
Akanda Taştekin
Erbil/Süleymaniye/Casene
Yeni ‘barış’ süreci, PKK’nin Süleymaniye’nin Dukan bölgesindeki Casene Mağarası’nın önünde ‘silah bırakma’ merasimiyle en somut adımını atacaktı; ancak ben perşembe sabahı saat 4’te Süleymaniye’ye doğru yola çıkmak üzere kalktığımda 3 günde toplam 3 saat uyku uyuyacağımız bir tempoya uyandığımın henüz farkında değildim.
İlk olarak 10 Temmuz’da sabah saat 10.20’de Şırnak Şerafettin Elçi Havalimanı’na iniyoruz. Günün ilerleyen saatlerinde farklı ülke ve şehirlerden gelecek olan gazeteci ve siyasetçiler, hak örgütleri ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin buluşma noktası Cizre. Herkes toplandığında birlikte bir akşam yemeği yiyeceğimiz, ardından otobüslerle Erbil’e doğru yola koyulacağımız söyleniyor. En az 6 saat daha Cizre’deyiz.

Biz Cizre’ye en erken varan ekibiz. “Sizi kahvaltı öncesi gezdirelim” diyorlar, hevesle atlıyorum. Hayatımda ilk kez Cizre’yi göreceğim, gezinin hiçbir anını kaçırmamam gerek.
Arabaya atlıyor, sokakları dolanmaya başlıyoruz. Bizi gezdiren kişi “Burası çatışma bölgeleri” diye üzerinden geçtiğimiz caddenin sağ tarafını işaret ediyor. Parmağıyla bir başka köşeyi gösteriyor, “İki zırhlı araç şurada taradı Faysal Sarıyıldız’ları” diyor. 2016’daki sokağa çıkma yasakları sırasında HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın da aralarında olduğu 15-20 kişilik bir grup, Cudi Mahallesi’ndeki yaralı ve ölü bedenleri Nusaybin Caddesi’ne doğru taşırken zırhlı araçlar tarafından ateş açılmıştı. Açılan ateşte İMC TV kameramanının da aralarında olduğu 10 kişi yaralanmıştı.
Anlatmaya devam ediyor, “Şehrin etrafı tanklarla çevriliydi. Tanklar şehri tarardı… Ambulans şuraya kadar gelirdi ama asker ilerlemesine izin vermezdi; izin gelecek de yoldaki yaralıyı alacağım diye o ambulans saatlerce o köşede beklerdi” diyor.

Saat öğlen 12’yi geçiyor. Güneş tepede kavuruyor. Sıcaklık 50 dereceye dayanmış. Başıma her hayratta su döküyorum. Nefes diye soluduğumuz hava bile sıcağından bunaltıyor. Mezarlığa geliyoruz. Gözüm mezar taşlarına ilişiyor. Doğum tarihleri birbirinden farklı, ölümler ise hep aynı. 2014, 2015, 2016… Yürürken Aziz Yural’ın mezarını görüyorum. 2015’te sokağa çıkma yasakları sırasında sokakta ayağından vurulan bir kadını kurtarmaya giden sağlık çalışanı Aziz Yural, özel harekât polisinin tek kurşunuyla başından vurularak öldürülmüştü. Yural, öldürülen tek sağlık çalışanı da değildi… Mezar taşına “Güzel günler göreceğiz çocuklar. Güneşli günler” yazılmış. Soruyorum, “Yural’ın ölmeden önceki son sosyal medya paylaşımıydı” diyorlar.
O dönemi hatırlıyorum, henüz üzerinden 10 yıl geçmiş bir tarih, evinin kapısının önünde vurulanlar, vurulup hayatını kaybeden ama gidip alınamadığı için sokak ortasında bekleyen ölü bedenler, bodrumda yakılarak can verenler, ölülerini çürüyüp kokmasın diye buzdolabında saklayan aileler… Barışa giden merdivenler kolay çıkılmıyor.
Son durak olarak kültür evine gidiyoruz. Kulağımızın pasını silen bir dengbej dinletisi var. Sıcaktan kaçıp biraz soluklandıktan sonra DEM Parti İlçe Bürosu’na dönüyoruz.
