Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Türk edebiyatında Abhazya ve Abhazlar

“Kahramanlar yaşar, tarihçiler yazar, edebiyatçılar ölümsüz kılar.”

Hulusi Üstün


Türk edebiyatında Çerkesler konusunda rahmetli Hulusi Üstün’ün “Edebiyatın Çerkes Kahramanları” adlı yazısı başta olmak üzere birkaç araştırma yazısı okudum, bir de bu konuda kitap yazıldığını duydum ama henüz edinip okuyamadım. Hulusi Üstün’ün yukarıdaki veciz sözü ve yazısındaki “Mağlup Kahramanlar” konusundaki saptamaları hoşuma gitti, fikirlerine katılıyorum. Rahmetli, Rus edebiyatında Çerkesleri de iyi araştırmış. Başka yazılar da okudum fakat yeterli olmadığını düşünüyorum, bu konuda daha ayrıntılı çalışmalar yapılmalı. Toplumun birbirini yakından tanıması, anlaması ve anlaşması bakımından bu tür çalışmalar faydalıdır.

Çerkeslerle ilgili eserlerin önemli bir kısmını okumuş biri olarak Çerkes sözcüğünün her zaman Abhazları kapsamadığını gördüm. Başta sürgün olmak üzere aynı acıları yaşasalar da farklı boyutlarda, konumlarda ve durumlarda yaşadılar. Bazen beraber, bazen de ayrı yollarda yürüdüler. Siyasal, tarihsel ve benzeri eserlerde Abhaz adına rastlamak mümkün, ancak edebi eserlerde bazı değinmeler olduysa da bu denli kapsamlı olanına ben pek rastlamadım. Bu anlamda Figen Koşar’ın romanı “Yolcu”, gerçek, samimi, yansız, kapsamlı ve pozitif bir yaklaşımla ve hayli zengin bilgi sunmasıyla hem çok önemli hem de “Türk Edebiyatında Abhazlar” konusunda gerçekten bir ilk. Bu nedenle, kendi çapımda küçük bir değerlendirme yapmak istiyorum. Bu arada Abhaz kökenli yazarların eserlerini farklı bir başlık altında değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.

Sevgili Figen Koşar, romanı gönül alıcı sözlerle imzalayıp bana da göndermiş, odaklanarak okumak biraz zaman aldı. Eşimin rahatsızlığı nedeniyle 10 gün hastanede refakatçi kalınca, kitaba dört elle sarıldım. Zevkle ve elimden geldiğince dikkatle okudum. Çok da heyecanlandım, notlar aldım. Duygu ve düşüncelerimi paylaşmak için masamın başına oturdum.

Kitap bana ilk anda Fransız yazar Pierre Loti adıyla tanınan Julien Viaud’un 1879’da yayımlanan “Aziyade” adlı romanını anımsattı. Yıllar önce, Nahit Sırrı Örik’in çevirisini okumuştum, roman 27 yaşındaki bir İngiliz subayının 1876’da Selanik ve İstanbul’da görevli olduğu dönemde 18 yaşındaki bir Çerkes kızı ile yaşadığı gizli aşkın öyküsüydü ve “Kız Vakası” olarak bilinen bir olayla başlıyordu. Romanın kahramanı, yaşlı bir tüccarın dört eşinden biriydi ve bir Çerkes kızıydı. Yazarın İstanbul sevgisi kıza duyduğu sevgiyle bütünleşmişti. Aşk ve şehir birbirinden ayrılmaz bir bütün olmuş, aşkın sonu ise ayrılıkla bitmişti. Ancak yazarın Doğu’yu algılayış biçimi doğrularla örtüşmediği için Nâzım Hikmet, Tevfik Fikret gibi şair ve yazarlar tarafından epey eleştirilmiş, yine de roman günümüze kadar adından söz ettirmiş, Pierre Loti adı da İstanbul’da bir yer adı olarak bugüne gelmişti.

