmek isterim. Bu bir arada duruşu ve xabzeyi zaman ve mekandan koparan restrospektif değerlendirmelerle kavrayabilir miyiz gerçekten? Bizlere atfedilen cesaret, zerafet gibi nitelikler bugünkü  radikal cümlelerimizi kurmaya ve hayata geçirmeye yetebilir mi? Yoksa kaybetmememiz gerekenleri taşımaya devam edip yanına yenilerini mi eklemeliyiz? Yaşadığımız topraklarda edindiklerimiz ve kaybettiklerimize bir daha mı bakmalıyız? Asırlar önce birlikte dans edebilen insanlarımız nasıl oldu da kadınların sadece % 2-3 temsil edildiği örgütlenmelerle ya da STK’larla bu radikal söylemlerin peşine düşmek durumunda oldu anlamaya mı çalışmalıyız?
8 Mart 1857, dokuma fabrikasında patronun, greve giden 129 kadın işçinin yanarak ölümüne sebep olduğu tarihtir ve 1910 yılından bu yana Dünya Kadınlar Günü olarak kabul görmüştür. Çerkes kadınlarının anayurtlarından sürüldüğü ve soykırım yaşadığı bu tarihlerden bu yana dünya dönmeye devam etmektedir. Üzerinde yaşanan bunca savaş, çelişki, ekonomik eşitsizliğin yanısıra kadının toplumsal hayattaki eşitsizliği de ilkel komünal toplumun ardındaki formundan kapitalist sistem içerisindeki, globalleşen dünya üzerindeki formuna dönüşmüştür. Bu dönüşüm insan soyu için ne anlam ifade etmiştir tartışılır ancak ayrıca kadınlar için mutlaka ve daima ikiye katlanan bir eşitsizlik, sistem ve devlet gericileştikçe artan bir şiddettir yaşanan.
İşte burada yapılması gereken; dünyada bütün bu olup bitenlerin Çerkes toplumundaki izdüşümlerine cesaretle bakmak ve hayatın içerisinde farklı noktalarda duran herkese ve kurulan her cümleye dikkatle kulak vermektir. Talep etmeyi öğrenmekte gösterdiğimiz cesareti daha bir çok alanda olduğu gibi burada da göstermek gerekir. Kimliğimize, hayatımıza  sahip çıkmak istiyorsak kadının % 2-3 katılımının olduğu koşullarda gerçekleştiremeyiz bunu.
Ne güzel ki; Kaffed geçen yıllarda bir  ‘Kadın Kurultayı’ organize etti. Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti yeniden kuruldu. Bazı derneklerde geçtiğimiz yıllarda başlayan 8 Mart toplantıları bu sene de devam etti. Cesaret, güven  ve acemiliğimizle, kadın, erkek bu farkındalıktan korkmamalı ve  birlikte konuşabilmeye devam etmeliyiz.

 

Sayı : 2012 03

Önceki İçerikVunerov
Sonraki İçerikIrkçılığa karşı halkların kardeşliği
Birgül Asena Güven
1959 yılında Fethiye’de doğdu. Adigelerin Şapsığ boyundan. 1984 yılında Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitirdi. İş hayatına özel sektörde 1985 yılında başladı. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans programına katıldı. Uzun yıllar global şirketlerde Finans Yönetimi yaptı. Kafkas derneklerinde çalıştı, yayın organlarında yazdı. Halen Jıneps yayın kurulu üyesidir.