Ortalık hayli kalabalık. Herkes çok heyecanlı. En çok insanların ne düşündüğünü merak ediyorum, sohbet ederken “Ne hissediyorsunuz?” diye soruveriyorum birine. Sonrasında Kadın Meclisi’nden olduğunu öğrendiğim bir Kürt kadın, “Biz ağaç ektik, o ağacı kanımızla suladık, o ağaç yıllar geçti meyve verdi, özgürlük getirdi bize; özellikle de Kürt kadınlarına özgürlük getirdi. Şimdi o ağacın meyvelerinden bir barış bekliyoruz” diyor. Heyecanlı olduğu kadar ihtiyatlı da. “Daha önce iki kere canlı kalkan oldum” diyor. Gözlerinin içine bakıyorum, gülümsüyor, hem endişeli hem umutlu. Ancak umut endişeyi aşıyor. “Yazabilir miyim bunları?” diye soruyorum, “Yaz kızım, yaz tabii” diyor, “Barış için buradayız”.
Diyarbakır’dan toplanıp gelenler Cizre’ye vardığında akşam saat 5’i geçiyor. Saat 6 gibi yemeğe oturduğumuzda havanın ibresi hâlâ 45 derecede asılı. Önümüze konan her tabak o kadar lezzetli ki ‘Sıcak havada yemek yenmez’ sözünü utandıracak bir akşam yemeğiyle sofradan kalkıyoruz.

Karşılama, protokol, güvenlik: Kürdistan yönetiminden büyük seferberlik
Dört büyük otobüs ile Erbil’e doğru yola koyuluyoruz.
Habur’dan geçtikten sonra öte yakada İbrahim Halil Sınır Kapısı’nda büyük bir karşılama protokolü bizi bekliyor. En çok dikkatimi çeken, koca bir karşılama komitesinin otobüsten inen herkesin tek tek elini sıkmak için bekleyişi… Gazetecisinden siyasetçisine otobüsten inen herkes aynı içtenlikle karşılanıyor, tek tek el sıkışarak içeri davet ediliyor.
Salon dolup taşıyor, bir kısmımız ayaktayız. DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan eşliğinde, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eşbaşkanları Çiğdem Kılıçgün Uçar ve Keskin Bayındır’ın katılımıyla, Türkiye’den gelen yaklaşık 150 kişilik heyeti, Kürdistan Bölgesi Başkanlığı Sözcüsü Dilşad Şahab, Duhok Valisi Dr. Ali Teter ve Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) yetkilileri karşılıyor.
Resmi karşılama töreninin ardından yoğun güvenlikli bir protokol başlıyor. Sınırı geçtiğimiz andan itibaren Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) sahadaki güvenlik tedbirini maksimum seviyede tuttuğunu hissetmemek mümkün değil. Geçeceğimiz yollar boşaltılmış, otobüslere yol boyunca polis konvoyu eşlik ediyor.
Bize geceyi Erbil’de geçireceğimiz, ertesi gün ise ‘silah bırakma’ merasimi için Erbil-Süleymaniye arası bir yere götürüleceğimiz söyleniyor. Törenin yapılacağı konumun tam adresi güvenlik gerekçesiyle paylaşılmıyor.

‘Silah bırakma’ merasimi: Meçhul adrese doğru
Sabah söylendiği üzere 6.45’te yola çıkıyoruz. Engebeli ve dağlık yollara uygun olacak şekilde araç değiştiriyoruz ve daha küçük minibüslere biniyoruz, hemen peşi sıra önümüzde ve arkamızda siyah cipler konumlanıyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) tüm güvenlik güçleri teyakkuzda. Güvenlik konvoyu öyle uzun ki ucu görünmüyor. Belki 40, belki 50 kadar araçla öncelikle Dukan Gölü’ne doğru ilerliyoruz. Tüm yolculuk “Merasim nerede olacak, kimler katılacak, hangi koşullarda yapılacak?” sorularıyla dolup taşıyor. Artık varmak üzere olduğumuzu güvenliğin giderek yoğunlaşması ve ağır silahlı asker ve araçların köşe başlarında konuşlandırılmasından anlıyoruz. Askerler dağı tırmanan yola ve bizim araçlara sırtlarını dönmüş bir pozisyonda bekliyorlar.