Bir aşk romanı olan Figen Koşar’ın roman kahramanı da sevdiği adamın ülkesi ve halkıyla bütünleşmişçesine değerli bilgiler içeriyor, yazarı eleştirmek ne kelime, büyük bir hayranlık ve minnet duygusu uyandırıyor.

“Yolcu” romanı, baştan sona aşina olduğum duygu ve düşünceler, kaygı ve sevinçlerle dolu. Yazar adeta ruh ikizim gibi, değindiği her konu kalbime, ruhuma ve beynime dokunuyor. Abhazya’nın Sovyet dönemi ve sonrasında yaşadığı dramı anlatıyor. Öyle konular var ki kendimi yazarla Sohum sahilinde, okaliptüslerin altında, bir banka oturup karşılıklı sohbet ediyormuş gibi hissediyorum. O bir konuyu açtıkça ben de ona benzer başka bir konuyu aktarmaya çalışıyorum. Konular açıldıkça sohbetimiz uzuyor, dertlerimiz depreşiyor, yeni sorunlar anımsanıyor ve sanki birlikte hüzünlenip birlikte seviniyoruz.

Bu romanda şimdiye kadar hiçbir romanda görmediğim başlıklar da var. Okumaya başlamadan önce “Teşekkür ve İlhamla” başlığı altında değindiği konu ve kaynaklar gibi… Bu bölümde, Abhaz kökenli yazarların eserlerine değinmesi, yazarlarına büyük bir nezaketle teşekkür etmesi, bence, bugüne kadar yazdıklarının pek okunmadığını zanneden mütevazı kültür emekçilerinin moral ve motivasyonunu yükseltti. Kitabın arkasına “Kaynakça” koymakla da meraklı okuyucuyu daha fazla bilgi edinmeye sevk etti.

Romanın yapısal ve düşünsel iskeleti ile ilgili değerli üstatların çok güzel değerlendirmeleri var, özellikle Murat Utkucu’nun yorumu beni çok etkiledi ve bana aynı zamanda güzel bir arkadaş ve kardeş kazandırdı.

Roman kahramanı Özgür’ün Abhaz kökenli olması nedeniyle yazarın Abhazya ve Abhazlarla ilgili edindiği tarihi bilgiler hepimizin ilgi alanıydı. Özellikle Stalin ve dönemi hakkındaki bilgileri 70’li yılların başında Abhazyalı aydınların ağzından duymak çok şaşırtıcıydı. O yıllarda bunu Türkiye’deki bazı aydınlara anlatmak ise oldukça zordu. 1973 yılında eşimle birlikte Abhazya’ya ilk ziyaretimi yaptığımda, henüz üniversite öğrencisiydim ve o günkü devrimci ağabeylerimiz için Stalin bir ilahtı. Çok iyi anımsıyorum. Abhazya’dan döndüğümüzde eşimin askerlik arkadaşı yazar Hasan Kıyafet’in konuğuyduk, Kafkasya anılarımızı dinlemek istiyorlardı. Doğrusu biz de o zamana kadar Stalin’i böyle bilmezdik ama Abhazya’da kime rastladıysak ondan yakınıyordu. Hasan Ağabey anlattıklarımız karşısında çok üzülmüş, asla inanmak istememiş, bize de biraz kırılmıştı.

Yıllar sonra okuduğumuz kitaplar ve özellikle Lakoba ve eşi Saria’ya yapılanlar hakkında öğrendiklerimiz inanılır gibi değildi. Beria adını da ilk kez o zaman duyduk. Hele Oktay Çkotua’nın çevirisi “Unutulmaz Anılar” kitabı hepimizi dehşete düşürdü. 1992’den sonra yaşananlara ise bizzat şahit olduk.

Yazarın bir aşk romanında zulme uğramış bir ülke ve bu ülke halkının başına gelenleri büyük bir aşkla çalışarak sunması çok önemli. Daha önemlisi, kendisi Abhaz kökenli olmadığı halde, bu denli kapsamlı ve doğru bilgilere ulaşması, bunu iyi niyet ve samimiyetle ve de edebiyatın etkileyici büyüsü ile sunması, Türk edebiyatında ilk kez rastladığım bir yaklaşım olduğu için yazıma böyle bir başlık atmayı yeğledim.

