34 sivil toplum örgütünün “Toplumsal barış ve demokrasi için ortak mücadele imkânları” başlığıyla düzenlediği forumda, barış için ortak mücadele vurgusu öne çıktı.
18 Ocak’ta Bakırköy’de bulunan Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen forumun moderatörlüğünü İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Yoleri, hak savunucusu Rümeysa Çamdereli ve İklim Adaleti Komisyonu’ndan Ayhan Çelik üstlendi.
Açılış konuşmasını yapan eski Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yargıcı Rıza Türmen, sivil toplumun barışçıl ortamların yaratılmasındaki rolüne değinerek, var olan süreci Kürt sorununun çözümü için fırsat olarak nitelendirdi. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde tek konunun “silah bırakma” olmadığına dikkati çeken Türmen, “Ortada bir Kürt sorunu var ve bu sorun Rojava ile bütünlüklüdür. Kürt sorununa çözüm üretilmemesi bir süre sonra silahların yeniden konuşulması demektir. Açılan kapı değerli ancak bunu çözüme yöneltmek gerekir.
Forumda Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Karakaya, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) Platformu Sözcüsü Münir Korkmaz, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eşsözcüsü Meral Danış Beştaş, İHD Eş Genel Başkanı Oya Ersoy, Anadolu Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (ANYAKAYDER) üyesi ve Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nden Hanefi Can ve Özgür Kadın Hareketi (Tevgera Jinên Azad-TJA) aktivisti Sabahat Tuncel konuşmacılar arasındaydı.
Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi (DÇK-G) adına açıklama yapan Jineps Yayın Kurulu üyesi Seda Berzeg şunları söyledi: “Bizler, temelleri 2015 seçimleri sürecinde atılan ancak varlığını salt bir seçim aritmetiğine değil, bu coğrafyanın kadim sorunlarına demokratik siyaset penceresinden barışçıl çözümler üretme iradesine dayandıran bir inisiyatifiz.
DÇK-G olarak bizim için demokratik siyaset, kimlik haklarımızı, toplumsal adalet ve özgürlük mücadelemizi Türkiye’nin genel demokrasi mücadelesiyle ortaklaştıran ilkesel bir duruştur. Kendi içimizde yürüttüğümüz özeleştiri süreciyle yapısal eksikliklerimizi aşma ve Çerkes halkının demokratik taleplerini Türkiye’deki tüm ezilenlerin, mülksüzleştirilenlerin ve yok sayılanların direnişiyle yan yana getirme kararlılığındayız.
Buradayız çünkü Çerkeslerin demokratik siyaset arayışını bu ülkenin zeytinliklerinden kayyım atanan belediyelerine, asimile edilen kimliklerinden sömürülen emeğine kadar uzanan o büyük ve karanlık resmin dışında görmüyoruz. İşte bu perspektifle modernleşmenin bir vitrin objesine dönüştürdüğü insan iradesini yeniden ayağa kaldırmak için görüşlerimizi paylaşıyoruz.
Türkiye’nin dört bir yanındaki tarım alanlarının maden şirketlerinin açgözlü çeneleri arasında parçalanmasıyla Ekim 2024’te büyük umutlarla kurulan o komisyonun sessizliğe gömülmesi arasındaki kopmaz bağ, aynı mekanizmanın ürünüdür. Bu mekanizma, oyalamayı, yalıtmayı ve toplumu belirsizliğin donukluğuna hapsetmeyi bir yönetim pratiği haline getirmiştir. İnsanlar, çözümün yalnızca kapalı kapılar ardındaki kurullara ait olduğuna inandırıldıkları sürece, kendi hayatlarının birer dekor gibi kullanılmasını izlemeye mahkûm bırakılır.
Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kurulmasıyla başlayan süreç, sivil toplumu yalnızca dinleyen konumuna iterek katılımın nasıl içinin boşaltılabileceğini göstermiştir. Bir masanın etrafında oturup somut hiçbir adım atmamak, statükonun en incelmiş korunma biçimidir. Komisyon çalışmaları sürerken yargının bir araç gibi kullanılarak belediyelere operasyonlar yapılması, kayyım anlayışının bir yönetim modeline dönüşmesi, hukukun bir güvence değil bir disiplin aracına çevrildiğinin açık göstergesidir. Hukuk bir kez bir kesim için askıya alındığında, artık hiç kimse için güvenli bir zemin değildir. Adaletin olmadığı yerde güvenlik yalnızca güçlülerin ayrıcalıklarını koruyan bir kalkan haline gelir. Bu kalkanın dışında kalan her birey, ister emeği sömürülen bir işçi olsun ister inancı asimile edilen bir Alevi ya da kimliği kriminalize edilen bir yurttaş, her an mülksüzleştirilmeye ve yok sayılmaya açıktır.