İnmeden hemen önce tabelaya gözüm çarpıyor, “Jasana Cave” (Casene Mağarası) yazısını görüyorum. Şu an kaleme aldığım bu yazıyı bekleyemeyecek sabırsızlıktayım, internete yeniden bağlandığım ilk dakikada X’e (Twitter) atıveriyorum Casene’nin sembolik önemini…
Şikefta Casene, merasimin yapıldığı yer; Irak’taki Kürt silahlı mücadelesi açısından simgesel bir yer olarak görülüyor. Törenin yapıldığı alanın yanındaki mağara Şeyh Mahmud Berzenci tarafından bir merkez olarak kullanılmış. Bu mağarada bir matbaa kurulmuş ve 28 Mart 1923›te Bengi Hak (Hakikat Çağrısı) gazetesi burada basılmış. Baas döneminde de bu mağara Surdaş, Dukan ve Piramagrun sıradağlarındaki silahlı direnişte Peşmerge güçleri için sığınak olarak kullanılmış.
Alana giderken bir kere daha uyarılıyoruz; içeri telefon, kamera, ses kayıt veya herhangi bir kayıt cihazı sokmak kesinlikle yasak. Sadece kâğıt ve kurşunkaleme izin var. Zaten yolun son 30 dakikasında sinyal bozuculardan kaynaklı olsa gerek ki telefonlarımız çekmemeye başlıyor. Ancak alana girerken aranmıyorum, görevli kişi ‘Geç’ işareti yapıyor, diğer gazeteci kadın arkadaşlara soruyorum, onları da arayan olmamış. Aramızda konuştuğumuz kadarıyla kontrolün sadece erkeklere yapıldığı sonucunu çıkarıyoruz.
Tırmandığımız dağın yamacında kocaman bir sahne kurulmuş, arkada Abdullah Öcalan’ın son videosundaki görüntünün yansıtılacağı dev bir ekran var, önde bir masa ve dört sandalye, sıcağı savuştursun diye yerleştirilmiş dev pervaneler, tenteler, tuvalet, su ikramı… Sahnenin hemen önüne iki sıra sandalye dizilmiş. İlk sıra protokole, ikinci sıra da basına ayrılmış. Kalanlar için ise sahnenin sağ tarafındaki sandalyeler düzenek edilmiş. Sahnenin karşısına doğru oturduğumda ilk düşündüğüm, gerillanın nereden geleceği oluyor. Gözüm sahnenin solunda dağa doğru çıkan merdivenlere çarptığında oradan ineceklerini anlıyorum.
Kalabalık tahmin ettiğimden çok daha fazla. Önümüzdeki protokol sırasında hem Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) hem de Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Kürdistan Demokrat Parti (KDP) temsilcileri yerini alıyor. Beyaz tülbentleriyle ‘Barış Anneleri’ sahnenin hemen sağında, en önde oturuyor. Leyla Zana’yı görüyorum, yanında Gültan Kışanak. Ahmet Türk de orada, ayrıca Sırrı Sakık, Cengiz Çandar, Sezai Temelli, Ayşegül Doğan, Mithat Sancar, Meral Danış Beştaş…

Irak hükümetiyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden üst düzey yetkililer de süreci gözlemlemek üzere yerlerini alıyor; bu yetkililerin ‘silah bırakma’ sürecinin resmi tanıkları olduğunu öğreniyorum. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV), İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Özgürlük için Hukukçular Derneği’nden (ÖHD) insan hakları temsilcileri de benzer şekilde merasimde hazır bulunuyor. Tören sonrasında imha edilen silahların envanterinin bir zarfta bu heyete teslim edileceği, böylece bir yandan sürecin sivil ayağının da işleyeceği bilgisi paylaşılıyor.