Bu arada Murat Utkucu’nun edebiyat konusundaki harika tanımında “Edebiyat insanın varoluşu üzerine inşa edilen büyüdür” sözlerinden esinle ben de bu romanın büyüsüne kapılıp, ilk defa Türk edebiyatında Abhazları görmenin sevincini yaşadım.

İnsanların, toplumların birbirlerini anlaması, sevmesi, sulh ve sükûnet içinde yaşamaları için gerçekten böyle bir büyüye ihtiyaç var.

Yazar, romanda Sovyet dönemi sonrası, dili, aidiyeti ve geçmişinin silinmesi istenen bir halkın gözyaşlarını öyle veciz sözlerle anlatmıştı ki etkilenmemek mümkün değil. Örneğin; Bahadır Özbağ için “Yalnız bireysel kahramanlık değil, aynı zamanda kolektif bir yas” demesini çok sevdim ve kullanmaya başladım.

“Madina’nın Notları” başlığı altında anlatılan Stalin ve Beria’nın zulmü, Nestor Lakoba’nın Beria tarafından zehirlenerek öldürülmesi, direnç timsali eşi Saria’nın işkence dolu günlerden sonra, 35 yaşında aklını yitirerek ölmesi, oğlunun ve yakın akrabalarının da yok edilmesi, baskılar, işkenceler, ölümler… Çoğumuz böyle bir zulmü duymuştuk ama bu kadarını beklemiyorduk; “Dile kolay, 1937-38 yılları arasında 2.184 kişi tutuklanmış, 784’ü derhal kurşuna dizilmiş, kalanlara da yapılmadık işkence, hakaret ve suçlama kalmamış. Birçok muhalif yazar sadece düşüncelerinden dolayı ezilmiş, özgürlük getireceği umulan devrim, halkı susturmaya, tek bir fikre sıkıştırmaya başlamış, bireyin nefesini kesen bir baskı rejimine dönüşmüş, Stalin’in kurduğu devletin özü özgürlükten yoksun olmuş” diyor yazar. “Yasaları kendi despotluğu için kullanan, toprak sahibi köylüleri kul haline getiren, prensleri uşaklara çeviren, güya ortak kararlar alan ama gerçekte her şeyin Stalin’in iki dudağı arasında olan” o korkunç dönemi anlatıyor. Şahsen bu ve benzeri durumları halktan duymuştum ama bu denli yürekli ve açık biçimde yazanını görmemiştim. Bu satırları okurken bir Açba prensine yapılan baskıları anımsadım, adam o kadar kimliğini ve belleğini yitirmişti ki, bana “Son İmparator” filmini anımsattı.

Romanda, “Sovyetler başlangıçta özgürlükleri savunuyor gibi görünse de uygulamalar tam bunun tersine işlemiş, işçi sınıfı ve ezilen halkın özgürlüklerini elde etmek için yapılan devrimin tarihsel gelişimi, Stalin döneminde baskılar, kısıtlamalar şekline ve hatta devlet yapısında ne varsa Stalin’in karakterine bürünmüş, soğuk, kuşkucu, kindar bir adam olan Stalin, istihbarat örgütleri, işkenceleri, sürgünleri büyütüp, binlerce insanı sadece düşündüğü için ya akıl hastanesine kapatmış ya da soğukta açlığa terk etmiş” diye yazıyor.

Biz bugüne kadar sürgün acısını unutamamışken onlar orada acı üstüne acılar yaşıyorlardı da haberimiz yoktu. Kefken’deki sürgün anıtının sembolü olan Ketsepha Elif’in Abhazya’daki akrabalarına onun dramını anlattığımda, Elif’in sülalesinden birçok aydının Stalin tarafından Sibirya’ya sürülmesi ile ilgili anlatılanlar tüyler ürperticiydi.

