Düzce Çerkesleri (5. Bölüm)

0
632

“Düzce Kazası’na 19. yy’da Yapılan Göçler Sonrası Nüfus Değişimi ve Osmanlı’nın Son Dönemlerinden Günümüze Türkiye’nin Sosyo-Kültürel Değişiminde Düzce Çerkesleri” başlıklı bu makale, “Düzce: Sefine-i Nuh’un Çerkes ve Abazaları” adlı çalışma kapsamında Nejad Özsoy ve Şimal Özcan tarafından hazırlanmıştır.

Nejad Özsoy: Makine mühendisi, araştırmacı,

e-mail: gutej@yahoo.com

Şimal Özcan: İngilizce öğretmeni, araştırmacı,

e-mail: guteyenal81@hotmail.com


Adige folkloru ve Nart destanları üzerine ciddi araştırmaları olan dilbilimleri profesörü Hadeğatl Asker 1974 yılının Eylül ayında Düzce’ye geldi. Düzce’de korunan destanlar ve öykülerle ilgili araştırmalar yaptı. Düzce ile ilgili gözlemleri şöyledir: “Çerkes köylerinde Nartlara ilişkin metinleri, şarkıları iyi bilenleri gördüm. Örneğin Düzceli Refik (Çalıcuma’dan Hıdzetl Refik Hızal, Ahmet Hazer Hızal’ın dedesi) bunlardan birisiydi. Savsıruko’nun şarkısı, Şebatlıko’nun şarkısı, Savsıruko’nun doğuşu, Hathı Koç’aşın şarkısı ile öyküsünü banta aldım. Hathı Koç’aş şarkısını bugüne dek duyduklarımdan biraz farklı buldum.”58 Geçen 110 yılda kültürel değerlere ilişkin birçok verinin 1974’lü yıllarda sözlü olarak korunuyor olması Düzce için önemlidir. Fakat günümüzde böyle bir çalışma yapıldığında olumsuz bir tabloyla karşılaşılacağı da muhakkaktır. Hadeğatl Asker’in bu verileri kayıt altına almış olması çok önemlidir.

Yazar Murat Özden de 1970’li yıllarla ilgili yapmış olduğu değerlendirmede özetle şunları vurgulamaktadır; 1970’li yıllar sokakların çatışma ortamına sürüklendiği ve sağcı-solcu, ülkücü-devrimci zıtlaşmasının ülkeyi tükettiği yıllardı. Siyasi arenada Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Milli Nizam ve sonrası Milli Selamet Partisi ile birkaç küçük parti bulunuyordu. Yasal zeminde ve parlamentoda temsil edilen bu partilerin ortak özelliği, katı bir Türk milliyetçiliğinde ittifak halinde olmalarıydı. Bu partilerin hiçbirinde kendinizi Çerkes, Abaza, Kürt, Laz, Ermeni, Pomak, Roman kimliğinizle ifade edemezdiniz. Onun için kendini etnik kimliği ile ifade etmek isteyenler soldaki siyasal örgütlenmelerin içinde kendilerine yer buluyorlardı. Çerkesler 1970’li yıllarda sokağa taşan tek bir talep bile dile getirmeye cesaret edememişlerdi. O günün olağanüstü şartları buna müsaade edecek durumda değildi. 1970’li yıllarda dernekler çevresine toplanmış olan Çerkes gençlerinin tamamı yoksul ve köylü gençlerden oluşuyordu. Kendine güven ve bilgi birikimi olarak yetersizdiler. Sağ kesimlere mensup olanların bulundukları siyasi ortam kendi kimliklerini ifade etmelerine uygun değildi. Sol kesimler içinde yer alan gençler de ne Çerkes meselesini sol kesimlere anlatabilmişler, ne de sol kesimlerin Çerkes meselesine ilgi duymasını sağlayabilmişlerdi. Bugün kamuoyu önünde tartışılan anadil eğitimi, anadilde televizyon ve radyo yayını, azınlıklar lehine pozitif ayrımcılık gibi kavramaların hiçbiri tartışılmıyordu ve bilinmiyordu. Bu talepleri dile getirmek, Çerkesce şarkı söylemek, şiir okumak, tiyatro izlemek, roman okumak, televizyon ve radyo izlemek hayal bile edilemiyordu.59 1970’li yıllarda Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki siyasi bilinç ve Çerkes meselesini önceleyen kültürel hareketlilik, Düzce gibi küçük bir kasabada kısıtlı bir Thamade ve gençlik grubunda kendini gösterebiliyordu. Bunun da topluma hareket verecek bir karşılığı yoktu. 70’li yıllarda yayınlanan ‘Kamçı – Aylık Siyasi Gazete’ ve ‘Yamçı – Aylık Sosyo Kültürel Dergi’ Çerkes meselesini önceleyen kültürel yayınlardı.