Gözlerimiz Türkiye’den resmi görevlileri arıyor. İllaki gelmişlerdir diyoruz. Kulağımıza MİT yetkililerinin de törende olduğu söyleniyor. Bütün bu merasimin detaylarının PKK ile MİT arasındaki görüşmelerde mutabakatla şekillendiği de belirtiliyor.

Silahlarıyla gelip silahsız olarak döndüler: Yüz ifadelerindeki vakar ve sarsıcı hüzün
Saat 11’i 20 geçerken merdivenin başında KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat beliriyor. 15’i kadın 30 kişilik grubun en önünde. Komutan kademesinden Nedim Seven, Tekoşin Ozan ve Tekin Muş da orada. Merdivenden inmeye başlıyorlar. Belki ilk 10-15 saniye kimseden çıt çıkmıyor. Herkes taş kesilmiş halde. Sonra sanırım şokun etkisi geçmiş olacak ki sloganlar, zılgıtlar ve alkış tufanı kopuyor. Aslında tören başlamadan önce bunun yapılmaması konusunda birkaç kez uyarı geçilmişti ancak belli ki insanlar kendini tutamadı.
Bese Hozat gelenleri selamladıktan sonra metnin Türkçesini okuyor. Ardından Nedim Seven Kürtçe olarak devam ediyor. Hozat’ın üniforması diğerlerinden daha koyu yeşil bir tonda. Kadınların saçları arkadan örgülü. Kalan kamuflajlar bire bir aynı. Yüzlerde ifade yok. Sahnede ciddi ve kendinden emin bir duruş var. Yaklaşık 40 dakika boyunca, 50 belki 55 derece sıcakta, güneşin tam tepeden vurduğu saatte bir milim kımıldamadan bekliyor hepsi. Farklı kuşaklardan geliyorlar, çok genç görünenler de var, saçları kırlaşmış olanlar da… Daha sonrasında silah bırakanların kimliklerinin açıklandığı Rudaw’ın haberinden en gençlerinin 21 yaşında olduğunu öğreniyorum.
Konuşma bitince Bese Hozat ayağa kalkıyor, sahnenin soluna kurulmuş dev kazana doğru yürüyor. Kalaşnikof’u kazana bırakıyor. Peşi sıra herkes tek sıra halinde silah ve kemerini çıkarıp kazana koyuyor ve sağ tarafa doğru geçiyor. Son bırakılan silah diğerlerinden büyük, dikkatimi çekiyor, fısıldayarak soruyorum, makineli tüfek deniyor. Son silah da kazana bırakıldıktan sonra Bese Hozat ve Nedim Seven ucu alev almış iki tahta ile kazanı tutuşturuyor.
O anı fotoğraflayan yetkilendirilmiş ajans muhabirleri hariç hiçbirimizin silahlarını bırakırken yüz ifadelerini görme şansımız olmadı. Geri dönerken bize gönderilen fotoğraflara baktığımda bizim sahnede gördüğümüz disiplinli beden ve yüzlerin silah bırakma safhasında değiştiğini fark ettim. İfadeleri yazıya dökmesi çok zor ancak fotoğrafları gören herkes ne demek istediğimi anlayacaktır diye umuyorum… Hislerin yüze yansıdığı ilk ve tek an, sanırım bizim bizzat gözle göremediğimiz o an oldu.
Silahlı olarak indikleri sahneden sivil olarak geri dönüyorlar. Silahların alevlenmesinin ardından geldikleri merdivene yönelirken nizamın değiştiğini gözlemleyebiliyoruz, artık hepsi ‘rahat’ pozisyonda. Yaklaşık 40 dakikalık tören, sahnede kaldıkları süre boyunca her bir detayın incelikle düşünüldüğüne ikna ediyor beni.

Kalabalığın içinde kopan tufan
Peki ya izleyenler? Bese Hozat metni okumaya başladığında yan taraftan birkaç hıçkırık sesi duyuyorum ancak dönüp bakmamın rahatsız edebileceğini düşündüğüm için hareketsiz kalıyorum. Sahnenin sağında, benim solumda kalanlara gözüm kayıyor. Ağlayan anneleri görüyorum. Ağlayanlar, gözlerini silenler, yanındakinin elini tutanlar var.