Stalin 1953’ye öldü, ben o öldükten 20 yıl sonra 1973 yılında Moskova üzerinden Abhazya’ya gittim. O zaman bile Stalin stresi yaşanıyordu. İlk defa karşılaştığım imalı sözcüklerin anlamını daha sonra okudukça ve dinledikçe öğrendim. Sürekli bir dinlenme korkusu vardı insanlarda. Abhazca “orada, burada, her yerde kulak var” diye kısık sesle konuşuyorlardı. Stalin’in yok ettiği ya da sürdüğü yakın akrabalarının resimlerini göstererek, gözyaşlarıyla hâlâ kayıp olduklarını söylüyorlardı.

“Edebiyatçılar da nasibini aldı” diyor Figen Koşar romanında; ah, ne kadar doğru söylüyor. O zaman yeni tanımıştım Fazıl İskender’i, herkes ondan söz ediyordu. Bana da bir kitabını hediye ettiler. Daha yolda, hatta uçakta okumaya başladım. Fazıl İskender çok şifreli, hatta epeyce de mizahi yaklaşıyordu olaylara, ne demek istediğini anlamakta güçlük çekiyordum. Ama Stalin dönemini kavradıkça onu daha iyi anlıyor ve seviyordum. Kendisini tanımak da kısmet oldu. Stalin ve benzeri liderler insanın sesini kısmak, susturmak, kimliğini yok etmeye çalışmak, düşüncelerine zincir vurmak, özgürlükten yoksun bırakmak için ne kadar çabalasalar da Fazıl İskender gibi edebiyatçılar, Nâzım Hikmet gibi şairler boş durmuyordu.

Bu romanda Nâzım Hikmet’in de bilmediğim bazı özelliklerini öğrenmiş oldum. Nâzım 1951’de Moskova’ya gittiğinde Stalin’in onayıyla kabul edilmiş ve bazı imkânlar da sağlamış, o da her devrimci gibi ona inanmış ve tahttan düşmesine de üzülmüş ama ayılması uzun sürmemiş, şiir de yazmış bu anlamda.

Romanda okuduğum Nâzım Hikmet ile ilgili satırlar, bana onun Abhazyalı şairlerle çektirdiği bir fotoğrafı anımsattı. Nâzım Hikmet sık sık Abhazya’yı ziyaret edermiş. Bazı şiirlerini de orada yazmış. 4 Nisan 1955’te Abhazya’nın başkenti Sohum’da Abhaz şair ve yazarlarla çektirdiği bir fotoğrafı hep saklarım. İvan Tarba, Bagrat Şınkuba, Kumf Lomiya ve Nâzım’ı bir arada gösteren bu fotoğraf, şiirin kardeşliğini, halkların dostluğunu resmeder gibi. Bu fotoğraf aslında iyi bir belge. O tarihlerde o şair ve yazarların Nâzım hakkında bir şeyler yazmamaları mümkün değil. 1955 yılının gazete ve dergileri taransa bazı ilginç bilgiler çıkabilir.

Ayrıca, bazı kaynaklarda Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Bey’in Çerkes Nâzım Paşa’nın oğlu olduğunu okudum, o da şairmiş. Belki Nâzım’ın Abhaz yazar ve şairlerle yakınlığı, şair olmasının yanı sıra, kökleri ile de ilgili olabilir.

Romanda altı çizilen bir konuya, “Yazarlar yönlendirildiği ve korkutulduğu için güdümlü bir edebiyat doğmaya başlamıştı, sisteme en çok hizmet edenler en popüler ve eserleri önemli sanat eseri sayılmaktaydı” cümlesine tamamıyla katılıyorum. Abhaz dili ve edebiyatını ve sanatını yakından takip eden biri olarak bu durumun onlara da yansıdığını yakından görmüştüm. Bütün bunlara karşın kendilerine özgü bir karakterleri de olduğundan, sivri dilli olmasa da, biraz alaycı, esprili, manidar ve şifreli bir dille de olsa dirence dair bir şeyler anlatabiliyorlardı. Fazıl İskender’in öyküleri, Kirşal Çaçhalia’nın şiirleri bende o izlenimi bırakmıştı.