1977 yılında İstanbul Kafkas Kültür Derneği Başkanı Yaşar Bağ’ın ‘Kafkasya Üzerine Beş Konferans’ adlı eserin önsözünde Cumhuriyetin kuruluş yılları ve sonrasındaki Çerkes politikalarına ilişkin eleştirileri yukarıdaki değerlendirmeleri anlamamız açısından önemlidir: “Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türk milliyetçiliğinin ön plana geçtiği görülmektedir. Yeni devletin sınırları içinde kalan tüm etnik unsurların Türk potasında eritilmesi amaçlanmıştır. ‘Ne mutlu Türküm diyene’, ‘Bir Türk dünyaya bedeldir’ gibi sloganlarla Türk ulusunu oluşturma ve yüceltme politikası izlenmiş, diğer unsurlara ulusal haklar verilmemiş, yalnızca Türkleşme hak ve görevi verilmiştir. 1934 Soyadı Kanunu ile Çerkeslerin aile adlarını soyadı olarak kullanmaları önlenmiş, kendilerine uydurma soyadları takılmış, ayrıca köylerin Çerkesçe olan adları değiştirilmiştir. ‘Tek devlet, tek millet, tek parti’ politikası 1946 yılına kadar açıkça, sonra da değişik şekillerde sürdürülmüştür.”60 Bağ’ın bu değerlendirmesi o yıllarda Türkiye’deki resmi tarih anlayışının Çerkesler tarafından nasıl algılandığına ilişkin önemli bir tespittir.

Düzce Çerkeslerinin büyük bir bölümü 1950’li yıllara kadar köylerde yerleşik içe kapalı bir tarım toplumu olarak varlığını sürdürmüştür. Kapalı kırsal yaşam, kültürel varlığın sürdürülmesine yardımcı olmuş; fakat düşünsel ve örgütsel gelişimin yavaşlamasına neden olmuştur. Göçten sonraki iki nesil boyunca çevre ilişkilerini kurmuş, teknolojik olanaklardan yararlanmaya çalışmış, diğerleri gibi daha iyi yaşama umutlarıyla köyden kente göç başlamıştır. 1950’lerden itibaren köylü nüfusun kentlere göçü neticesi, Çerkesler şehirlerde kendilerine yaşam alanları oluşturmuşlar ve köylerde kültürel değerlerini daha kolay ve çok çaba harcamadan sürdürürken bir anda Çerkesliklerini yaşamak zorlaşmıştır. Kent yaşamına da alışmaya çalışan bu insanların yaşadıkları zorluklar, Düzce gibi kırsal ve şehir yaşamının ziyadesiyle iç içe olduğu yerleşim yerlerine göre daha belirgin olmuştur. Bu arada 1960’lı yılların başı ile 1970’li yılların ortasına kadar ekonomik nedenlerden kaynaklı Almanya, Avusturya, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelere göç edenler olmuştur. Göç edilen ülkelerde ve şehirlerde kendi aralarındaki iletişimi yüksek tutmak, kültür öğeleri ile folklorik olarak birliktelik sağlamak için kurulan kültür dernekleri de önemli bir köprü görevi görmüştür. Dernek faaliyetlerindeki artış bir ölçüde kırsal yapıların çözüldüğü, kentlileşme sonucu bir yanda kültürel değerlerin kaybedildiği, bir yandan da kültürel bilincin geliştiği bir süreci ortaya koymuştur. Yükseköğrenim görmek için büyük şehirlere giden Çerkes gençler için dernekler en önemli mekânlar olmuştur. 12 Eylül 1980 darbesi her türlü kültürel ve siyasi faaliyetin bir anda sıfırlandığı bir süreci beraberinde getirmiştir. Etnik ve kültürel topluluklar kendilerini toparlarken oldukça zorlanmışlardır. 1990’lı yıllar 125 yıl sonra ilk defa kitlesel olarak anavatanla yoğun ilişkiler kurulan yıllar olmuştur.