Onlar merdivenden çıkarak bizi arkada bırakırken ne hissettiklerini öğrenmemiz mümkün olmadı. Ancak Cengiz Çandar’ın bana tören sonrasında söylediği “Silahlarını terk etmiş insanların merdivenden yokluğa doğru gidişinin görüntüsü çok yaraladı beni” sözü içimde bir boşluk oluşturdu. Cengiz Abi devamında “Onlar bizim çocuklarımız” diyordu bana, “Orada (Türkiye’de) doğdu, orada büyüdü; ama bizimle geri dönemiyorlar”.
PKK üyeleri merdivenleri çıkıp gözden kaybolduktan sonra etrafıma dönüp bakıyorum; birbirine sarılanlar, sarılırken ağlayanlar, yüzlerde mahsun tebessümler… Söz değilse de bedenleri özel bir an yaşadıklarını hissettiriyor. İnsanların o anını bölüp “Ne düşünüyorsun?” diye sormayı zül addediyorum, kenara çekiliyorum. Nasılsa konuşacak çok fırsat olacak.
Tören sonrası akşam saatlerinde yeniden Diyarbakır’a doğru yola çıkıyoruz. Hepimizin merak ettiği şey; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ertesi gün, 12 Temmuz’da nasıl bir mesaj verecek? AKP tarihi bir açıklamanın olacağını duyurmuştu.
Erdoğan ertesi sabah açıklamasında sözü beyaz Toroslar, faili meçhuller ve Diyarbakır Cezaevi’ne getirdi ama kendi iktidarında süregelen zulmü atladı. Ne Erdoğan ne AKP’nin sicili temiz. Verilen birçok sözden defalarca döndüler. Tam da bu sebeple atmosferdeki hâkim duygu ne kadar umutsa bir o kadar temkin. Erdoğan, DEM Parti’yi sıkıştırmak ya da zora sokmakta beis görmüyor, konuşmasındaki “AKP-MHP-DEM ittifakı” sözleri bunu teyit ediyor. Nitekim Pervin Buldan, Erdoğan’ın konuşması sonrasında “Bu ittifak, süreç ittifakıdır. Başka bir ittifak olarak algılanmamalı. Herkesin çizgisi ve gittiği yol belli” diyerek açıklama yapmak durumunda kaldı. Diyarbakır’da dönüş yolunda bizi havaalanına götüren kişiyle sohbet etme fırsatımız oldu. “Erdoğan’ın açıklaması hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordu gazeteci bir arkadaş; “Bu halktan ona oy çıkmaz” dedi şoför, “Eğer Erdoğan zannediyorsa ki buradan kendine oy devşirecek, biz ona oy vereceğiz, yanılıyor. Bizi eşit görmeyi, denk görmeyi öğrenmek zorundalar. Bizim yolumuz belli, oyumuz belli”. Bu kanıyı genele yormak elbette doğru olmayacaktır ama parmak bastığı bir yer olduğu da aşikâr.
Sonunun iyiye varmasını umduğumuz ama nereye gideceğini de kestiremediğimiz bir süreç en somut haliyle, fiilen başlıyor. IRA gibi olağan örneklerden biraz farklı olarak PKK siyasi bir adım beklemeksizin feshini ilan etti ve sembolik olarak ‘silah bıraktı’; misal Kuzey İrlanda örneğinde ilk olarak siyasi mutabakat sağlanmış, ardından askeri hamleler gelmişti… Şimdi bu gidişatın nasıl siyasi bir adıma dönüşeceği ve muhalefetin geniş ölçekte bu süreci sahiplenip sahiplenmeyeceği soruları yanıtlanmayı bekliyor. Her halükârda PKK’nin kendi tarihinde ilk kez silah bıraktığı bir ana tanıklık etmek benim için sadece eşsiz bir gazetecilik deneyimi olmakla sınırlı kalmadı, kişisel olarak da hiç unutamayacağım tarihi bir günü yaşamış oldum.