“Stalin, Lenin gibi düşünmüyor, sanatın ve edebiyatın partiyi ve toplumu dönüştürme aracı olarak kullanılmasını istiyordu, bu yüzden sanatçılar, entelektüeller ve siyasi figürler 1930’ların büyük terörünün kurbanı oldu” diyen yazarı çok iyi anlayabiliyorum. Bu konuda Abhazya az nüfusuna karşın çok sayıda kayıp verdi. Bunda Stalin ve Beria’nın Gürcü milliyetçiliği ve Abhazya’yı istila çabaları da etkin olmuştu.

O dönem öyle çok halk düşmanı suçlaması ile diz çöktürülen aydın hikâyeleri dinledim ki anlatmakla bitmez. Bu sayfaları okurken hep o günleri anımsadım.

Romanda en ilgimi çeken bölümlerden biri de Vera ile ilgili anlatılanlardı. Vera’ya ısındım, anılara verdiği değeri sevdim. “Ben insanım ve anılarımla varım. Tanrım dua etmeyi bilmiyorum, sadece bir tek şey diliyorum. Anılarımı koru” demesi, roman kahramanı Mihri’nin de onun bu sözlerinden etkilenip “Vera’nın duası beni mi buldu?” diyerek anılardan ördüğü bir kalenin içinde yaşadığını itiraf etmesi, çok kadınsı ve çok yakın bir duyguydu. Anılar beni de avcunun içine almış olmalı ki annemin nakışlarının sürekli hamisiyim.

Romanda, Özgür’ün kimlik bilinci, anavatan, atavatan, atadil kavramları, asimilasyon, kültürün, dilin, tarihin yok edilmesi, kültürel vandalizm gibi konular oldukça derin ve kapsamlı, o nedenle ayrı bir başlık açıp ayrı bir yazı yazmak gerek, çünkü iki âşığın yürüdüğü yol, aşktan öte aydın bilinci ve sorumluluğu ile bezenmiş.

Yazar sadece Abhazların uğradığı kültürel vandalizmden söz etmiyor. Enver Hoca döneminde Arnavut halkına yapılan kültürel hafızayı silme çalışmalarına da yer veriyor. “Hafıza kaybı sadece bireysel değildir, bir ulusun hafızası silindiğinde, artık kim olduğunu bilemezsiniz” diyor. Bu o kadar büyük bir acı ki bazen bir diktatörün eliyle bir halk kimliksizleştiriliyor, bazen de sürgün gibi bir dram farklı kimliklere bürünmeye neden olabiliyor.

Yazar Abhazya’nın sorunlarını, yaşadığı talihsizlikleri görünür kılmakla kalmıyor, aynı zamanda kültürel özelliklerini de yansıtıyor. Doğaya saygı, doğayı koruma içgüdüsü ile halen yaşamakta olan inançlarından, ritüellerinden de söz ediyor. Okurları, “Alabaşa”, “Thamade”, “Ajırnıhüa”, “Ajiyra”, “Patsxa” gibi kavramlarla da tanıştırıyor.

Özellikle bağımsızlık konusundaki hassasiyetlerini dile getirirken “Bağımsızlık bir ulusun kalbindeki ateştir. Bir halkın boyunduruk altında yaşamaktansa ölmeyi göze aldığı o sarsılmaz inanç. Tarih sayısız kez devlerin gölgesinde ezilmeyi reddeden küçük halkların direnişine tanık oldu. Sayıca az da olsa, silahları yetersiz de olsa, düşman güçlü de olsa, özgürlük için savaşan bir halkın iradesi, hiçbir ordudan daha zayıf değildir. Bu topraklar da bu denizin karşı kıyısı da bunun en büyük kanıtı” diyor. Benim için bu romanın kalbi işte bu paragrafta atıyor.