Düzce Çerkeslerindeki anavatan sevgisi ve merakını ortaya koyan göstergelerden birisi de şudur; Düzce’de 1950’li yıllarda Maykop Adige Radyosu’nun yayınları Perşembe akşamları transistörlü radyolarla gizlice takip edilirdi. O yıllarda yoğun bir Anavatan özlemi ve merakı vardı. Perşembe akşamları köylerde belirli evlerde toplanılır ve söylenildiğine göre ‘Guaşe Dah’e’ adlı bir bayanın programı takip edilirmiş.61 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküp sınırların açılmasına kadar Düzceli Çerkesler için anavatan, Kafdağı’nın ardındaki bir hayal iken, bugün bu hayal gerçek bir hal almıştır. O yıllardan bugüne yüzlerce Düzceli Çerkes anavatanlarını görmeye gitmiş ve içlerinden sınırlı sayıda da olsa anavatana yerleşenler olmuştur. 18 Temmuz 1989 tarihinde kafile başkanlığını Teş’u Yasin Çelikkıran’ın yaptığı bir grup, sürgünün 125. yılında anavatan Kafkasya’ya bir gezi tertipledi. Bu gezide Düzce Kuzey Kafkas Kültür Derneği’nin kurucu başkanı Neğuç Hikmet Neguç’ta bulunuyordu. Kafile Kabardey-Balkar Cumhuriyeti sınırına geldiğinde gruptakiler hudut levhası önünde otobüsten inerek ayakkabılarını çıkarır ve ellerini toprağa sürerek toprağı öperler. Bu duygusal buluşma sırasında bir de dua okunur: “Tanrım bize atalarımızın toprağını görmek, el sürmek, suyundan içmek, havasını koklamak nasip etti, sana şükranlarımızı sunarız. Vatanından kopmuş bütün insanlara bu fırsatı bağışla, bir araya getir, onları mutlu kıl.” Böylesi duygusal bir ortamda kafile anavatan topraklarına giriş yapar. Hikmet Neguç’un gezi hatıraları yazı dizisi halinde 26 Ağustos 1989 Cuma günü Düzce Postası gazetesinde ‘Kafkasya Özlemini Nihayet Giderdim’ başlığı ile yayınlanmaya başlar ve büyük ilgi görür.62

Çerkeslerin hem endüstriyel süreci yakalayıp hem de kimliğini sürdürebilmeleri için aralarındaki sosyal dayanışmayı ve anavatan ile ilişkileri güçlendirmeleri, siyasal kararlar alabilmeleri, ekonomik dayanışmayı güçlendirerek, kültürel etkinlikleri arttırmaları gerekmektedir. Toplum olarak böyle bir planı uygulayacak bilinç ve harekete geçirecek birliktelik ise maalesef gözükmemektedir.

Düzce’de köy adlarının değiştirilmesi

Coğrafi yer adlarının değiştirilmesi fikri ilk olarak Osmanlıda 1910 yılında ortaya çıktı ve 13 Mayıs 1913’te çıkarılan İskân-ı Muhacirin Nizamnamesi ile resmi kimliğe büründü. Bir İttihat ve Terakki politikası olan bu durum 15 Haziran 1916 yılında İttihat ve Terakki zihniyetinin zayıflaması ile kaldırıldı.6 Cumhuriyet’in ilanından sonra 1949 yılında 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ile yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yasal bir dayanağa kavuştu ve köy adlarının değiştirilmesinin İçişleri Bakanlığının tasvibiyle yapılacağı belirtildi. 1957 yılında Ad Değiştirme İhtisas Kurulu oluşturuldu.63 Cumhuriyet döneminde Düzce’de 99 yer adı değişikliğe uğradı.64 Türkiye çapında pek çok köyün ad değişikliği 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 2/ç maddesine göre İçişleri Bakanlığı’nca 28.9.1961 günü toplu olarak onaylanmıştır. Cumhuriyet gazetesinin köy ismi değişiklikleri ile ilgili haberi şu şekildedir: “Düzce ilçesinde 65 köyün ismi değiştirilmiştir. Bu arada Akçakoca yolu üzerinde tarihi harabeleri bulunan Üskübü kasabasının ismi de Konuralp olmuştur. Bilhassa baş tarafında Kürt, Çerkes, Abaza, Laz, Ordulu, Gürcü ve Muhacir gibi ayırıcı kelimeler bulunan köy isimleri değiştirilmiş bulunmaktadır.66 Bu kapsamda Bolu ili genelinde 182 yerleşim yerinin ismi değiştirilmiştir.