Bu forumdan beklentimiz, sivil toplumun iktidarın inisiyatifine terk edilmiş dar alanlardan çıkarılması ve sürecin yalnızca dinlenen değil yön veren bir özneye dönüşmesidir. Önerimiz nettir. Mücadeleyi tekil başlıkların yalıtılmışlığından kurtarıp, bütünlüklü bir demokratik karşı duruşa dönüştürmek zorundayız. Zeytinliklerin, derelerin savunulmasını yalnızca bir ekoloji başlığı, kayyım atamalarını salt idari bir mesele, ekonomik şiddeti ise yalnızca geçim sorunu olarak ele alamayız. Bunların tamamı, hukuk devletinin aşındırıldığı aynı karanlık düzenin ürünleridir. Bu nedenle önerimiz, bu forumun süreklilik taşıyan bir Dayanışma ve Karar Merkezi olarak işlemesi ve yerel ölçekte yaşanan her hak gaspına karşı ortak ve eşgüdümlü refleksler geliştirmesidir.
Asimilasyon ve tasfiyeci yaklaşımlar sadece kültürel alanla sınırlı değildir. Bunlar laikliği aşındıran, inanç özgürlüğünü tek biçimli hale getiren ve toplumsal çeşitliliği bir tehdit olarak kodlayan zihniyetin yansımalarıdır. Engellilere, kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik artan hukuk dışı saldırılar, iktidarın toplumu dar bir normallik tanımına hapsetme arzusunu açıkça göstermektedir. Bu hapishanenin duvarları yalnızca yasalarla değil, ekonomik baskılarla da örülmektedir. Yoksulluk ve güvencesizlik bugün toplumun üzerine çöken sistematik bir baskı aracına dönüşmüştür. İnsanca yaşam hakkının hiçe sayılması, emeğin örgütlenme hakkının bastırılması, bireyi yalnızca hayatta kalmaya odaklanan ve hak talep etmekten vazgeçen bir konuma itme amacını taşımaktadır. Suriye’de izlenen ve barışçı çözümü dışlayan dış politika ise içeride kurulan bu baskı düzeninin sınır ötesine taşan yansımasından ibarettir.
Forumdan somut beklentimiz, 18 Ocak sonrasında her kurumun kendi içine kapanması değil, Demokrasi Güçlerinin Birliği’ni daha güçlü bir ortak koordinasyona taşıyacak somut bir yol haritasının oluşturulmasıdır. Önerimiz, mahallelerden işyerlerine kadar uzanan Halkın Denetim Ağlarının kurulmasıdır. Eğer komisyonlar sivil toplumu duymuyorsa, sivil toplum kendi sözünü kamusal alanda kurmalı ve çözüm yollarını bizzat üretmelidir. Müzakereyi iktidarın inisiyatifine bırakmak, belirsiz bir bekleyişe razı olmak demektir. Barış ve refah içinde, bir arada yaşama umudunu aşındıran her adım, geleceğe dair ortak hayalin biraz daha çözülmesine yol açmaktadır. Sivil toplum bu sürecin asli öznesi haline gelemediği sürece, ülkenin kaderi tek taraflı kararlara teslim edilir. Oysa emeğimizi, suyumuzu ve toprağımızı koruyabilmenin yolu, her bir bireyin ve örgütlenmenin etkili bir toplumsal basınç unsuru haline gelmesinden geçer. Ortak bir tartışma zemini kurmak, yalnızca dertleri paylaşmak değil, o dertleri üreten ortak yapıyı görünür kılmaktır.
40 yılı aşkın süredir şiddetle anılan köklü sorunların çözümü, toplumun tüm kesimlerini kapsayan şeffaf ve onurlu bir diyalogla mümkündür. Diyaloğun önüne konulan her engel, çatışmalı ortamın sürmesine hizmet eder. Biz bu engelleri aşmak, sivil toplumun daraltılan alanını genişletmek ve barışı bir lütuf olmaktan çıkarıp toplumsal bir kazanıma dönüştürmek zorundayız. Çünkü bir toplumun gerçek kurtuluşu, ancak herkesin özgürlük ve adaleti hissedebildiği bir iklimde mümkün olabilir.
Bu forum, dağılmakta olan son damlalar mı olacağımıza yoksa o damlalardan yeni bir ortaklık yaratma cesaretini mi göstereceğimize karar vereceğimiz yerdir.
Kendi kaderini kendi elleriyle, halkların dostluğu ve emeğin birliği ilkesiyle yoğuran kolektif bir irade olarak ayağa kalkıyoruz. Bu yol zor ve uzun olabilir ama sonunda onurlu bir gelecek, kalıcı bir barış ve gerçek anlamda demokratik bir ülke olacaktır.”