Yazar bu romanıyla, Abhaz halkının kalbinde yanan bağımsızlık ateşini bir kez daha harlamış görünüyor.

Sansürler, darbeler ve yasaklarla yazıları susturulmak istenen aydınların, yazarların, şairlerin, gazetecilerin, Madımak yangınında ölenlerin ruhunu şad edercesine edebiyata dört kolla sarılmış ve unutulmaması gerekenleri anımsatmış, söylenmesi gerekenleri söylemiştir.

Aziz Nesin ve Türk Yazarlar Birliği konusundaki satırlar da beni heyecanlandırdı. Yazarlar da cephede savaşanlar kadar cesur olmalıydı. Bağımsızlık ateşi her sahada gerekli. Çok iyi hatırlıyorum. Aziz Nesin’in çabalarıyla Abhaz yazar Fazıl İskender Türkiye’ye davet edilmiş ve birkaç kitabı da Türkçeye kazandırılmıştı. Nâzım Hikmet’in Abhazya’ya gitmesi, oranın en ünlü şairleriyle tanışarak fotoğraf çektirmesi… Fazıl İskender’e değer verilerek konuk edilmesi, Türk edebiyatı ve Abhaz edebiyatı arasında bir köprü kurulması ne güzel başlangıçlarmış ama ne yazık ki devamı gelmemiş.

Abhazya yüzölçümü ve nüfusu az bir ülke; tarih boyu ülkesine saldıran pek çok düşmanla savaşmış, bazen kazanmış, bazen kaybetmiş, bazen topyekûn sürgünlere maruz kalmış, soykırıma uğramış ama hiç yılmamış, özgürlük ve bağımsızlık için sürekli savaşmış, çok şey kaybetmiş fakat her seferinde küllerinden doğmayı başarmış.

Son savaşa biz de şahit olduk, nice canlar verdik, üstelik bizim yüreğimiz hem atavatanda hem de doğup büyüdüğümüz, güzel yurdumuzda yaşananlara duyarsız kalmadığımız için çifte kavruldu. Madımakta yanan canlar hangi insanın yüreğini dağlamaz! 21’inci yüzyıla girerken ortaçağ zihniyetini yaşamış olmanın altını çizen yazar, aynı kaderi yaşayan ne çok ülke ve insan olduğunun da altını çizmiş oldu.

Ambargo konusu ise başlı başına bir savaştı. Bu olaya da şahit olduk. Savaş bittikten 10 ay sonra Abhazya’daydım. Kadınlar, özellikle yaşlı annelerin kolu uzamış, bilekleri şişmiş, ellerinde patates büyüklüğünde yumrular oluşmuştu. Psow Nehri’nin sınırından geçişleri unutmuyorum. Yolcular valizleriyle acayip patika yollardan geçerken o anneler de yerde sürükledikleri çuvalların üstündeki mandalinalarla evde aç ve açıkta kalan çocuklara bir şeyler götürmeye çalışıyorlardı.

Sonuç olarak, ne yalan söyleyeyim, roman hakkında en güzel tanım benim yeni arkadaşım, güzel kardeşim Murat Utkucu tarafından yazılmış; “İmkânsız bir aşk, Kafkasya’da bir acılı halk, kalemi kırılmış edebiyat, otoriter rejimlerde sanatçı olarak var olmak”, özeti bu. Murat kardeşimin bu yazısı roman kadar hoşuma gittiği için onun söylediklerinin üzerine bir şey söyleyecek değilim.

Sadece şu an aklıma gelen bir yazıdan söz etmek istiyorum. 1961 yılında Akbaba adlı mizah dergisinde, Yusuf Ziya Ortaç’ın “Bir Çerkes Delikanlısı” başlığı ile yazdığı bir yazı var, bu yazının içeriği ve ona yanıt veren Fuat Ümit’in yazısını hep saklarım. Her iki yazı da tez konusu olacak kadar ilginçtir. Üzerinden 55 yıla yakın bir süre geçmiş, yazı mizah dergisinde kaleme alınmışsa da, mizahtan ve izahtan uzak, yazarı zamanın önemli bir edebi şahsiyeti olsa da, edepten ve edebiyattan uzak bir yazı olmuş. Yusuf Ziya Ortaç bugün hayatta olup yazısını okumak durumunda kalsaydı, mutlaka mahcup olurdu.