1928 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan Son Teşkilat-ı Mülkiyede Köylerimizin Adları adlı yayını gözden geçirerek yaptığımız çalışmaya göre Düzce’de adları değiştirilen bazı köy şunlardır; Abaza Hücac Bey, Abaza Halil Bey, Abaza Soğuksu, Abaza Murad Bey, Aybaşı Albuz Bey, Aynalı Ordulu, Abzeh Mehmet Efendi, Ordulu Karadere, Efteni Albuz Bey, Elmacık Pşimaf Bey, Bataklıda Çerkes Karaköy, Hampinaz, Hatip Hacı İbrahim Efendi, Hatip Hacı Bacı, Hoca Maa Şuruh (Şuruh Efendi), Değirmenbaşı Mehmet Bey, Siyokoğlu, Şakuç, Şuruh Efendi, Sarıdere Kabartay, Büyükaçma Hanoh, Paşaormanı İbrahim Bey, Civit Noğu, Cicu Bey, Çay Efteni, Çapayak Bey, Çerkes Aynalı, Çerkes Taşköprü, Gürcü Hüseyin Ağa, Hacı Bata Bey, Hacı Habek, Hacı Talustan Bey, Hacı Atıf, Amuca Hasan Bey, Fidani Kürtler, Kazukoğlu Hacı İshak Efendi, Kazukoğlu Hacı Mustafa Efendi, Kas Bey, Karaçalıda Hacı Hasan Efendi, Köprübaşı Kürtler, Gölormanı Hacı Musa, Melbuhoğlu, Muhacir Sultaniye, Muhacir Taşköprü, Muhacir Tınaz, Muhacir Mehmet Ağa, Muhacir Yaka, Mehdi Bey, Naş Hacı İsmail, Laz Hamidiye, Laz Suncuk, Laz Şerefiye, Laz Tavuk, Laz Yazlık, Abaza Esma Hanım, Çerkes Hasan.67 13 Mart 2014 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 10 Haziran 1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanununda değişikliğe gidilerek köylerin daha önceden kullanmış oldukları tarihi isimleri kullanmalarının önü açılmıştır. İçişleri Bakanlığı’nın tasvibiyle olacak olan bu uygulamanın en önemli ölçütü adı değiştirilmek istenen köyde yaşayanların çoğunluğunun bunu istemesidir. Bu değişiklik kanunlaştıktan sonra Doğu ve Güneydoğu illerinde binlerce köy ismi tarihi adlarına kavuşmuştur. Düzce ve diğer illerde bulunan kurucusu Çerkesler olan hiçbir köyde kanun yürürlüğe girdikten sonra bir isim değişikliği talebi olmamıştır.

Çocuklara ad koyma üzerindeki yasaklar ve Düzce’de örnek bir dava

1972 yılında yayınlanan 1587 sayılı Nüfus Kanunu’nun 16. maddesi ile (29.04.2006 tarih ve 26153 Sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, 25.04.2006 tarih ve 5490 sayılı kanunun 71. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.) …Ancak milli kültürümüze, ahlak kurallarına örf ve adetlerimize uygun düşmeyen veya kamuoyunu inciten adlar konulmaz… denilerek ana ve babaların çocuklarına istediği adı koymaları zorlaştırılmıştır. Haziran 2003’te kabul edilen altıncı AB uyum paketi ile bu madde …Ancak ahlak kurallarına uygun düşmeyen veya kamuoyunu inciten adlar konulamaz… şeklinde değiştirilmiştir. Bu madde değiştirilmeden önce Düzce’de birkaç isim davası olmuştur.

Bunlardan en bilineni Düzce Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 4 Aralık 1981 tarihinde görülen ve Davacısı: Kamu Hukuku, Davalıları: Düzce Nüfus Başmemurluğu ile Jan Berslen ve Jane Devrim’e velayeten Merhum Zeki Devrim olan davadır. Hazırlık evrakını inceleyen mahkeme şu gerekçeyle davayı kabul eder: “Düzce Nüfus Baş memurluğu, 19.11.1981 tarih 3148 sayılı yazıları ile İstilli köyü C. 061 / 01 de nüfusa kayıtlı davalı Zeki Devrim’in çocukları Jan Berslen ile Jane Devrim’in isimlerinin örf ve âdetlere aykırı olduğundan isimlerinin değiştirilmesini talep etmiştir. Davalının bu talebi yerinde görülmüş olup Zeki Devrim’in çocuklarının adları milli kültürümüze, örf ve adetlerimize aykırı nitelikte olduğundan İstilli köyü C. 061 / 01, S. 16, K. 8 de kayıtlı çocukları 29.06.1974 d.lu Jan Berslen ile 13.09.1981 d.lu Jane Devrim isimli küçüklerin isimlerinin değiştirilmesine karar verilmesi talep ve dava olunur. 04.12.1981.” Çocukların babası, yüzyıllardan beri atalarından kim bilir kaç kişinin taşıdığı bu adların milli kültür, örf ve adetlerimize aykırı olduğuna hiç inanmadığından, çocuklarının ve de atalarının adlarını savunmak üzere avukatıyla birlikte mahkemenin yolunu tutar. Davaya bilirkişi olarak atanan Prof. Dr. Aytekin Atay’ın dosyaya sunduğu bilirkişi raporunda aynen şöyle denmektedir: “Hukukumuzda, bazı sınırlandırmalara uyulmak kaydıyla (bak: 1587 no.lu Nüfus K. Mad. 16 / IV ) çocuğa herhangi bir sözcüğün öz ad olarak verilmesi mümkündür. (Kayıtlı serbestlik). Toplumumuzda bazı çevrelerde bu durum yaygın bir gelenek haline gelmiş bulunmaktadır… Öz adın seçilmesi hususunda hukukumuzda mevcut olan serbestlik bazen kötüye kullanılmakta ve bazı ana babalar çocuklarına Türkçe kökten gelmeyen ve dilimize yabancı olan veya uydurma olan adlar vermektedirler. Oysa 11587 no.lu nüfus kanununun 16. maddesinin IV. fıkrasında, milli kültürümüze, “ahlak kurallarına, örf ve adetlerimize uygun düşmeyen veya kamuoyunu inciten adlar konulamaz” hükmü vardır ancak yukarıda sayılan adlar, günümüze kadar, bu hükme aykırı görülmemiştir. Derhal belirtmek gerekir ki, bunları ne sosyolojik açıdan ve ne de etnik açıdan onaylamak mümkün değildir. Sonuç: Jan veya Jane adlarını sosyolojik, etnik veya linguistik açılardan onaylamak pek mümkün bulunmamakla beraber bunların, 1587 no.lu nüfus kanununun 16. maddesinin IV. fıkrasındaki hükme aykırı olduklarını söylemek de pek mümkün görünmemektedir. Gerçekten, sözü geçen adların, bu konuda hoşgörüye pek elverişli olan ve ana-babaların çocuklarına ad verme hususunda sahip oldukları özgürlüğe, eski çağlardan beri – tam bir dokunmazlık tanınmış bulunan ulusal kültür ve örf adetlerimize aykırı düşmediği açıktır. Öte yandan bunların ahlak kurallarına aykırı veya kamuoyunu incitici bir nitelik taşıdığı da söylenemez. Saygılarımla arz ederim.” Davaya bakan Düzce 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, 23.4.1982 günlü ve Esas: 1981/772, Karar: 1982/205. Bu karar ile mahkeme yapmış olduğu değerlendirme sonucu davayı reddetmiştir. Cumhuriyet Savcılığı tarafından 6.8.1982 tarihinde temyiz olunan bu karar, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 14.10.1982 günlü, Esas: 1982 / 4121, Karar: 1982 / 4207 sayılı ilamıyla onanır. Düzce Cumhuriyet Savcılığı 9.11.1982 tarihinde karar düzeltilmesi yoluna gider. Bu istem de düzeltilemediğinde ileri sürülen sebepler Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesindeki yazılı hallerden hiçbirine uymadığından oybirliği ile reddedilir. Yargıtay’ın bu kararı benzer davalar için de bir içtihat olmuştur. 68 (Devam edecek)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here