Öte yandan Ortaç’ın yazısına yanıt veren Abhaz kökenli Fuat Ümit de bugün yaşamış olsaydı yazısını mutlaka güncellerdi, diye düşünüyorum.

Özetle, her şeyin başı doğru ve gerçek bilgi, iyi niyetli ve düzgün bir ifade. Bu anlamda Abhaz aydınlarına da büyük görevler düşüyor.

Türk edebiyatında böyle bir yol açan değerli yazar Figen Koşar’ı yürekten kutluyorum, başarılarının devamını diliyorum. Ona güzel yorumlarıyla destek verenlere de ayrıca teşekkür ediyorum. Romanın bir gün Abhazcaya da çevrilmesini umuyorum.

Bu arada yıllardır çeviriler ve araştırmalar nedeniyle edebiyattan uzak kalmış biri olarak, romanı edebi yönden hakkıyla değerlendiremem korkusuyla bir şey yazmaktan çekinmekle beraber içimden geleni de söylemek isterim.

Roman şiirsel ve metaforik bir yapıya sahip. Bu yönüyle okuması zor bir kitap. Yazar kitapta dili sadece olayları aktarmak için kullanmamış. Yazar dilini psikolojik tasvirlerle, olayların yaşandığı yerlerin betimlemelerini de gözü kapalı aktarmak için kullanmış. Bu anlamda eser oldukça derinlikli. Yazar eserini oluştururken çoksesli anlatımdan yararlanmış. Bu da okuyucunun kitaba merak ve okuma isteğini artırmış. Yani gözcü tekniği olayı derinleştirmiş, felsefi bir boyut kazandırmış.

Eserde zaman da doğrusal olarak kullanılmamış. Bazı zamanlar ve tarihi karakterleri ustalıkla romana yerleştiren yazar, anları birbirine sarmalamış. Bu da romana okuyucunun bilinmezliklerde dolaşmasını sağlamış. Kâh Vera’ya geçmiş, kâh Özgür ve Mihrimah’a, kâh Moskova’da sokaklarında, kâh Arnavutluk’ta. Olayları ve kahramanları ustalıkla aynı kitabın içinde yoğurmuş adeta. Bu kitapta tasavvufla aşk bir arada işlenmiş. Özgür ve Mihrimah’ın aşkları sonunda kendini bulma anlamında içsel bir dönüşüme evrilmiş. Yıllar sonra, bana da roman okumanın zevkini hatırlatmış.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Yıpxıdzın, Yılapçabaxeyt

Amşın nırçü aarçü yınxao Apsuwaa şüdzın gurğeçhüarak sımop. Yaxia abraa hanlıdgil, hapsadgil Apsnı, hab yıguaraçı yünık hawiyt. Ariy ayünı yaxidzup “Beygua Omar yıxidzala Diaspora Müzeum”...

Amşap Nıhüa: Güneşi Karşılama (Bahar) Bayramı

Papapha Mahinur Tuna’nın “doğaya saygı ve sevgi” başlığında kaleme alarak, Abhazların pagan inanç ve ritüellerini anlattığı yazı dizisini paylaşıyoruz. Abhazların dini inanışları nedir? Abhaz inanç...

Alışkintır – Köpek Tanrısı

Papapha Mahinur Tuna’nın “doğaya saygı ve sevgi” başlığında kaleme alarak, Abhazların pagan inanç ve ritüellerini anlattığı yazı dizisini paylaşıyoruz. “Waxitsa waaleyt, aa-lak aawtseyt” “Köpeğin Abhaz yaşamındaki...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img